ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Sep 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Filozoflar Mihail Aleksandroviç Bakunin


Mihail Aleksandroviç Bakunin

e-Posta Yazdır

Reklamlar

MİHAİL ALEKSANDROVİÇ BAKUNİN 

 

18 Mayıs 1814
Mihail Aleksandroviç Bakunin (bugünkü takvimle 30 Mayıs) Tvar bölgesinin Premukhino köyünde doğdu.
1828 Topçu Okulu sınavlarına hazırlanması amacı ile St. Petersburg'a gönderildi.
1829
St. Petersburg'daki Topçu Okuluna girdi.
1832
Küçük rütbeli bir subay olarak Polonya'da Misk ve Grodno'ya gönderildi.
1835
Görevinden istifa etti.
1836
Moskova'ya gelerek felsefe okumaya başladı.
Fichte'nin "Vocation of the Scholar" adlı ders notlarını tercüme etti.
1838 Mart
Hegel'in "Gymnasium Lectures" (Ders Notları)'na önsöz yazdı.
1840
ÇMihail Aleksandroviç Bakuninalışmak ve Moskova Üniversitesi'nde profesör olmak amacı ile önce St. Petersburg'a, sonra da Berlin'e gitti.
1842
Dresden'e gitti ve Deutsche Jahrbücher'in yayınlanmasında Arnold Ruge'e eşlik etti.
Ekim'de Almanya'da Gericilik adlı çalışmasını yayımladı.
1843
Berlin ve Zürih'e gitti, Wilhelm Weitling ile tanıştı.
Şubat 1844
Brüksel üzerinden Paris'e geçti; Rus hükümeti tarafından geri çağrılır.
Aralık
Tüm soyluluk ünvanları alınarak, gıyaben Sibirya'da ağır kürek mahkumluğuna çarptırılır.
1844-1847
Proudhon ile sık sık, bazen de Marx ile karşılaşır.
27 Kasım 1847
1830 Polonya ayaklanmalarını anmak için Paris'te düzenlenen bir gösteride Rus hükümetini eleştiren konuşması nedeni ile Fransa'dan sınırdışı edilir. Bakunin'i etkisini zayıflatmak için Rus elçisi Bakunin'in devrimci gibi gözükmek üzere Rus hükümetince çalıştırıldığını söyler, Marx ile tekrar karşılaşacağı Brüksel'e gider.
Şubat 1848
Şubat Devrimini takiben Paris'e geri döner.
Mart
Cologne'de Marx ve Engels ile buluşur; Alman sürgünlerini Baden'e götürerek ayaklanma başlatmayı planlayan Herwegh'in başarısız teşebbüsünü yeren Marx ile ayrılıklar bu dönemde başlar.
Haziran
Prag'daki Slav Kongresi'ne katılır, ayaklanma başlar, Marx, Bakunin'in Polonyalıların tutuklanmasından sorumlu olan Rus ajanı olduğu söylentisini yayar.
Kasım
Prusya ve Saksonya'dan sınırdışı edilir; yılın geri kalan kısmını Anhalt prensliğinde geçirir.
Aralık
Slavlara Çağrı'yı yayınlar.
Ocak 1849
Bohemya'da ayaklanma başlatmak için gizlice Leipzig'e gelir.
Nisan
Dresden'e geçer.
3 Mayıs
Dresden'de halk ayaklanması patlak verir, ve Bakunin "kahraman" lider olarak yükselir.
9 Mayıs
Ayaklanma bastırılır; Bakunin, Richard Wagner ve Heuber, Chemnitz'e kaçarlar. Burada Bakunin ve Heuber tutuklanır, Wagner kızkardeşinin evine saklanır ve sonra da kaçar.
14 Ocak 1850
Königstein kalesinde hapisken ölüm cezasına çarptırılır.
Haziran
Ölüm cezası hayat boyu hapis cezasına çevrilir, ve takiben Bakunin Avusturya'ya iade edilir.
Mart 1851
Prag'da hapsedildikten sonra, Olmütz'de ölüm cezasına çarptırılır. Her ne kadar ölüm cezası kararı hafifletilse de, Bakunin el ve ayaklarından zincire vurulmuştur ve devamlı suretle acı çekmektedir. Kısa bir süre sonra, Ruslara teslim edilir; Peter-Paul kalesine hapsedilir.
1851
Çar I. Nikola'ya itirafnamede bulunur.
1854
Schüsselberg hapishanesine gönderilir, iskorbüt hastalığına tutulan Bakunin'in dişleri dökülür.
1857
Çar Alexander onu affeder, hapisten salıverilen Bakunin Sibirya'ya hayat boyu sürgüne gönderilir.
1858
5 Ekim'de genç bir Polonyalı kız olan Antonia Kwiatkowski ile evlenir, ve Irkutsk'a gider.
Haziran 1861
Bakunin Sibirya'dan kaçmayı başarır, Temmuz'da Nikolavsky'e varır; Strelok ile Kastri'ye geçer ve oradan da kendisini Japonya'da Hakodate'e götürecek olan Amerikan ticaret gemisi Vickery'e biner. Oradan Yokohama'ya geçer ve Ekim'de de San Francisco'ya hareket eder. Kasım'da New York'a gelir, 27 Aralık 1861'de ise Londra'ya varır.
1862
Rus, Polonyalı ve Diğer Slav Arkadaşlara ve İnsanlık Davası: Romanov mu, Pugachev mi yoksa Pestel mi? adlı eserlerini yayınlar.
1863
İsveç'e giderek eşi ile buluşur, sonra da Londra'ya ve oradan da İtalya'ya gider.
1864 Ortası
İsveç'e geri döner, tekrar Marx ile karşılaşacağı Londra'ya gider. Paris'e geçer, böylece Proudhon ile olan arkadaşlığını tazeler. Daha sonra da 1867'e kadar kalacağı İtalya'ya gider. İlk başta Floransa'ya yerleşir.
1864
Libertà e Giustizia dergisini yayınlamaya başlar.
1865
Napoli'ye yerleşir.
1866
Uluslararası Kardeşlik Örgütü'nü, ya da diğer adı ile Devrimci Sosyalistlerin İttifakı'nı kurar.
1867
Cenevre'ye giderek, Barış ve Özgürlük Ligi kongresine katılır ve açılış konuşmasını yapar; Federalizm, Sosyalizm ve Anti-Teolojizm'i yazar.
Temmuz 1868
Enternasyonal İşçi Birliği Cenevre şubesine katılır. Böylece Cenevre'ye yerleşir.
25 Eylül
Enternasyonal Sosyal Demokrasi İttifakını kurar.
Ocak 1869
Gizli "İttifak" dağılır.
Mart
Neçayev ile işbirliği dönemi başlar.
Sonbahar
Enternasyonal'in Basel kongresine katılır.
28 Mart 1870
Marx, Bakunin'in yılda 25,000 frank alan Slav yanlısı bir partinin ajanı olduğunun ilan edilerek ona karşı düşmanlık oluşmasını sağlaması için, ilgili "Gizli Bilgi"yi Alman arkadaşlarına gönderir.
Haziran
Neçayev ile yolları ayrılır.
Ağustos
Jura grubunu desteklemesinden dolayı Bakunin Entenasyonel'in Cenova şubesinden ihraç edilir.
Fransızlara Mektuplar'ı yayınlar.
9 Eylül
Locarno'dan ayrılır, ve 15 Eylül'de Lion'a varır.
28 Eylül
Halk ayaklanması bastırılır, tutuklanma emri çıkarılan Bakunin kaçmak zorunda kalır. Marsilya'da saklanır.
24 Ekim
Marsilya'dan deniz yolu ile Locarno'ya gelir.
1870-71
Ölümünden sonra Tanrı ve Devlet adı ile basılan kısımları da içeren Kamçılı-Alman İmparatorluğu'nu yayınlar.
1871
Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi'ni yazar, veMazzini'nin Siyasi Kuramı ve Enternasyonal'i yayınlar.
1872 Yaz ve Sonbaharı
Bakunin Zürih'te kalır.
7 Eylül
Bakunin Lahey kongresinden Enternasyonal'den ihraç edilir.
1873
Devlet ve Anarşi'yi yayınlar.
12 Ekim
Bakunin aktif mücadeleden çekilir ve Jura Federasyonundan istifa eder.
1874'in İlk Yarısı
İtalya'da, Locarno yakınlarında Cafiero ile birlikte yaşamını sürdürür.
Temmuz
Bakunin Bologna'daki arkadaşlarına katılır, bir isyan çıkarmayı planlarlar; ama hayal kırıklığına uğruyarak İsviçre'ye geri dönmek zorunda kalır ve Lugano'ya yerleşir.
1875
Sağlıksız bir durumda Bern'e seyahat eder; ve orada hastaneye kaldırılır.
1 Temmuz 1876
Bakunin öğle saatleri civarında ölür.


* İlginç bir NOT: Komünist Manifesto'yu ilk olarak Rusçaya çeviren kişi 1869'da Bakunin olmuştur.



Makalenin İngilizcesi : "Chronology of Bakunin's Life" (Anarchist Archives'de yer almaktadır)

LİNKLER :
Not: Farklı linklerdeki tüm dokümanlar sıralandığı için bazı yazılar birden çok defa listede yer almaktadır; bu nedenle yazı isimleri sadece bir kere tercüme edilmiştir. Aynı linklerin sıralanması sanırım ulaşım açısından faydalı olacaktır.

The Pierre J. Proudhon Memorial Computer (flag.blackened.net)'da "The Anarchist Library"'de yazıları:
* Etik: Devlet'in Etiği, (Ethics: Morality of the State).
* Devletsiz Sosyalizm: Anarşizm, (Stateless Socialism: Anarchism).
* Emekçi Enternasyonalinin Kuruluşu, (Founding of the Worker's International).
* Otorite Nedir ?, (What is Authority?).
* Kapitalizm ve Devlet, (Capitalism and the State).
* Tanrı ve Devlet, (God and the State).
* Eğitimde Fırsat Eşitliği, (Equal Opportunity in Education), 31 Temmuz 1869.
* Eğitimde Fırsat Eşitliği, (Equal Opportunity in Education ), 14 Ağustos 1869.
* Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi, (Paris Commune and the Idea of the State).
* Marksizm, Özgürlük ve Devlet, (Marxism, Freedom and The State).

Anarchy Archives'den:
* Rus Kardeşlerime Çağrı, (Appeal to my Russian Brothers).
* Bakunin'in Mektupları (Bakunin's Letters).
* Bakunin'in Yazıları (Bakunin's Writings) G.A. Aldred tarafından düzenlenmiş.
* - (The Capitalist System).
*Egalite dergisinden makaleler (Essay from Egalite) 31 Temmuz 1869.
* - (Founding of the First International).
* - (God and the State).
* - (The Immorality of the State).
* - (Integral Education I & II) - Spunk Press'den.
* - (Marxism, Freedom and the State).
* Rousseau Hakkında (On Rousseau).
* - (The Paris Commune and the Idea of the State).
* Enternasyonal'in Politikası (Policy of the International) Anarcho-Syndicalism 101'den.
* - (Power Corrupts the Best).
* (Rebuke of Nechayev) - Spunk Press'den.
* (Revolutionary Catechism)- (1866).
* - (Selected Writings).
* - (Stateless Socialism: Anarchism).

Spunk Press'den Yazıları (parantez içindekiler .text dosyası şeklinde verilmiştir):
* Kapitalist Sistem, (The Capitalist System)---(text).
* Bakunin ve Neçayev'in siyaseti, (Bakunin and Nechayev's politics)---(text).
* - (Bakunin on Education / Essay 1)---(text).
* - (Bakunin on Education / Essay 2)---(text).
* - (Bakunin rebukes Nechayev and his Chatechism for vanguardism)---(text).
* Devletin Ahlâksızlığı (The Immorality of the State)---(text).
* (More selected writings)---(text).
* İktidar En İyiyi Bozar (Power Corrupts the Best)---(text).
* Seçme Yazılar (Selected writings)---(text).

Marxist-Internet Archive'den yazıları:
* - (God and the State)
* - (Marxism, Freedom, and the State)
* - (The Immorality of the State)
* - (Stateless Socialism: Anarchism)
* - (Founding of the Worker's International)
* Mikhail Bakunin'in Yazıları (Writings of Mikhail Bakunin) ---> İçindekiler: 1. The Policy of the Council --- 2. The Organization of the Internationall --- 3. The Workers and the Sphinx --- 4. Solidarity in Liberty: The Workers' Path to Freedom --- 5. The Red Association --- 6. The Class War --- 7. The German Crisis --- 8. On the Social Upheaval --- 9. God or Labor: The Two Camps --- 10. Politics and the State --- 11. The Commune, the Church, and the State >>
* Marks ve Engels'e dair anılar (Memories of Marx and Engels)

The EServer'in Enternasyonal'e ilişkin yazılar kısmındaki "Bakunin ile Anlaşmazlık" bölümünden:
* Enternasyonal İşçi Birliği ve Bakunin'in Enternasyonal Sosyal Demokrasi İttifakı (The International Working Men's Association and Bakunin's International Alliance of Socialist Democracy) - 1868.
* Genel Konseyin Sosyal Demokrasi İttifakı'na Mektubu (Letter of the General Council to the Alliance of Socialist Democracy) - 1869.
* Gizli İleti (Confidential Communication), Marks tarafından Genel Konseye hitaben yazılmıştı, - 1870.
* Sosyal Demokrasi İttifakı'nın Aktiviteleri (Activities of the Alliance of Socialist Democracy), Marks'ın bir konuşmasından alınmış, - 1871.

The Marx/Engels Archive'den yazılar, "Bakunin ile Anlaşmazlık" bölümünden:
* Bakunin'in Enternasyonal Sosyal Demokrasi İttifakı'nın Programı(Rules and Program of Bakunin's International Alliance of Socialist Democracy) - Ekim 1868.
* Marks'ın Bakunin'in Programına Dair Kısa Notları (Marx's marginal notes on Bakunin's program) - Aralık 1868.
* - (IWMA General Council on Alliance) - Aralık 1868.
* - (General Council letter to Alliance) - Mart 1869.
* - (Marx's confidential communication) - Mart 1870.
* - (Engels' notes on Marx speech on Alliance) - Eylül 1871.
* IWWA'in Lahey Kongresi (The Hague Congress of the IWMA) - Eylül 1872.
* Engels'in yazısı, Faaliyette Bakuninistler (The Bakuninists at Work (Engels)) - Ekim 1873.

eGroups'dan bir tartışma listesi:
* "princebakunin" - "This group is to discuss the ideas of Mikkhail Bakunin. Related topics, and off-topic comments are welcome - members: 12 - Public".

Z-Pub'dan:
*Bertrand Russel'ın "Proposed Roads To Freedom kitabından bir kısım: Kısım II: Bakunin ve Anarşizm (Chapter II: Bakunin and Anarchism).
*Anarchist Action Network'da Bakunin hakkında negatif bir forum yazısı, yazan Jesse Cohn: (attacks on anarchism ...)

Ursula's History Web'de Shawn T. Cwalinski'nin incelemesi:
* Michael Alexandroviç Bakunin ve Politik Olmayan Politika Teorisi, (Michael Alexandrovich Bakunin and the Non-Political Political Theory: An Analysis of the Political Theory of Michael Bakunin). - NOT: Alternatif olarak kendinden açılan bir bütün dosya olarak indirip okuyabilirsiniz, iki kere tıklayın ve web browser'ınızda okuyun: "bakunin.exe (36 Kb)".

Libertarian Communist Review'den (No. 2, 1976) bir değerlendirme:
* Mikhail Bakunini Yerli Yerine Koymak, (Putting the record straight on Mikhail Bakunin).

Anarchist Federation'dan bir broşür:
* Temel Bakunin (Basic Bakunin) -alternatif bir adres: (Adres2 - .text dokümanı).

 

 

 

PARİS KOMÜNÜ VE DEVLET DÜŞÜNCESİ  (1871)

 "Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi" (17) Bakunin'in "Kamçılı Germen İmparatorluğu ve Toplumsal Devrim" adlı önemli çalışmasının ikinci bölümüne giriş yazısıdır. 1871 Paris Komünü, sosyalist hareketin tarihinde bir dönüm noktası, sosyalist teoriye hak ettiği değeri kazandıran canlı bir örnek ve çarpıcılığı hala da tartışılmakta olan son derece de heyecan verici bir olaydır. "Fransa'da İç Savaş"da Karl Marx, "Devlet ve Devrim"de V. İ. Lenin, Paris Komünü'nü bir proletarya devrimi olarak selamlamışlardır. Ancak, Marksistler ve Blankistler, Paris Komünü'nden teorilerinin doğruluğunu kanıtlayan bir örnek olarak bahsederlerken, anarşistler Komün'ün, otoriter sosyalizmin iflasını ilan ettiğini ve kendi anarşist yaklaşımlarının geçerliliğini kanıtladığını savunmuşlardır. Bu konuyla ilgili olarak James Gaillaume şöyle bir gözlemde bulunur:

Bu çalışma (Fransa'da İç Savaş) Marx'ın kendi programını terk ederek federalistlerin (artık anarşist olarak biliniyorlar)saflarına geçmesine neden olan ilkelerin şaşırtıcı bir şekilde ilan edilmesi anlamına gelmektedir. Bu, Kapital'in yazarının yaşadığı samimi bir dönüşüm müdür, yoksa olaylar tarafından dayatılan geçici bir manevra, komünün taşıdığı prestijden faydalanmak amacıyla yüzeysel bir şekilde ona dört elle sarılması mıdır?

Şu anda Hollanda'da yayınlanmakta olan "Bakunin Arşivleri"nin editörü olan Arthur Müller Lehning şunları belirtir:

Otoriterler ile anti-otoriterler arasındaki mücadelenin doruk noktasının oluştuğu böyle bir zamanda, Marx'ın anti-otoriter eğilimin programını açıkça onaylaması tarihin bir cilvesidir ... Paris Komünü'nün, Marx'ın devlet sosyalizmiyle ortak hiçbir yanı yoktur ve Komün daha ziyade Proudhon'un düşünceleri ve Bakunin'in federalist teorileriyle uyum içindeydi. Fransa'da İç Savaş, Marx'ın şu ana kadar devlet sorunu üzerine yazdığı tüm yazılarıyla muazzam bir çelişki içindedir. (18)

Marx'ın hayranı ve resmi biyografyacısı olan Franz Mehring de aynı fikirdedir:

Komünist Manifesto'daki düşünceler, asalak devletin yok edilmesine yönelik şiddetli bir üslupla başlayan Fransa'da İç Savaş adlı çalışmada düzülen övgülerle bağdaşmıyordu ... Hem Marx hem de Engels bu çelişkinin farkındaydı ve Komünist Manifesto'nun Haziran 1872'de yapılan yeni bir baskısına yazdıkları önsözde düşüncelerini tekrar gözden geçirdiler ... Anarşistlerle mücadele halinde olan Engels, Marx'ın ölümünden sonra, tekrar orijinal Manifesto'yu esas aldı ... eğer bir ayaklanma birkaç basit emirle devletin baskıcı mekanizmasını tamamen ortadan kaldırmayı başarabilmişse, bu Bakunin'in hiç ödün vermeden savunduğu yaklaşımının doğrulanması anlamına gelmez mi? (19)

Bakunin, Komün tarafından yapılan herşeyi ihtiyatsız bir şekilde abartmamış, Komün'ün içine düştüğü başlıca hatalara değinmekten çekinmemiş, ancak birçok yoldaşının tersine, Komün'ün açmazlarını mazur görmüştü.

Bakunin bu bölümde Komün'ü tartıştıktan sonra "devletin nosyonu"nu ele alarak "bireylerin ve toplumun ihtiyaçlarını bağdaştıran" devletsiz bir toplumsal düzen çoğunluğu azınlığa mahkum eden devlet tarafından bizzat önlenen bir armoni üzerinde durur. Ardından, "iktidar şehvetini" kurumlaştıran ikiz şeytanlar olan Devlet ile Kilise arasındaki ilişkiyi irdeler. Ele aldığı temel konuları, insanın doğası, toplum, düzen, devlet, dini inançlar ve özgürlük anlayışı üzerine yaptığı yorumlarla tamamlar.

Bu çalışmam da, pek fazla olmayan yayınlanmış diğer çalışmalarım gibi, çeşitli olayların ortaya çıkardığı bir çalışmadır. Şu anda Fransa'yı ve tüm uygar dünyayı dört bir yandan kuşatan ve tek çaresi toplumsal devrim olan korkunç felaketleri önceden fark etmenin kolay ama acı ayrıcalığını bana tattıran Bir Fransız'a Mektuplar (Eylül 1870) isimli çalışmamın doğal bir devamıdır.

Bu çalışmayla böylesi bir toplumsal devrim ihtiyacını ortaya koymayı amaçlıyorum. Toplumun tarihsel gelişimini ve şu anda hepimizin gözü önünde Avrupa'da olup bitenleri irdelemek istiyorum. Böylece, samimi bir şekilde gerçeğin peşinde koşanlar, bu değerlendirmeleri dikkate alıp, toplumsal devrim dediğimiz şeyin özünü teşkil eden felsefi ilkeleri ve pratik amaçları açıkça ve dolaysız bir şekilde ilan edebilirler.

Basit bir görev üstlenmediğimin farkındayım. Eğer kişisel kaygılarla böyle bir görevi üstlenmiş olsaydım, küstah biri olarak değerlendirilebilirdim. Okurumun, bu türden hiçbir kaygımın olmadığından emin olmasını istiyorum: Ben ne bir bilgin ne bir felsefeci ne de profesyonel bir yazarım. Hayatım boyunca çok fazla şey yazmadım ve kendimi savunmak ve tutkulu bir inanç nedeniyle, kamusal yaşamda boy göstermekten duyduğum içgüdüsel nefretin üstesinden gelmeye mecbur kaldığım zamanlar dışında asla herhangi bir şey yazmadım.

Peki öyleyse ben kimim ve beni bu çalışmayı böyle bir zamanda yayınlamaya sevk eden şey nedir? Gerçeğin ateşli bir arayıcısı olduğum kadar, dünyayı mahveden mevcut düzenin bütün zamanların tüm dinsel, metafizik, politik, yasal, ekonomik ve toplumsal alçaklıkları sayesinde, ayakta duran bu düzenin insanların başına musallat ettiği her türlü iğrenç aldatmacanın amansız bir düşmanıyım. Ben fanatik bir özgürlük sevdalısıyım. Özgürlüğü, insan zekasının, onurunun ve mutluluğunun içinde filizlenebileceği biricik ortam olarak değerlendiriyorum. Özgürlük derken, devlet tarafından bağışlanan, ölçülüp biçilen, düzenlenen özgürlüğü kastetmiyorum; zira böyle bir özgürlük, halkın büyük bir kesiminin köleliğine dayanarak küçük bir azınlığın ayrıcalıklarını temsil eden ebedi bir yalandan başka bir şey değildir. Her insanın haklarını, devlet tarafından temsil edilen haklarla sınırlandıran Jean Jacques Rousseau okulu ve tüm diğer burjuva liberal okullar tarafıdan göklere çıkarılan bireyci, egoist, aşağılık ve sahte özgürlüğü de kastetmiyorum; böyle bir özgürlük, bireylerin haklarını zorunlu olarak sıfıra indirecektir. Hayır, ben, ismini hak eden tek özgürlüğü, hepimizin iç dünyasında saklı duran tüm maddi, entelektüel ve ahlaki yeteneklerin tam gelişimi anlamına gelen özgürlüğü kastediyorum; bireysel doğamızın yasaları dışında hiçbir kısıtlamayı kabul etmeyen özgürlüğü kastediyorum. Bu yasalar herhangi bir dışsal yasa koyucu tarafından bize dayatılmadığı ve bizden daha üstün olmadıkları için, sonuç olarak özgürlük üstünde hiçbir kısıtlama yoktur. Bu yasalar sübjektiftir, bize içkindir; varoluşumuzun temelini teşkil ederler. Bu yasalardan kurtulmaya çalışmak yerine, özgürlüğümüzün bu yasalar içindeki gerçek koşullarını ve etkin kaynağını görmeliyiz; başka birinin özgürlüğü benim özgürlüğümü sınırlamadığı gibi, özgürlüğümü onaylayarak daha da genişletir; eşitlik içinde dayanışmayla iç içe geçen bir özgürlük. Acımasız bir güç ve bu gücün her zaman gerçek ifadesini bulduğu otorite ilkesi karşısında galip gelen özgürlüğü kastediyorum. Cennetteki ve yeryüzündeki tüm idolleri paramparça eden ve ardından tüm kiliselerin ve devletlerin yıkıntıları üzerinde insanlığın evrensel dayanışmasını esas alan yeni bir dünyayı inşa edecek olan özgürlüğü kastediyorum.

Kararlı bir ekonomik ve toplumsal eşitlik savunucusuyum, çünkü böyle bir eşitlik olmaksızın, ulusların refahının ve bireylerin özgürlüğünün, adaletinin, insanca onurunun, ahlakının ve maddi refahının bir yalan yığınından başka bir anlama gelmeyeceğine inanıyorum. Özgürlüğü insanlığın ilk koşulu olarak savunduğum için, dünya çapındaki bir eşitliğin, emeğin kendinden örgütlenmesi, özgürce örgütlenmiş olan üretici birliklerinin ortak mülkiyeti ve despotik ataerkil devletin yerini alacak olan komünlerin spontan federasyonları aracılığıyla sağlanması gerektiğine inanıyorum.

Devrimci sosyalist kolektivistler ile mutlak devlet iktidarını destekleyen otoriter komünistler arasında tam da bu noktada temel bir ayrılık ortaya çıkıyor. Her iki tarafın da nihai hedefi hemen hemen aynıdır. Her iki taraf da, öncelikle herkes için eşit olan koşullar altında olayların doğal seyri tarafından herkese kaçınılmaz bir şekilde dayatılan kolektif emek örgütlenmesini, ardından da üretim araçlarının ortak mülkiyetini temel alan bir toplumsal düzeni yaratma arzusundadır.

Aralarındaki fark yanlızca şudur; otoriter komünistler, işçi sınıfının, özellikle de radikal burjuvaziden yardım alan kent proletaryasının siyasal iktidarının gelişimi ve örgütlenmesi aracılığıyla amaçlarına ulaşabileceklerini sanmaktadırlar. Öte yandan devrimci sosyalistler ise, üst sınıflardan olup geçmişlerini tamamen reddederek açıkça kendilerine katılma ve devrimci programlarını bütünüyle kabul etme arzusunda olan iyi niyetli kesimler de dahil olmak üzere, kent ve kırdaki işçi sınıfının anti-politik gücünün gelişimi ve örgütlenmesi aracılığıyla amaçlarına ulaşabileceklerine inanmaktadırlar.

İki taraf arasındaki bu görüş ayrılıkları her iki tarafın farklı taktiklere başvurmasına yol açmaktadır. Otoriter komünistler, işçilerin, devlet iktidarının ele geçirilmesi amacıyla örgütlenmesinden yanadır. Devrimci sosyalistler ise, devleti yıkmak üzere veya daha kibarca söylemek gerekirse devleti tasfiye etmek üzere örgütlenmektedirler. Komünistler otoriter ilke ve pratikleri savunurlar; devrimci sosyalistler olanca inançları ile özgürlüğe vurgu yaparlar. Her iki taraf da aynı şekilde bilimin, her türlü dinsel ve batıl inancın yerine geçmesinden yanadır. Komünistler bilimi kitlelere zor yoluyla dayatma arzusundadırlar; devrimci sosyalistler ise, bilimin propagandasını yapmaya çalışacaklardır ve böylece, bireyler ve gruplar bir kez ikna olduklarında, birkaç "üstün" zeka tarafından önceden hazırlanıp "cahil" kitlelere dayatılan her türlü planı reddederek, kendi düşünce ve çıkarları doğrultusunda aşağıdan yukarıya doğru özgürce ve kendiliğinden örgütlenip federasyonlaşacaklardır.

Devrimci sosyalistler, kitlelerin içgüdüsel istemlerinde ve gerçek ihtiyaçlarında yatan pratik sağduyunun ve bilgeliğin, bunca yenilgiden sonra hala insanları mutlu etmeye çalışan tüm toplumsal doktorların ve kılavuzların etkileyici zekasında asla bulunmadığına inanırlar. Daha da önemlisi, devrimci sosyalistler, insanlığın oldukça uzun zamandan beridir başkalarının kendi üzerindeki yönetimlerine boyun eğdiğine inanırlar; yani insanlığın başına gelen tüm belaların, yönetimin şu veya bu biçimden değil, biçimi ne olursa olsun, esas olarak bizzatihi yönetimin ve yönetim ilkesinin temel varlığından kaynaklandığına inanırlar.

Nihayet, Alman okulu tarafından bilimsel olarak geliştirilen, Amerikalılar ve İngilizler tarafından da kısmen olarak kabul edilen komünizm ile, Latin ülkelerinin proletaryası tarafından muazzam bir şekilde geliştirilerek son şekli verilen Proudhonculuk arasında da meşhur bir çelişki vardır. Devrimci sosyalizm, kısa bir süre önce gerçekleşen Paris Komünü'nde, heybetini ve pratik geçerliliğini gözler önüne serdi.

Monarşik ve dinsel gericiliğin karşısında kaybettiği onca kana rağmen, Avrupa proletaryasının kalbinde ve zihninde daha da dayanıklı hale gelip güçlenen Paris Komünü'nü destekliyorum, çünkü Komün her şeyden önce, bizzat devletin kendisine açıkça ve cesurca meydan okuyarak devlet ilkesini reddetti.

Devlete yönelen bu başkaldırının, bugüne kadar siyasal merkezileşmenin başlıca ülkesi olan Fransa'da meydana gelmesi ve Komün'ün inisiyatifinin, büyük Fransız uygarlığının öncüsü ve ana kaynağı olan Paris'in elinde olması son derece çarpıcıdır. Başındaki tacı fırlatarak, Fransa'ya, Avrupa'ya, tüm dünyaya hayat ve özgürlük vermek üzere, kendi yenilgisini çoşkuyla ilan eden Paris; tarihsel öncülüğünü tekrarlayarak, köleleştirilen tüm halklara, kurtuluşa ve esenliğe giden tek yolu gösteren Paris; burjuva radikalizminin siyasal geleneklerine ölümcül bir darbe indirerek, Fransa ve Avrupa gericiliği karşısında, devrimci sosyalizme gerçek anlamını kazandıran Paris! Galip gelen gericiliğe teslim olmaktansa, yıkıntılarını kendisine kefen yapan Paris; kendi felaketiyle, Fransa'nın geleceğini ve onurunu kurtaran, üst sınıflarda gözden kaybolan yaşamın, erdemliliğin ve ahlaki kudretin, kendi gücünde ve proletaryaya verdiği sözlerde yaşatıldığını tüm insanlığa gösteren Paris! Kitlelerin mutlak kurtuluşunun ve onların sınır tanımayan gerçek dayanışmasının yeni çağını törenle açan Paris; milliyetçiliği yok ederek onun yıkıntıları üzerinde insanlığı yükselten Paris; insancıl ve ateist olduğunu ilan ederek, kutsal masalların yerine, toplumsal yaşamın büyük gerçekliklerini ve bilimsel inancı geçiren, eski ahlakın yalanlarının ve kötülüklerinin yerine, tüm insan ahlakının sarsılmaz temeli olan özgürlük, adalet, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini koyan Paris! İnsanlığın yazgısına olan büyük bağlılığını, görkemli düşüşüyle, ölümüyle kanıtlayan, kahraman, rasyonel ve inançlı Paris; inancını, tüm gücüyle birlikte gelecek kuşaklara emanet eden Paris! En asil çocuklarının kanıyla sulanan Paris! İşte insanlık budur! Bu, doğrudan Hristiyan kiliselerinden ve kötülüğün en yüksek papazı olan Papa'dan ilham alan birleşik Avrupa gericiliği tarafından çarmıha gerilen insanlıktır. Ancak, halklar arasındaki dayanışmanın bir ifadesi olarak yaklaşmakta olan uluslararası devrim, Paris'i tekrar diriltecektir.

Asla unutulmayacak olan Paris Komünü'nün gerçek anlamı budur ve Komün'ün iki aylık ömrünün ve ölümünün geride bıraktığı muazzam ve görkemli sonuçlar bunlardır.

Paris Komünü çok kısa ömürlü oldu ve Versailles gericiliğine karşı verdiği mücadele tarafından tamamen sekteye uğratılan iç gelişimi nedeniyle, sosyalist programını uygulayamasa bile, en azında teorik olarak çözümleyebilme imkanını dahi bulamadı. Öte yandan Komün üyelerinin büyük çoğunluğunun sosyalist olmadığını da göz ardı etmemek gerekiyor. Komün üyeleri sosyalist olarak görünmüşlerse, bu onların kişisel inançlarından ziyade, olayların karşı durulamaz akışıyla bu doğrultuda hareket etmelerinden, içinde bulundukları koşulların doğasından ve konumlarının dayattığı ihtiyaçlardan kaynaklanmıştır. Komün'e katılan sosyalistler küçük bir azınlıktı; en fazla on dört veya on beş kişiydiler; komünarların geri kalan kısmını Jakobenler teşkil ediyordu. Ancak bir noktayı açıklığa kavuşturmamız gerekiyor; birbirinden oldukça farklı olan iki Jakoben türü vardır. Bir tarafta, Bay Gambetta gibi Jakoben avukatlar ve doktrinerler vardır; onların pozitivist . küstah, despotik ve yasal cumhuriyetçiliği, Jakobenciliği, birlik ve otorite kültü dışındaki her şeyden arındırıp eski devrimci inançlarını yadsıyarak, Fransa halkını önce Prusyalılar'a, ardından da Fransa'nın yerli gericilerine teslim etti. Öte yandan, samimi bir şekilde devrimci olan, 1793'ün devrimci ruhunun gerçek ve son temsilcileri olan kahraman Jakobenler vardır; aşağılık gericilere teslim olmaktansa, oluşturdukları güçlü birliği ve sahip oldukları otoriteyi feda etmeye hazır olan Jakobenler. Bu yüce gönüllü Jakobenler'e, doğal olarak, devrimin zaferini her şeyden daha çok önemsemiş bir kişilik olan Delescluze (20) liderlik ediyordu; kitleler olmaksızın devrim olamayacağından ve kitleler sahip oldukları sosyalizm içgüdüsünü şimdilerde açığa vurup ekonomik ve toplumsal bir devrimi gerçekleştirecek güçte olduklarından, kendilerini tamamen devrimci hareketin akışına bırakan iyi niyetli Jakobenler, kendilerine rağmen, eninde sonunda sosyalist olacaklardır.

Paris Komünü'ne katılan Jakobenlerin yüz yüze kaldıkları durum tam da buydu. Delescluze ve yanındaki pek çok kişi, genel içeriği ve vaatleri pozitif sosyalist bir içeriğe sahip olan çeşitli program ve bildirgeleri imzaladılar. Bununla birlikte tüm iyi niyet ve samimiyetlerine rağmen Jakobenler, içsel inançlarından ziyade, dış koşulların dayatmasıyla sosyalist oldular; henüz yeni benimsedikleri sosyalist ilkelerine ters düşen burjuva önyargılarının birçoğundan kurtulmak için gerekli olan zamandan ve kapasiteden yoksundular. İç mücadele tuzağına düşen Jakobenler'in, genellemelerin ötesine geçip, burjuva dünyası ile aralarındaki dayanışmayı ve ilişkileri ebediyen ortadan kaldıracak nihai adımları asla atmayacakları anlaşılır bir şeydir.

Bu durum, Komün ve bu insanlar için büyük bir talihsizlik oldu. Hem kendileri felç oldular, hem de Komün'ü felç ettiler. Yine de onları suçlayamayız. İnsanlar bir gecede değişmezler; doğalarını ve alışkanlıklarını istedikleri anda değiştiremezler. Komün uğruna ölerek samimiyetlerini kanıtladılar. Kim onlardan başka bir şey istemeye cüret edebilir?

Jakobenler, düşünce ve eylemlerinin esin kaynağı olan Paris halkından daha fazla suçlanamazlar. Halk düşünsel etkileşimden ziyade içgüdüsel olarak sosyalistti. Halkın tüm istem ve özlemleri olabildiğince sosyalistçedir ancak, düşünceleri ve daha ziyade bu düşüncelerin geleneksel ifadeleri öyle değildir. Fransa'nın büyük kentlerinin proletaryası, hatta Paris proletaryası bile, halen de pek çok Jakoben önyargıya, diktatöryal ve yönetimsel anlayışlara sıkı sıkıya yapışmaktadır. Proletaryanın düşüncelerine hakim olan ve tüm kötülüklerin, yoksulluğun ve köleliğin tarihsel kaynağı olan dinsel eğitimin ölümcül sonuçlarıyla beslenen otorite kültü henüz tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Halkın en zeki çocuklarının, en inançlı sosyalistlerin bile henüz bu düşüncelerin etkisinden kurtulamamış olmaları, bu gerçeğin çarpıcı boyutlarını göstermektedir. Onların zihinlerini birazcık karıştırmaya teşebbüs ettiğinizde, karanlık bir köşeye sinmiş olan hükümet taraftarı Jakobenliğin can çekişmekte olduğunu ama tamamen ölmediğini göreceksiniz.

Komün'e katılan küçük ama inançlı sosyalist grup da çok zor durumdaydı. Bir yandan, Paris halkının kitlesel desteğinin eksikliğini hissederken ve pek de güçlü olmayan Uluslararası Birlik örgütü yanlızca birkaç bin insanı etkileyebilmişken, bu sosyalistler, birkaç bin işçiye iş sağlamak, onları doyurmak, örgütlemek, silahlandırmak ve gericilerin hareketlerini yakında izlemek zorundaydı. Üstelik tüm bunlar, kuşatılan, açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan ve Prusyalılar'ın izni ve lütfuyla Versailles'de örgütlenen gericiliğin karanlık entrikalarının tuzağına düşen Paris gibi devasa bir kentte olup bitiyordu. Sosyalistler, Versailles Hükümeti'ne ve ordusuna karşı, devrimci bir hükümet ve ordu kurmak zorunda kaldılar; monarşist ve dinsel gericiliğe karşı savaşabilmek için, devrimci sosyalizmin temel ilkelerini unutarak veya feda ederek Jakoben bir tarzda örgütlenmek zorunda kaldılar.

Böylesine karmaşık olan koşullar altında, Komün'ün çoğunluğunu oluşturan ve aynı zamanda oldukça gelişkin bir politik öngörüye ve yönetimsel örgütlenme pratiğine ve geleneğine sahip olan Jakobenler'in, baskın bir güç olarak sosyalistleri denetimleri altına almaları elbette doğaldı. Buna rağmen, Jakobenler'in sahip oldukları avantajlardan sonuna kadar yararlanmamaları oldukça şaşırtıcıydı; zira Paris ayaklanmasına tamamen Jakoben bir karakter vermeye çalışmadılar; hatta tam tersine, toplumsal devrimin seyrine kapılmakta bir mahsur görmediler.

Teorilerinde oldukça tutarlı olan pek çok sosyalistin, devrimci pratiklerinde yeterince sosyalistçe hareket etmeyen Paris'teki dostlarımızı suçladıklarını biliyorum. Öte yandan, avaz avaz bağıran burjuva basın, dostlarımızı, programlarına gereğinden fazla bağlı kalmaları gerekçesiyle suçlamaktadır. Bir an için burjuva basınının o alçakça suçlamalarını bir yana bırakalım. Proletarya kurtuluşunun en zeki teorisyenlerinin dikkatini şu olguya çekmek istiyorum; Parisli kardeşlerimize açıkça haksızlık yapıyorlar, çünkü, en doğru teorilerle bu teorilerin pratik uygulaması arasında, birkaç gün içinde katedilemeyecek muazzam bir mesafe vardır. Örneğin, ölümü kesinleşmiş olan insanlardan sadece birini anmak gerekirse Varlin'i (21) tanıma şerefine erişmiş herhangi biri, Varlin ve arkadaşlarının, derin, tutkulu ve iyi özümsenmiş sosyalist inançlarla hareket ettiklerini bilir. Bu insanları tanıyan hiç kimse, onların ateşli çoşkunluklarından, fedakarlıklarından ve güçlü inançlarından zerre kadar şüphe etmemiştir. Bununla birlikte, özellikle güçlü bir inanca sahip olmalarından dolayı, bu insanlar, uğruna yaşamlarını feda ettikleri o yüce görev nedeniyle kişisel güvenliklerini hesaba katmadılar; kendileri için asla kaygılanmadılar! Tüm diğer örneklerde olduğu gibi, Politik devrime taban taban zıt olan bu Toplumsal devrimde de, bireysel eylemin bir hiç, kitlelerin eyleminin her şey olacağına inandılar. Bireylerin yapabileceği tek şey, halkın içgüdüsel istemlerini ifade eden düşünceleri formüle etmek, bu düşüncelerin propagandasını yapmak ve tüm çabalarını, kitlelerin doğal gücünün örgütlenmesine adamaktır. Hepsi bu kadar; geri kalan her şey bizzat kitlelerin kendileri tarafından gerçekleştirilecektir. Başka türlü davranacak olursak varacağımız yer politik bir diktatörlük olur; tüm ayrıcalıkları, eşitsizlikleri ve baskılarıyla devletin yeniden inşası; bu dolambaçlı ve kaçınılmaz yola saptığımızda kitlelerin siyasal, toplumsal ve ekonomik köleliğini yeniden inşa edeceğimiz bir noktaya varacağız.

Tüm samimi sosyalistler ve genel olarak halk içinde doğup yaşayan tüm işçiler gibi, Varlin ve arkadaşları da, benzer kişilerden oluşan bir tek grubun sürekli etkin olmasına ve daha üstün kişiliklerin egemenliğine karşı tamamen meşru olan bir ihtiyat duygusunu paylaştılar. Ve her şeyden önce adil ve iyi niyetli insanlar oldukları için, bu öngörüyü, bu güvensizliği, başka kişiler için olduğu kadar, kendileri için de taşıdılar.

Toplumsal bir devrimin, ya bir diktatörlük tarafından ya da tüzel bir topluluk tarafından yönetilip örgütlenmesini savunan otoriter komünistlere karşılık ki bana göre bu düşünceleri tamamen yanlıştır dostlarımız, Parisli sosyalistler, halk kitlelerinin, gruplarının ve birliklerinin, kendiliğinden kesintisiz eylemi olmaksızın, asla devrim yapılamayacağına inandılar.

Parisli dostlarımız bu düşüncelerinde bin kez haklılardı. Ne kadar mükemmel olursa olsun hatta üstün yeteneklere sahip birkaç yüz bireyden oluşan kolektif bir diktatörlükten bahsediyor bile olsak halkın kolektif iradesini temsil eden, gerçek çıkarlarının, istemlerinin, özlemlerinin ve ihtiyaçlarının belirsiz yoğunluğunu ve çeşitliliğini kucaklayabilecek kadar güçlü olan herhangi bir zihin var mıdır? Devlet şiddetine maruz kalan hasta bir toplumu taşıyan bir sedyeye benzemeyen toplumsal bir örgütlenme nasıl yaratılır? Yani sorun hep kitlelere, gruplara, komünlere, birliklere ve bireylere eksiksiz özgürlük sağlayacak bir toplumsal devrimin zor yoluyla örgütlenmesi olmuştur; bizzat devletin varlığına ve iktidarına dayanan tüm tarihsel şiddet kaynaklarının ebediyen ortadan kaldırılması. Devletin yıkılışıyla birlikte, yasalardan kaynaklanan tüm eşitsizlikler ve çeşitli dinler tarafından yayıılan tüm yalanlar da ortadan kalkacaktır, çünkü yasa ve din, asla devlet tarafından temsil edilen, güvenceye alınan ve himaye edilen ideal ve gerçek şiddetin kutsanmasından başka bir şey değildir.

Özgürlüğün insanlığa asla verilmeyeceği ve her türlü devlet ortadan kaldırılmadığı sürece, toplumun ve toplumu teşkil eden tüm grupların, yerel birliklerin ve bireylerin gerçek ihtiyaçlarını karşılanamayacağı açıktır. Güya devlet tarafından temsil edilen ama aslında, devlet boyunduruğu altında olan bölgelerin, komünlerin, birliklerin ve bireylerin gerçek çıkarlarının reddi olan sözümona genel toplumsal çıkarlar, yanlızca birer soyutlama, kurgu ve yalandan ibarettir. Devlet, bir toplumun gerçek istemlerinin, yaşayan güçlerinin güle oynaya aktığı, ama sonradan bu hayallerin gölgesinde, vahşice öldürülüp gömüldüğü vahşice bir mezbaha ve kocaman bir mezarlıktır. Hiçbir soyutlama kendi başına var olamayacağından, üzerinde duracağı bacakları, birşeyler yaratacak elleri ve yığınlarca kurbanı tıkınacak midesi olmadığından, göksel ve dinsel bir soyutlama olan Tanrı, aslında, ayrıcalıklılar ve ruhbanlar sınıfının gerçek çıkarlarını temsil ederken, onun dünyevi tamamlayıcısı olan politik soyutlama, yani devleti ise, kendi dışındaki her şeyi yutma eğiliminde olan sömürücü sınıfın, burjuvazinin, daha az gerçek olmayan çıkarlarını temsil etmektedir. Hep bölücü olan ve bugün de insanları, güçlü ve zengin bir azınlık ile köleleşerek enkaz haline gelmiş bir çoğunluğa her zaman olduğundan daha fazla bölen ruhban sınıfı, tıpkı burjuvazi gibi, endüstride, tarımda, bankacılıkta, ticarette olduğu kadar devletin hükümet, ekonomi, hukuk, eğitim, polis ve ordu gibi işlevsel alanlarında da sahip olduğu çeşitli toplumsal ve siyasi örgütlenmeleri aracılığıyla, bir yandan tüm bu köleleşmiş insanları hakim bir oligarşiyle kaynaştırmakta, diğer yandan da, ebedi yanılıgılar içinde yaşayan, karşı durulmaz mevcut ekonomik gelişmeler tarafından sürekli ve kaçınılmaz olarak proleter olmaya doğru itilen ve gözü kapalı olarak bu hakim oligarşiye hizmet eden birer araca indirgenmiş olan umutsuz, aldatılmış varlıklara dönüştürmeye çalışmaktadır.

Kilisenin ve devletin ortadan kaldırılması, yeniden örgütlenecek bir toplumun gerçek kurtuluşunun vazgeçilmez ön koşulu olmalıdır, ancak bu yeniden örgütlenme, hem bilgeler ve aydınlar tarafından çizilen ideal planı, hem de çeşitli diktatöryal güçler hatta, evrensel oy hakkıyla seçilen ulusal bir topluluk tarafından verilen emirleri reddederek, yukarıdan aşağıya doğru bir örgütlenme modelini esas almamalıdır. Daha önce de söylediğim gibi, böyle bir örgütlenme modeli, kaçınılmaz olarak yeni bir devlet yaratacak ve sonuç olarak yönetici bir aristokrasiyi, yani kitlelerle hiçbir ortak yanı olmayan bir insanlar sınıfını ortaya çıkaracaktır. Elbette bu yeni sınıf, kamu refahına hizmet etmek veya devleti korumak bahanesiyle kitleleri sömürüp köleleştirecektir.

Geleceğin örgütlenmesi aşağıdan yukarıya doğru, işçi birlikleri ve federasyonları tarafından gerçekleştirilmelidir; önce birliklerden ve komünlerden başlamalı, sonra bölgeleri ve ulusları içine alarak en nihayet, büyük uluslararası ve evrensel federasyon ile doruğa çıkmalıdır. Hayat verici gerçek toplumsal özgürlük düzeni ve toplumsal refah ancak o zaman vücut bulacak ve birey ile toplumun gerçek çıkarlarını kısıtlaması şöyle dursun, bu toplumsal düzen onların gerçek çıkarlarını bağdaştırarak güvenceye alacaktır.

Birbirine zıt olan çıkarları bağdaşmayacağı için, birey ile toplum arasındaki armoniye ve evrensel dayanışmaya pratikte asla ulaşılamayacağı iddia edilmektedir. Bu iddiaya ben şöyle cevap vermek istiyorum; eğer bu çıkarlar bugüne kadar karşılıklı bir uyuma kavuşmamışlarsa bunun nedeni, Devletin, çoğunluğun çıkarlarını ayrıcalıklı bir azınlığın çıkarlarına feda etmesidir. Bu yüzden bu ünlü uzlaşmazlık, kişisel ve toplumsal çıkarlar arasındaki bu çatışma, insanı onursuzlaştırıp öz-saygısını ortadan kaldırmak üzere o özgün günah doktrinini yaratan teolojik yalanlarca icat edilen bir kurgudan, siyasal bir yalandan başka bir şey değildir. Bağdaşmaz çıkarlarla ilgili aynı yanlış düşünce, bildiğimiz gibi teolojinin yakın akrabaları olan metafizikçilerden de beslenmiştir. İnsan doğasının toplumsal karakterini anlamayan metafizikçiler, toplumu, özgürce ve üstün bir gücün etkisi altında düzenlenen gizli ya da biçimsel bir anlaşma adına aniden biraraya getirilen bireylerin mekanik ve tamamen yapay bir toplamı olarak görürler. Metafizikçilere bakacak olursak, bu bireyler biraraya gelerek toplumu oluşturmadan önce, bir tür ölümsüz ruha ve mutlak özgürlüğe sahiplerdi. Biz ise, insanın tüm entelektüel, manevi ve maddi zenginliğinin gelişiminin yanı sıra, gözle görülür bağımsızlığın da toplumun ürünü olduğuna inanıyoruz. İnsan, toplumun dışında kaldığında sadece özgür olmamakla kalmayacak aynı zamanda gerçek anlamda varlığının bilincince olan, konuşan ve düşünen tek varlık olan insan bile olmayacaktı. İnsan yanlızca, zekası ile kolektif emeğinin kombinasyonu sayesinde, orijinal doğasını ve daha ziyade gelecekteki gelişmesi için bir çıkış noktası teşkil eden vahşi ve hayvani durumdan çıkmıştır. İnsan yaşamının bir bütün olarak çıkarlarının, eğilimlerinin, ihtiyaçlarının, yanılgılarının hatta aptallıklarının yanı sıra, her türlü şiddetinin, adaletinin ve görünüşte gönüllü olan etkinliklerinin yanlızca toplumsal güçlerin kaçınılmaz sonuçlarını temsil ettiğine derinden inanıyoruz. İnsanlar ne karşılıklı bağımsızlık düşüncesini reddebilirler ne de dışsal doğayı sergileyen çift yönlü etkiyi ve tekbiçimliliği inkar edebilirler.

Elbette bu harikulade karşılıklı ilişki ve olgular arasındaki bağımlılık, doğanın kendisinde bile mücadele olmadan ortaya çıkmamıştır. Tam tersine, doğanın güçleri arasındaki armoni, yanlızca yaşamın ve devinimin gerçek koşulu olan kesintisiz bir mücadele sonunda ortaya çıkmıştır. Toplumda olduğu gibi doğada da, mücadelenin olmadığı bir düzen ölüm anlamına gelir.

Eğer evrende bir düzen mümkün ve doğal olabilmişse, bunun tek nedeni evrenin, üstün bir irade tarafından dayatılan ve önceden imgelenen bir sistem doğrultusunda yönetilmemiş olmasıdır. Kutsal meşruiyetin teolojik varsayımı açık seçik bir saçmalığa, yanlızca her türlü düzenin inkarına değil, bizzatihi doğanın inkarına yol açmaktadır. Doğal yasalar yanlızca doğaya içkin olmaları anlamında gerçektir; yani bu yasalar herhangi bir otorite tarafından oluşturulmamıştır. Bu yasalar, "doğa" dediğimiz şeyi teşkil eden tekbiçimliliğin basit dışa vurumundan veya daha ziyade değişiminden başka bir şey değildir. İnsan aklı ve bilimi onları keşfetti, deneysel olarak inceledi ve tek bir sistemde toplayarak onlara yasa adını verdi. Ancak doğanın kendisi bu yasalardan habersizdir. Doğa bilinçsiz olarak hareket eder; doğa, kendiliğinden ortaya çıkarak durmadan kendilerini tekrarlayan olguların belirsiz çeşitliliğini kendi içinde taşır. Evrensel düzenin varlığını sürdürmesinin nedeni, bu eylemin kaçınılmazlığıdır.

Böyle bir düzen, doğal olmayan bir şekilde evrimleşmiş gibi görünen ama aslında bu gelişime özel bir unsur kazandıran doğal hayvanın ihtiyaçları ve düşünme kapasitesi tarafından belirlenen toplum içinde de göze çarpmaktadır; var olan diğer her şey gibi insanın da doğal güçlerin birliği ve eylemi tarafından yaratılan maddi bir ürünü temsil etmesi anlamında tamamen doğal olan bir unsurdur. Bu özel unsur akıldır, genelleme ve soyutlama kapasitesidir ve insan bu yetenekleri sayesinde kendisini yabancı ve dışsal bir nesne gibi inceleyip gözlemleyerek düşünsel tasarımlarını gerçekleştirebilmektedir. Düşüncesi aracılığıyla kendisini ve etrafındaki dünyayı aşan insan, mükemmel bir soyut betimlemeye ve mutlak bir boşluğa erişir. Bu mutlak boşluk, var olan her şeye tepeden bakarak bütünlüklü bir karşı çıkış düzeyine erişen insanın soyutlama kapasitesinden aşağı kalır bir şey değildir. Zihinde gerçekleşen en yüksek soyutlamanın nihai sınırı budur; ve bu mutlak hiçlik, Tanrıdır.

Tüm teolojik doktrinlerin anlamı ve tarihsel temeli budur. Doğayı ve kendi düşüncelerinin maddi nedenlerini anlamadıkları için, hatta bu düşüncenin gerisinde yatan koşulları ve doğal yasaları bile kavrayamadıkları için bu ilk insanlar ve ilk toplumlar, mutlak fikirlerinin tamamen soyut düşünceleri formüle etme kapasiteleri tarafından yaratılan birer sonuç olduğu konusunda en ufak bilgiye sahip değillerdi. Bu yüzden insanlar, doğaya dayandırdıkları bu soyut düşünceleri gerçek birer nesne gibi gördüler, oysa ki bu soyut düşünceler doğanın kendisi için hiçbir şey ifade etmiyordu. Böylece, kendi yarattıkları kurgulara ve mümkün olmayan mutlaklık nosyonlarına saygı göstermeye ve tapmaya başladılar. Ancak, soyut olan hiçlik ve Tanrı düşüncelerine somut bir biçim kazandırma ihtiyacını hissettikleri için tanrısal bir anlayış yarattılar ve daha da önemlisi bu anlayışa, doğa ve toplum içinde buldukları tüm iyi ve kötü nitelikleri ve güçleri atfettiler. Fetişizmden tutun da Hristiyanlığa dek tüm dinlerin kökeni ve tarihsel gelişimi böyle oldu.

Dinsel, teolojik ve metafizik saçmalıkların tarihini ele alacak bir çalışmaya girişmeye ve kutsal simgeselliklerin oluşum süreçleri ile yüzyıllarca süren barbarlık tarafından yaratılan kuruntuları tartışma niyetinde değiliz. Batıl inançların yarattığı felaketleri, kan ırmaklarını ve gözyaşı sellerini hepimiz biliyoruz. Henüz olgunlaşmamış olan insanlığın giriştiği bu sapkınca başkaldırılar, toplumsal örgütlenmelerin normal gelişmesinde ve evrimleşmesinde kaçınılmaz ve tarihsel olan aşamalardı. Böylesi sapkınlıklar, evrenin doğaüstü bir güç ve irade tarafından yönetildiği düşüncesini, insanın imgesel dünyasına ölümcül bir şekilde yerleştirdiler. Yüzyıllar gelip geçti ve toplumlar bu düşünceye öylesine alıştılar ki, aralarından çıkan her türlü karşıt arzuyu ve daha fazla ilerleme kapasitesini yok ettiler.

Önce birkaç bireyin iktidar hırsı, ardından da çeşitli toplumsal sınıflar köleliği ve fethetmeyi egemen ilke haline getirdi ve bu korkunç kutsallık düşüncesi toplumun tam kalbine yerleştirildi. Daha sonra ise, Devlet ve Kilise gibi iki kurumu temel almayan hiçbir toplum olanaklı görülmedi. Bu iki toplumsal bela tamamen doktriner mazeretçileri tarafından savunulmaktadır.

Bu kurumların dünyada ortaya çıkmasından hemen sonra iki yönetici sınıf --papazlar ve aristokratlar-- çabucak örgütlenip hiç zaman kaybetmeden köleleşmiş insanlara, Kilise ve Devletin yararlarını, kaçınılmazlığını ve kutsallığını aşılamaya başladılar.


Kaynak:"Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi" (1871),

Bakunin: Hayatı, Mücadelesi ve Düşüncesi içinde, Kaos Yayınları, 1998, s. 275-290.
İngilizce Orijinali için : "The Paris Commune and the Idea of the State". 

 

 

SINIF SAVAŞIMI   (1870) 

Proudhon ve M. Louis Blanc hariç, 1848 devrimini ve Aralık 1851 askeri darbesinini yazan tarihçiler, ve Victor Hugo ve Quinets gibi burjuva radikalizminin büyük yazarları, Aralık suçları ve canileri hakkında oldukça detaylı bir şekilde yorumda bulundular, ama Haziran suçları ve canilerinden bahsetmeye asla tenezzül dahi etmediler. Üstelik Aralık'ta olanların aslında Haziran'ın ölümcül bir sonucu ve daha geniş çapta bir tekrarı olduğu gerçeği gayet açık bir şekilde ortadayken.

Haziran hakkındaki bu sessizlik neden? Yoksa bunun sebebi Haziran canilerinin, yukarıda bahsedilen yazarların ahlâki olarak az ya da çok suç ortaklığı içinde bulundukları burjuva cumhuriyetçileri olması mıdır? İlkelerinde suç ortakları olmak, ve bu nedenle de dolaylı olarak hareketlerinde suç ortağı olmak. Bu olası bir nedendir, fakat kesin olan başka bir tanesi vardır. Haziran suçları sadece emekçileri vurmuştur, devrimci sosyalistleri; yani tüm bu saygıdeğer yazarların temsil ettikleri sınıfa yabancıdır, ve (o sınıfın) ilkelerinin doğal düşmanlarına karşı yapılmıştır. Aralık suçu bu saygıdeğer yazarların toplumsal kardeşlerine ve onların siyasi dinsel ortaklarına  karşı saldırmış, ve binlerce burjuva cumhuriyetçisini sürgüne mahkum etmiştir. Bunun yanısıra bizzat kendileri de bunun kurbanı olmuşlardır. Onların Aralık suçlarına aşırı duyarlılığı, ve Haziran'dakilere karşı kayıtsızlıkları bu nedenledir.

Genel bir kural: Bir burjuva ne kadar kızıl cumhuriyetçi olursa olsun bir başka burjuvanın isterse bu deli bir emperyalist olsun başına gelen felaketten, halktan birisi olan bir emekçinin başına gelen felakete göre çok daha derinden etkilenir, çok daha fazla uyarılır ve ateşlenir. Şüphesiz bu faklılıkta büyük bir adaletsizlik vardır, ama bu adaletsizlik önceden planlanmış bir şey değildir. Bu içgüdüseldir. Bu ise insanoğlu üzerinde, fikirlerinden ve siyasi inançlarından çok daha fazla etkiye sahip olan hayat şartları ve alışkanlıklardan kaynaklanır. Koşullar ve alışkanlıklar, onların varolmalarının, gelişimlerinin, düşünülmesinin ve işlemelerinin (işlerlik kazanmalarının) özel biçimi; onların tüm toplumsal ilişkileri çok yönlü ve çeşit çeşittir, ama yine de aynı amaca doğru yönelirler; burjuva dünyasının genel toplumsal tutkusunu ve yaşamını meydana getiren çıkarlardaki bu çeşitlilik, bu dünyaya (burjuva dünyasına)ait olanlar arasında, burjuvazinin bir kısmı ile emekçiler arasında olabileceğinden çok daha fazla sonsuz derecede gerçek, daha derin ve şüphesiz daha samimi bir birliktelik oluşturur. Siyasi görüşlerdeki hiçbir farklılık burjuva topluluğunun çıkarlarınının üstesinden gelmeye yetmez. Siyasi görüşlerin görünüşteki (zahiri) hiç bir mutabakatı burjuvaziyi emekçilerden ayıran çıkarlardaki karşıtlığın üstesinden gelmeye yetmez. İnanç ve fikirlerden meydana gelen topluluk, sınıf çıkarları ve önyargılarından meydana gelen topluluğun bir bağımlısıdır (altkümesi)ve bu her zaman böyledir.

Yaşam düşünceye hakim olur ve iradeyi belirler. Bu, toplumsal ve siyasi bir olgu hakkında herhangi bir şeyi anlamayı arzuladığımızda asla gözden kaçırılmaması gereken bir gerçektir. Eğer insanlar arasında samimi ve bütüncül bir düşünce ve irade topluluğu oluşturmak istiyorsak, o zaman onu benzer yaşam koşullarında veya çıkar toplumlarında buluruz. Ve işte böyle olduğu içindir ki, bizzat varolmalarının temelindeki koşullar nedeni ile, ve burjuvazinin dünyası ile emekçinin dünyası arasındaki derin uçurum nedeni ile birisi sömürenin dünyası, diğeri bunun kurbanı olan sömürülenin dünyası, ulaştığım sonuç şudur; burjuva çevresinde doğan ve yetişen birisi eğer emekçilerin gerçek ve koşulsuz arkadaşı ve kardeşi olmak istiyorsa, geçmiş varoluşunun (yaşamının) tüm koşullarından vazgeçmelidir; ve tüm burjuva alışkanlıklarını ardında bırakmalıdır. Kendisini burjuvazinin dünyası ile olan duygusal ilişkilerinden, onun gururundan ve tutkusundan koparıp almalıdır. Ona sırtını dönmeli ve onun düşmanı olmalıdır; uzlaşmaz savaşı ilan etmelidir ve tüm kalbiyle kendisini emekçinin dünyası ve amacına adamalıdır.

Eğer adalet için olan tutkusu onu bu gözüpekliliği ve kararlığı gösterecek kadar şevklendirmek için yetersizse, bırakın kendi kendisini aldatmasın ve bırakın emekçileri aldatmasın. O hiçbir zaman onların arkadaşı olamaz ve her krizde onların düşmanı olmak zorundadır. Onun adalet üstüne soyut düşünceleri ve hayalleri sömürülen dünyada hiç bir şeyin hareket etmediği zamanlarda, kolayca onu saatlerce süren dingin bir yansımanın içine alacaktır. Ama ateşkes yerini uzlaşmaz savaşa bırakıp, mücadele anı gelip çattığında, çıkarları onu sömürenlerin saflarında hizmet etmeye zorlayacaktır. Bu bir zamanlar arkadaşımız olan birisinin başına geldi. Burjuvazinin dünyası ile bağlantılarını koparmamış olan pekçok iyi cumhuriyetçi ve sosyalistin başına yine gelecektir.

Toplumsal düşmanlıklar dini düşmanlıklar gibidirler. Yoğun ve derindirler. Siyasi düşmanlıklar gibi yapay değildirler. İşte bu gerçek burjuva demokratlarının Bonapartistlere karşı olan düşkünlüklerini açıklar. Aynı zamanda da sosyalist devrimcilere karşı olan aşırı katılıklarını açıklar. Ekonomik çıkarlarının baskısından dolayı, öncekilerden (Bonapartistlerden) sonrakilere göre (sosyalist devrimcilere) çok daha az nefret duyarlar. Sonuçta ise bastırılmış kitlelere karşı bir genel tepki oluşturmak için Bonapartislerle birleşirler.

Kaynak: "Bakunin's Writings", Guy A. Aldred Modern Publishers, Indore Kraus Reprint co., New York, 1947.
Kaynak: "The Class War" (Anarchist Archives'te yer almaktadır).

 

 

HÜRRİYETTE  DAYANIŞMA   

 İşçilerin Özgürlüğe Giden Yolu (1867)   

 Daha önce ortaya koyduğum Eylem Konseyi birinci ilkesinden, (yani) pratik dayanışma veya mücadele kardeşliği (ilkesinden), eş öneme sahip kuramsal bir sonuç ortaya çıkar. İşçiler, sınıfın ekonomik eylemi için bir sınıf olarak birleşebilirler; çünkü herhangi bir verili toplumda süregelen dini felsefeler ve ahlaki sistemler daima onun gerçek, maddi durumunun ideal birer ifadesidirler. Teolojiler, felsefeler ve etik, her şeyden önce toplumun ekonomik Organizasyonu'nu tanımlarlar; ve ikinci olarak ise, aslında bizzat kendisi ekonomik düzenin yasal olarak ve zorla kutsanmasından başka bir şey olmayan siyasi organizasyonu (tanımlarlar). Sonuç olarak, yönetici istiridyelerin çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane vardır: mülkiyet dini. Ve işçi sınıfının da çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane; her türlü mistizm sisini delip geçen, binlerce duacısında anlamını bulan; mücadeleye adanmışlık, kurtuluş hayali (imgesi). Tüm inançlardan işçilerin, aynen tüm topraklardan olan işçiler gibi, tek bir dini, tek bir umudu ve tek bir merhameti vardır; tek bir ortak amaç görünüşteki ırk ve inanç düşmanlıkları(ndan kaynaklanan) barikatların üstünden aşıp geçer. İşçiler tek bir sınıftır, ve bu nedenle de tek bir ırk, tek bir din, tek bir ulusturlar. Bu Eylem Organizasyonu Konseyi'nin pratikteki ebedi dayanışmasından eyleme geçirilmiş kuramsal bir doğrudur. Kilise ve Devlet işçi sınıfının hayati Organizasyonu'nda, özgür insanlığın dehasında tasfiye edilirler.

Protestanlığın Avrupa'ya özgürlüğü getirdiği söylenir. Bu büyük bir hatadır. Bu, yanlızca siyasal ve yasal özgürlük olarak yaratılan, burjuva sınıfının ekonomik (ve) maddi kurtuluşudur; ki (bu) sadece proletaryanın yaratabileceği muhteşem ve evrensel insan özgürlüğüyle kolayca bozguna uğratılabilecek (bir şeydir). Göründüğünün aksine burjuvazinin yasal ve siyasal hürriyetine zorunlu olarak eşlik edenler; burjuvazinin entelektüel, Hristiyanlık karşıtı ve din karşıtı kurtuluşudur. Kapitalist yönetici sınıfın dini yoktur, idealleri yoktur, yanılsamaları  yoktur. Ahlaksız ve inançsızdırlar, çünkü insan topluluğunun gerçek temelini, (yani) işçi sınıfının kurtuluşunu reddederler. Çıkarlarını gözeten profesyonelliğinin doğası gereği, burjuva toplumu Devlet denilen otorite ve sömürü merkezlerini devam ettirmelidir. Ekonomik gereksinimleri nedeni ile, işçiler bu tip baskı merkezlerine meydan okumalıdırlar.

İnsan varoluşunun ayrılmaz (tabiatında olan) ilkeleri tek başına dayanışma kuralıyla özetlenebilir. Bu insanlığın altın kuralıdır, ve şöyle ifade edilebilir: diğerlerindekinin (diğer insanlardaki insanlığın) farkına varmadan ve böylece de onu (kendi insanlığını) gerçekleştirmek için her biriyle ve (de) tümüyle işbirliği içinde olmadıkça, hiçbir insan kendi insanlığının farkına varamaz. Onunla ilişkili tüm insanlarla beraber kurtulmadıkça, hiç kimse kendini kurtaramaz.

Benim hürriyetim herkesin hürriyetidir. Gerçekten özgür olana değin düşüncede özgür olamam. Düşüncede özgür olup, gerçekte özgür olmamak isyan edilmesi gereken bir şeydir. Gerçekte özgür olmak, hürriyetime ve haklarıma sahip olmaktır; (benim kendi hürriyetim ve haklarımın) onanması, tüm insanlığın hürriyeti ve haklarında onanmasıdır. Yanlızca ve yanlızca tüm insanlar benim eşitimse, ben özgürümdür (en başta ekonomik olarak).

Diğer insanların ne (durumda) olduğu benim için çok önemlidir. Kendimi ne kadar bağımsız hayal ediyor olursam olayım, toplumsal konumumun dünyevi (sıradan)karşılıklarından ne kadar uzak görünürsem görüneyim, toplumun en ortalama üyesinin sefaletince köleleştirilmişimdir. Serseri (toplumdan dışlanmış)benim günlük kaygımdır. İster Papa, ister Çar, ister İmparator, ve hatta isterse Başbakan olayım; ben daima onların durumlarının (koşullarının) bir yaratığıyım; onların cehalatinin, iradelerinin ve gürültü patırtılarının bilinçli bir ürünüyüm. Onlar köledirler, ve daha üstün olan ben sonuç olarak köleleştirilmişimdir.

Örneğin, farzedelimki aydın veya zeki birisi olayım. Ama insanların ahmaklıkları ile aptallaşmışım, aklım onların gereksinimleri ile sersemletilmiş, zihnim felç edilmiş. Cesur bir adamım, ama insanların korkularının korkağıyım. Sefaletleri bana erişir, ve her gün yaşam savaşından (daha fazla) ürkerim. Yaşamaktan kaçınmak (giderek) meslek haline gelir. Zengin bir insan olan ben onların yoksulluğu önünde titrerim, çünkü bu beni yutma tehdidini içerir. Sıradan insanların sıradan yaşamlarından çalınmış olanların haricinde, kendimden bir zenginliğimin, bir refahımın olmadığının farkına varırım. Ayrıcalıklı bir kişi olarak, halkın adalet taleplerinin önünde sapsarı kesilirim. Bu talepte bir tehdit sezinlerim. O feryat uğursuzdur ve tehdit edilmekteyimdir. Bu, kaçınılmaz olan bir tutuklamayı beklemekte olan bir suçlunun (yaşadığı)dehşet hissidir. Yaşamım ayrıcalıklı ve gizlidir. Ama o benim değildir. Özgürlük ve hoşnutluktan yoksunumdur. Kısacası, özgür olmayı arzularken; zeki, cesur, zengin ve ayrıcalıklı olmama rağmen özgür olamam, çünkü yakın arkadaşlarım insanların özgür olmasını arzulamıyorlardır; ve tüm akıl, cesaret, zenginlikler ve Ayrıcalıklardan mahrum bırakılmış bir Kitle ise özgürlüklerini nasıl koruyacağını bilmiyordur. Sıradan insanların köleliği, onları benim baskımın vasıtası yapar. Bizim özgür olmamız için, onların özgür olması gerekir. Ekmek ve özgürlüğü birlikte fethetmeliyiz.

Tek bir bireyin gerçek hürriyeti, tüm herkesin kurtuluşunu ima eder; çünkü tüm insan topluluğunun doğal temeli olan dayanışma yasası sayesinde kendim gibi özgür olan insanlarla çepeçevre sarılmadıkça, ben kendim gerçekten özgür olamam, (özgür)hissedemem, bunu bilemem. Her birimizin köleliği benim köleliğimdir.

01"no person can recognise or realise his or her own humanity except by recognising it in others and so cooperating for its realisation by each and all. No man can emancipate himself save by emancipating with him all the men about him".

Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi (1871)

"Bakunin's Writings", Guy A. Aldred, Modern Publisher, Indore Kraus Reprint Co., New York (1947).

 

Kaynak: "Solidarity in Liberty"  

 

 

DEVRİMCİ  EL KİTABI (1866)  

Mihail Aleksandroviç Bakunin'in (1814-1876) Revolutionary Catechism (1866) başlıklı bu metni, Anarchy Archives'in internet'teki sitesinden indirilen edisyonundan dilimize aktarılmıştır. Anarchist Archives'i hazırlayanlardan Profesör Dana Ward metnin tarandığı kaynak olarak 'Bakunin on Anarchy'yi (Sam Dolgoff, Vintage Books, 1971) gösteriyor.


. . .
II. Tanrı kültünü insanlık sevgisi ve saygısıyla değiştirerek, gerçeğin tek ölçütü olarak insan aklını; adaletin temeli olarak insan bilincini; toplumdaki düzenin tek kaynağı olarak bireysel ve ortaklaşmacı özgürlüğü öneriyoruz.
III. Eylemleri için kendi bilinçleri ve kendi akıllarından başka hiçbir onay arayışına girmeme, öncelikle kendilerine ve daha sonra gönüllü olarak kabul ettikleri topluma sorumlu olma özgürlüğü, her erişkin kadının ve erkeğin mutlak hakkıdır.
IV. Bir insanın özgürlüğünün bir başka insanın özgürlüğüyle sınırlandığı doğru değildir. İnsan, tümüyle hemcinslerinin serbest rızasıyla akseden ve tanınan kendi özgürlüğünce gerçekten özgürdür, onların özgürlüğünde doğrulama ve genişleme bulur. İnsan yalnızca eşitçe özgür insanlar arasında gerçekten özgürdür; bir tek insanın bile köleliği tüm insanlığı çiğner ve herkesin özgürlüğünü etkisiz hale getirir.
V. Herkesin özgürlüğü bu nedenle yalnızca herkesin eşitliği halinde gerçekleşebilir. Özgürlüğün eşitlikle gerçekleşmesi, hem ilkece hem de gerçekte, adalettir.
VI. Eğer insan ahlağının bir temel ilkesi varsa, o da özgürlüktür. Hemcinslerinin özgürlüğüne saygı duymak görevdir, onları sevmek, onlara yardım etmek, hizmet etmek ise erdemdir.
VII. Devletin çıkarı için özgürlüğü feda eden de dahil tüm yetkelerin mutlak reddi. İlkel toplumun hiçbir özgürlük kavrayışı yoktu; ve toplum geliştikçe, insan, akılcılığının ve özgürlüğünün tam uyanışından önce, insani ve kutsal yetke tarafından denetlenen bir evreden geçti. Toplumun siyasi ve ekonomik yapısı şimdi özgürlük temelinde yeniden örgütlenmelidir. Bundan böyle, toplum düzeni toplumsal örgütlenmedeki tüm katmanların özgürlüğü denli bireysel özgürlüğün en büyük olası gerçekleşmesinden doğmalıdır.
VIII. Toplumsal yaşamın siyasi ve ekonomik örgütlenmesi, mevcut durumda olduğu gibi tepeden --merkezden, zorunlu merkezileşmeyle birliğin empoze edilmesiyle yönetilmemelidir. Tersine, tabandan tepeye doğru çevreden merkeze doğru özgür birlik ve federasyon ilkeleri uyarınca yeniden örgütlenmelidir.
IX. Siyasi örgütlenme. Her ulusun siyasi örgütlenmesi ve iç gelişimi için somut, evrensel ve bağlayıcı bir norm belirlemek olanaksızdır. Her ulusun yaşamı hepsi için eşit derecede geçerli bir örgütlenme modeli kurmayı olanaksızlaştıracak ölçüde farklı tarihsel, coğrafi ve ekonomik koşullar kalabalağına bağlıdır. Böylesi herhangi bir girişim kesinlikle uygunsuzdur. Bu, yaşamın yalnızca sonsuz farklılık altında yeşeren zenginliğini ve kendiliğindenliğini boğar ve, dahası, özgürlüğün en kökten ilkeleriyle çelişir. Bununla birlikte, kimi tümüyle gerekli koşullar olmaksızın özgürlüğün kılgısal gerçekleşmesi sonsuza dek olanaksız kalacaktır.

Bu koşullar şunlardır:

A. Devlet yardımıyla desteklenenler veya kısmen kurulanlar dahil tüm devlet dinlerinin ve tüm ayrıcalıklı kiliselerin yürürlükten kaldırılması. Her dinin kendi tanrıları için tapınaklar inşa etme, rahiplerini koruma ve onlara ödeme yapma kesin özgürlüğü.
B. Dini şirketler olarak kabul edilen kiliseler asla üretici birliklere göre ayarlanmış siyasi haklardan yararlanamamalılar; ne de çocukların eğitimi onlara bırakılabilir çünkü onlar sadece ahlakı ve özgürlüğü yadsımak için ve tatlı para getiren büyücülük pratiğinden kâr sağlamak için vardırlar.
C. Monarşinin yürürlükten kaldırılması, cumhuriyetin kurulması.
D. Sınıfların, cephelerin ve ayrıcalıkların yürürlükten kaldırılması; tüm kadınlar ve erkekler için kesin siyasi hak eşitliği, evrensel oy kullanma hakkı.
E. Tümüyle yaygınlaşan, sürüleştiren, merkezi Devletin, Kilisenin alter egosunun, ve benzeri, yoksullaştırmanın, vahşileştirmenin, kalabalıkların esir edilmesinin sürekli nedenlerinin yürürlükten kaldırılması, bozuma uğratılması, ve ahlaki, siyasi ve ekonomik yönden paramparça edilmesi. Bunu doğallıkla şunlar izler: tüm devlet üniversitelerinin kaldırılması: kamu eğitimi yalnızca komünler ve özgür birliklerce verilmelidir. Devlet hukukunun kaldırılması: tüm yargıçlar halk tarafından seçilmelidir.Şimdi Avrupa�dan yönetilen tüm kriminal, sivil ve yasal kodların kaldırılması: çünkü özgürlüğün kodu yalnızca özgürlük tarafından yaratılabilir. Bankaların ve tüm devlet kredi kurumlarının kaldırılması. Tüm merkezi yönetimin, bürokrasinin, tüm sürekli orduların ve devlet polisinin kaldırılması.
F. Tüm hukuksal ve sivil görevlilerin ve temsilcilerin (ulusal, yöresel ve komünal delegelerin) her iki cinsin de evrensel oy hakkıyla doğrudan seçilmesi.
G. Her ülkenin bireylerin mutlak özgürlüğü, üretim birlikleri ve komünler temelinde kendi yeniden örgütlenmeleri. Ayrılma hakkının tanınmasının gerekliliği: her birey, her birlik, her komün, her bölge, her ulus mutlak özbelirlenim hakkına sahiptir, birleşmek ya da birleşmemek, kiminle isterlerse onunla ortaklık kurmak ve tarihsel haklar denilen şeye (yasal emsallerce kutsanan haklar) ya da komşularıyla uyumluluğuna bakmaksızın ittifakları reddetmek. Bir kere ayrılma hakkı kuruldu mu, ayrılma bir daha gerekli olmayacaktır. Şiddetle empoze edilen bir birliğin çözülmesinden sonra, toplumun birimleri karşılıklı yardımlaşmanın güçlü albenisiyle ve doğal gerekliliklerle birleşeceklerdir. Özgürlükle kutsanmış olarak, bu yeni komünler, iller, bölgeler ve uluslar federasyonları gerçekten güçlü, üretici, ve çözülmez olacaklardır.
H. Bireysel haklar.
1. Her erkeğin ve kadının doğumundan erişkinliğine kadarki hakkı, tam bakım, giysiler, beslenme, korunma, ilgi, savunma, tüm giderler toplumca karşılanmak üzere eğitim (kamu okulları, ilk, orta ve yüksek eğitim, sanatsal, endüstriyel ve bilimsel eğitim).
2. Ergenlerin, özgürce kariyerlerini seçerken, yardım görmek ve toplum tarafından olası en uç noktaya dek desteklenmek eşit hakkı. Bundan sonra, toplum kendi üzerindeki kendi özgürlüklerine ve haklarına saygı duymak ve gerektiğinde savunmak dışında hiçbir yetkeye veya denetime pabuç bırakmayacaktır.
3. Her iki cinsten erişkinlerin özgürlüğü mutlak ve tam olmalıdır, gelme ve gitme özgürlüğü, tüm görüşleri seslendirebilme, tembel veya etkin olma, ahlaklı veya ahlaksız, kısaca, kişinin birinin egemenliğinden veya egemenliklerden kimseye bağlı olmaksızın kurtulması. Dürüstçe söylendikçe, kişinin, hatta birisinin sömürülmesine bile bile göz yuman bireyler pahasına kendi emeğiyle yaşama hakkı.
4. Kamuoyunun doğal geliştirici gücü dışında hiçbir dizginleyici güce yer verilmeksizin sınırsız propaganda, konuşma, basın, kamusal veya özel toplantı özgürlüğü. Ahlakdışı amaçlar da iddia edenler dahil hatta bireysel ve kamusal özgürlükleri çökertme (ya da yıkma) yandaşı birlikler kurma da dahil olmak üzere mutlak örgütlenme özgürlüğü.
5. Özgürlük yalnızca özgürlükle savunulabilir ve yalnızca özgürlükle savunulmalıdır: savunulmasını bahane ederek özgürlüğü sınırlandırma yandaşı kesilmek tehlikeli bir yanılsamadır. Ahlağın başka hiçbir kaynağı olmadığından, başka hiçbir nesnesi, özgürlükten başka bir uyarıcısı olmadığından ahlakı korumak için düzenlenen tüm özgürlük kısıtlamaları ahlâkın zararınadır. Psikoloji, istatistik, ve tüm tarih kanıtlar ki bireysel ve toplumsal ahlâksızlık yanlış bir bireysel ve kamusal eğitimin, kamusal ahlakın dejenerasyonunun ve kamuoyunun yozlaşmasının, ve hepsinden öte toplumun gaddarca örgütlenmesinin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Ünlü bir Belçikalı istatistikçi (Quetelet) toplumun daha sonra suçlular tarafından işlenen suçlara giden yolu açtığına işaret eder. Bunu, sert yasalar aracılığıyla yapılan ve bireysel özgürlüğü kısıtlayan tüm toplumsal ahlaksızlıklarla mücadele etme girişimlerinin başarısızlığı izler. Deneyim, tersine, baskıcı ve yetkeci bir sistemin engellemek bir yana sadece suçu azdırdığını gösteriyor; kamusal ve özel ahlak bireysel özgürlüğün sınırlanması yada genişletilmesi oranında yükseliyor ya da düşüyor. Demek ki toplumu yeniden kurmak için, biz öncelikle eşitsizlik, ayrımcılık, ve insanlığı küçümseme temelinde kurulmuş olan bu siyasi ve toplumsal sistemi tümüyle kökünden sökmeliyiz. Toplumu eksiksiz bir özgürlük, eşitlik, ve adalet herkes için iş ve insana saygıdan esinlenmmiş aydınlanmış bir eğitimi saymaya gerek yok temelinde yeniden kurduktan sonra kamuoyu yeni insanlığı yansıtacak ve en mutlak özgürlüğün doğal koruyucusu haline gelecektir.
6. Bununla birlikte toplum, kendini kötü amaçlı ve parazit bireylere karşı tümüyle savunmasız bırakamaz. Çalışmak tüm siyasi hakların temeli olmalıdır. Toplumun birimleri, herbiri kendi yargılama yetkisi içinde (yaşlı, hasta ve bireysel ya da kamusal desteğe bağımlı olanlar hariç) tüm benzeri topluma zararlı erişkinleri siyasi haklardan yoksun tutabilir ve kendi emekleriyle yaşamaya başlar başlamaz siyasi haklarını yeniden kazanırlar.
7. Her insanın özgürlüğü vazgeçilemezdir ve toplum hiçbir zaman hiçbir bireyden kendi özgürlüğünü sınırlamasını ya da başka bireylerle tümüyle eşitlik ve karşılıklılık temelinde olanlar dışında sözleşmeler imzalamasını istemeyecektir. Toplum, kişisel saygınlıktan yoksun olarak kendini başka bir bireye gönüllü hizmet eden bir konuma yerleştiren hiçbir kadını ya da erkeği zor kullanarak engelleyemez.
8. Siyasi haklarını yitiren kişiler çocuklarına bakma hakkını da yitirirler. Gönüllü anlaşmaları çiğneyenler, çalanlar, bedensel yaralara yol açanlar, hepsinden ötesi, herhangi bir bireyin özgürlüğünü sınırlayanlar, ister yerli ister yabancı olsun, toplumun kendi yasalarına göre cezalandırılacaktır.
. . .
10. Herhangi bir birliğin (komün, il, bölge, ya da ulus) yasalarınca mahkûm edilen bireyler bu birlikten ayrılmak istediklerini ilan ederek cezadan kurtulma haklarını korurlar. Ancak bu durumda, birliğin de eşit derecede onu kovma ve birlik savunması ve korunması dışına attıklarını ilan etme hakkı vardır.

I. Birlik hakları (federalizm). İşçi birlikleri tarihte yeni bir olgudur. Şu anda, geleceğin yeni siyasal yavan toplumsal koşullarında kuşkusuz gösterecekleri uçsuz bucaksız gelişmeleri hakkında biz sadece fikir yürütebiliriz ama saptama yapamayız. Birgün kasabaların, eyaletlerin ve hatta devletlerin sınırlarını aşmaları son derece olasıdır. Toplumu tümden yeniden kurabilirler, onu uluslara değil ama farklı endüstriyel gruplara bölerek, siyasetin gereklerine göre değil üretimin gereklerine göre örgütlenerek. Ancak bu geleceğe ait bir durum. Biz yine de şimdiden şu temel ilkeyi ilan edebiliriz: işlevleri ve amaçları bir yana bırakılmak üzere tüm birlikler, tüm bireyler gibi, mutlak özgürlüğü yaşamalıdırlar. Ne toplum, ne de toplumun herhangi bir parçası komün, il ya da ulus özgür bireyleri herhangi bir amaçla; siyasi, dini, bilimsel, sanatsal, ya da hatta ergin olmayan çocuklar olmadıkları sürece bönlerin veya alkoliklerin sömürülmesi ve yozlaştırılması amacıyla özgürce birleşmekten alıkoyamaz. Şarlatanlarla ve zararlı birliklerle mücadele etmek kamuoyunun özel meselesidir. Fakat toplum temel insan adaleti ilkelerini sınırlamayı amaçlayan herhangi bir birliğin ya da ortaklaşmacılığın uygarlık haklarını korumayı reddetmek zorunda kalır. Bireyler salt böyle tanınmayan topluluklara ait oldukları için tam siyasi ve toplumsal haklarını yitirmezler ve cezalandırılmazlar. Tanınan ve tanınmayan birlikler arasındaki farklılık şu olacaktır: hukuken tanınan birlikler gönüllü yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddeden tanınan gruplar veya bireylerden topluluğun korunması hakkına sahip olacaklardır. Hukuken tanınmayan birlikler topluluk tarafından böyle bir korunma hakkı talep edemeyeceklerdir ve onların yaptığı hiçbir anlaşma bağlayıcı kabul edilmeyecektir.
J. Fransa da olduğu gibi, bir ülkenin bölgelerle, illerle, yörelerle ve komünlerle bölünmesi doğallıkla geleneklere, özgül koşullara, ve her ülkenin kendi özgün doğasına dayanacaktır. Biz burada sadece ciddi biçimde özgür bir toplum örgütlemeye çalışan herhangi bir ülkenin gözönüne alması gereken temel ve vazgeçilmez ilkeleri imleyebiliriz. Birincisi: tüm örgütlenmeler tabandan tavana doğru, komünden ülkenin veya ulusun koordine birliğine doğru federasyonlar şeklinde oluşmalıdır. İkincisi: komünle ülke, bölge ya da il arasında en azından bir özerk ara gövde bulunmalıdır. Böyle bir özerk ara gövde olmaksızın (terimin tam anlamıyla) komün çok fazla yalıtılmış ve kaçınılmaz olarak (Fransa da iki kez olduğu gibi) despotik monarşik bir rejimi yeniden iktidara getirecek Devletin merkezi baskısına karşı direnmek için çok zayıf olacaktır. Despotizm kendi kaynağını kralların despotik doğasından çok Devletin merkezi örgütlenmesinde bulur.
K. Her ülkedeki tüm siyasi örgütlenmelerin temel birimi her iki cinsten tüm erişkinlerin çoğunluğunun oylarıyla kurulmuş tümüyle özerk komün olmalıdır. Hiç kimsenin komünün iç yaşamına karışma hakkı veya iktidarı olmamalıdır. Komün tüm görevlileri, yasakoyucuları ve yargıçları seçer. Komünal iyeliği ve mali durumu kendi yönetir. Her komün kendi anayasasını ve yasamasını üstlerinden gelecek herhangi bir onayı beklemeksizin yaratma hakkına su götürmez biçimde sahip olmalıdır. Ancak il federasyonuna katılmak ve onun bir parçası olmak için, kendi özel kuruluş ilkelerini il anayasasının temel ilkelerine uydurmak ve il parlementosunca kabul edilmek zorundadır. Komün ayrıca il mahkemesinin yargılarını ve il hükümetince düzenlenen ölçütleri kabul etmek zorundadır. (İl hükümetince düzenlenecek tüm ölçütler il parlementosunca kararlaştırılmalıdır.) İl yasalarını kabul etmeyi reddeden komünler onun avantajlarından yararlanma hakkını yitirirler.
L. İl, özerk komünlerin özgür federasyonundan başka hiçbir şey olmamalıdır. İl parlamentosu ya her komünden temsilcilerin yer aldığı tek bir meclisten oluşur ya da diğerinde komünlerden bağımsız olarak il nufusunun temsil edildiği iki meclisten oluşur. İl parlamentosu, komünlerin iç tartışmalarına hiçbir şekilde müdahele etmeksizin (bu El Kitabındaki ilkelere dayanan) il anayasasını formüle eder. Bu anayasa il parlamentosuna katılmak isteyen tüm komünlerce kabul edilmelidir. İl parlamentosu il federasyonuyla ilişki halindeki bireylerin, komünlerin, ve birliklerin haklarını ve yükümlülüklerini, ve kendi yasalarının çiğnenmesiyle ilgili cezaları tanımlayan yasalar çıkartır. Yine de, temel noktalarda olmasa da, ikincil noktalardaki anlaşmazlıklar yüzünden komünlerin il federasyonundan ayrılma hakkı saklı kalır.
İl parlamentosu, Komünler Federasyonu Beyannamesiyle tam bir uyum içinde, komünler, parlamento, hukuk mahkemeleri, ve il yönetimi arasındaki mevcut hakları ve yükümlülükleri tanımlar. Tüm ili etkileyen bütün yasaları, ilin ve komünün özerkliğini, yine de sınırlamaksızın, ulusal parlementonun kanunlarından ve önergelerinden geçirerek çıkartacaktır. Komünlerin iç yönetimine burnunu sokmaksızın, il çapında veya ulusal girdiden payı olan ödeneği her komüne dağıtır ve komün tarafından üyelerinin kararlaştırdığı gibi kullanılır. İl parlementosu, elbette evrensel oy kullanma hakkı ile seçilmiş olan il yönetiminin siyasetlerini ve kanunlarını imzalayacak veya reddedecektir. (Gene evrensel oy kullanma hakkı ile seçilmiş olan) il mahkemesi komünlerle komünler, komünlerle bireyler, ve komünlerle il yönetimi yada parlamento arasındaki tüm anlaşmazlıkları temyiz olmaksızın karara bağlayacaktır. (Bu düzenlemeler böylece) donuk, cansız bir tektipliliğe değil, gerçek bir yaşam birliğine, komünal yaşamın zenginliğine varır. Komünlerin isteklerini ve gereksinimlerini yansıtan bir birlik yaratılacaktır; kısaca, bireysel ve kollektif özgürlüğümüz olacak. Bu birlik il iktidarının baskısıyla ya da şiddetiyle başarılamaz, çünkü doğruluk ve adalet bile zorbalıkla empoze edildiklerinde yalancılığa ve ahlaksızlığa yol açarlar.
M. Ulus, özerk iller federasyonundan başka birşey olmamalıdır.
N. Uluslararası Federasyonun İlkeleri. Uluslararası federasyonu oluşturan uluslar birliği, yukarıda altı çizilen ilkeler üzerinde temellenecektir. Halk Devrimi saati tekrar çaldığında bütün ulusların kardeşçe bir dayanışma içinde biraraya gelmesi ve gerici uluslar koalisyonuna karşı kırılmaz bir müttefiklik oluşturmaları olasıdır, ve aynı zamanda kuvvetlice arzulanır. Bu müttefiklik geleceğin tüm dünyayı kucaklayacak Evrensel Halklar Federasyonunun başlangıcı olacaktır. Devrimci halkların Uluslararası Federasyonu, bir parlamento, bir mahkeme, ve bir uluslarası icra komitesiyle, doğal olarak devrimin ilkelerine dayanacaktır. Uluslararası siyasete uyarlandıkta bu ilkeler şunlardır;

1. Her ülke, her ulus, her halk, büyük ya da küçük, zayıf ya da güçlü, her bölge, il ve komün mutlak özyönetim, devletlerin siyasi, ticari veya stratejik hırslarına ve sözde tarihsel haklarına bakılmaksızın dilediği gibi ortaklıklar, birlikler kurma, ya da ayrılma hakkına sahiptir. Toplumun öğelerinin birliği, hakiki, uzun ömürlü ve verimli olabilmek için tümüyle özgür olmalıdır: o sadece toplumun kendi birimlerinin iç gereksinimlerinden ve karşılıklı yardımlaşmanın albenisinden doğabilir.
2. İddia edilen tarihsel hakların ve korkunç fetih hakkının ortadan kaldırılması.
3. Devletin gücünün ve şanının değerlerini yükseltme siyasetlerinin mutlak reddi. Çünkü bu her ülkeyi kendi yaptıkları bir büyük kalenin içine hapseden, insanlığın geri kalanına kapılarını kapatan, kendini kapalı bir dünya içinde örgütleyen, tüm insanlık dayanışmasından ayrışmış, kendi şanını ve gönencini başka ülkelere yapabildiği kötülüklerde gören bir siyaset biçimidir. Fetih üzerine kurulmuş bir toplum mutlaka içten içe köleleşmiş bir toplumdur.
4. Bir ulusun şanı ve görkemi yalnızca kendi insanlığını geliştirme derecesinde yatar. Sağlamlığı ve iç diriliği özgürlüğünün derecesiyle ölçülür.
5. Bireylerin olduğu denli ulusların saadeti ve özgürlüğü de çözülmez bağlarla içiçe örülerek birbirlerine bağlanmıştır. Bu nedenle, tüm federe ülkeler arasında serbest ticaret, alışveriş, ve iletişim olmalıdır, ve pasaportlar, sınırlar, gümrük tarifeleri kaldırılmalıdır. Federe bir ülkenin her yurttaşı aynı uygarlık haklarından yararlanabilmelidir ve aynı federasyonda yeralan diğer ülkelerdeki siyasi haklardan yararlanmak ve yurttaşlık elde etmek onun için kolay olmalıdır. Eğer özgürlük başlangıç fikri olursa mutlaka birliğe varır. Ancak birlikten özgürlük fikrine gitmek olanaksız değilse de zordur, eğer olası olsaydı bile sadece kuvvetle baskı kuran bir düzmece birliği yıkmakla gerçekleşebilirdi
. . .
7. Hiçbir federe ülke bir sürekli ordu ya da askerleri sivillerden ayıran herhangi bir kurum kurmayacaktır. Sürekli ordular yalnızca kendi ülkelerini karışıklık içine itmekle, vahşileştirmekle, ve finansal harap oluşa sürüklemekle yetinmezler, ayrıca diğer ulusların saadetine ve bağımsızlığına yönelik birer başbelası da kesilirler. Tüm bedensel olarak uygun yurttaşlar, eğer gerekliyse, kendi yaşadıkları yeri ve kendi özgürlüklerini korumak için silahlanmalıdır. Her ülkenin askeri savunması ve donanımı komün tarafından yöresel olarak, ya da, bir şekilde İsviçredeki ve Amerika Birleşik Devletlerindeki (yaklaşık 1860-7'deki) askeri yapılar gibi eyaletler bazında örgütlenmelidir.
8. Uluslar ve onların kendi illeri arasındaki anlaşmazlıkları temyiz olmaksızın çözmek Uluslararası Mahkemenin tek işlevidir. İki federe ülke arasındaki anlaşmazlıklar, temyiz olmaksızın, sadece Uluslararası Parlemento tarafından karara bağlanır. Uluslararası Parlemento ayrıca, tüm devrimci federasyon adına, ortak siyaseti belirler, ve kaçınılmazsa gerici koalisyona karşı savaş ilan etme kararı alır.
9. Hiçbir federe ulus bir başka federe ülkeye karşı savaş açmamalıdır. Eğer bir savaş varsa ve Uluslararası Mahkeme kararını açıkladıysa, saldırgan ülke teslim olmalıdır. Teslim olmaması halinde, diğer federe uluslar onunla ilişkilerini keserler ve saldırgan ülkenin harekete geçmesi üzerine, saldırıyı geri püskürtmek için birleşirler.
10. Federasyon dışından bir devlete karşı başlayan onaylanmış bir savaşta devrimci federasyonun tüm üyeleri etkin bir biçimde yer almalıdır. Eğer bir federe ulus dışardan bir devlete karşı Uluslararası Mahkemenin öğütlerine uymayarak haksız savaş ilan ederse bunu tek başına sürdürmesi gerektiği ilan edilir.
11. Federe devletlerin yabancı ülkelerde ayrı ayrı diplomatik temsilcilikler bulundurmanın pahalı lüksünden sonunda vazgeçmeleri ve tüm federe Devletler adına konuşacak temsilciler ayarlamaları umulur.
12. Yalnızca bu el kitabında belirtilen ilkeleri kabul eden halklar veya uluslar federasyona kabul edileceklerdir.

X. Toplumsal Örgütlenme. Siyasal eşitlik olmadan hiçbir gerçek siyasal özgürlük olamaz, ama siyasi eşitlik sadece toplumsal ve ekonomik eşitlik durumunda söz konusudur.

A. Eşitlik bireysel farklılıkları aynı hizaya çekmek anlamına gelmez, ne de bireyler bedenen, ahlaksal olarak, ya da zihinsel olarak aynı olmak zorundadır. Kapasitelerdeki ve güçteki farklılıklar ırklar, uluslar, cinsler, yaşlar, ve kişiler arasındaki şu farklılıklar toplumsal bir kötülük olmaktan çok uzakta, tersine, yoğun insanlığı kurarlar. Ekonomik ve toplumsal eşitlik, kişisel zenginliklerin eşitlenmesi demektir, ama insanın kendi öz yeteneklerinden, üretici enerjisinden ve tutumundan kazandıklarını sınırlayarak değil.
B. Eşitlik ve adalet için sadece her bir tek insana doğumundan ergenliğine ve olgunluğuna dek, önce bakım ve eğitimle, daha sonra, tüm doğal yeteneklerinin ve kapasitelerinin geliştirilmesinde eşit bir şekilde yaklaşacak denli iyi örgütlenmiş bir toplum gerekir. Bu herkes için doğumdan ölüme adalet miras hakkı varolmayı sürdürdükçe olanaksız olacaktır.
. . .
D. Miras hakkının ortadan kaldırılması. Toplumsal eşitsizlik sınıfların eşitsizliği, ayrımcılıklar, sağlık olgusu, miras hakkı ortadan kaldırılmadığı sürece varolmayı sürdürecektir. Edimsel eşitsizliğin hiç aksatmaksızın haklarda eşitsizlik üretmesi doğal bir toplumsal yasadır. Ve bizim anladığımız, gerçek, evrensel, ve özgürlükçü anlamında siyasi eşitlik olmaksızın toplum her zaman iki eşit olmayan parçaya bölünmüş olarak kalacaktır. Birinciler, insan soyunun büyük çoğunluğunu oluşturan halk kitleleri, ayrıcalıklı sömürgen azınlık tarafından ezileceklerdir. Miras hakkı özgürlük ilkesini sınırlar ve kaldırılmalıdır.
. . .
G. Miras hakkından kaynaklanan eşitsizlik ortadan kaldırıldıktan sonra da, bireylerin sahip oldukları farklı farklı enerji miktarları ve yeteneklere bağlı eşitsizlikler kalacaktır. Bu eşitsizlikler asla tümüyle yok olmazlar, ama eğitimin ve eşitlikçi bir toplumsal örgütlenmenin etkisiyle sürekli, daha ve daha küçültülürler, ayrıca miras yükü de yetişen kuşakların sırtından kalkmış olacaktır.
H. Varlığın tek kaynağı emek olmakla beraber, herkes açlıktan ölmekte, ya da vahşi hayvanlar arasında ormanlarda veya çöllerde yaşamakta serbesttir, fakat toplumda yaşamak isteyen herkes yaşamını kendi emeğiyle kazanmalıdır, aksi takdirde başkalarının emeğiyle geçinen bir parazit muamelesi görür.
I. Emek insan saygınlığının ve ahlakının bir buluşudur. Ancak serbest ve zihinsel emekle insan, kendi hayvanlığının üstesinden gelerek, kendi insanlığına ve adalet duygusuna erişmiş, çevresini değiştirmiş, ve uygar dünyayı yaratmıştır. Feodal dünyada olduğu denli antik dünyada da emeğe ilişmiş olan ve emeğin saygınlığı ile ilgili tüm ikiyüzlü laflara karşın büyük oranda günümüzde de geçerli olan lekenin, bu aptalca önyargının iki kaynağı vardır: birincisi antik dünya için son derece karakteristik olan mahkumiyettir, öyle ki toplumun bir kesimine bilimle, sanatlarla, felsefeyle, ve insan haklarından yararlanmayla kendini insanlaştırma fırsatı sunarken, doğal olarak daha kalabalık olan toplumun diğer kesimi köleler olarak çalışmaya zorlanmalıydılar. Antik uygarlığın bu temel kurumu çöküşünün de nedeni oldu.
Kent, bir tarafta ayrıcalıklı yurttaşlarının aylaklığının ellerinde yozlaşır ve çözülürken, ve öte yanda mirastan mahkûm edilmiş, köleliklerine karşın ortak emek aracılığıyla bir karşılıklı yardım ve baskıya karşı dayanışma geliştirmiş olan köleler dünyasının hissedilmeyen ama amansız etkinliğiyle baltalanırken, barbar halkların bir üflemesiyle çöktü.
Hıristiyanlık, kölelerin dini, daha sonra antik kölelik biçimlerini yeni bir kölelik biçimi yaratmak için yıktı. Eşitsizliğe ve fetih hakkına dayanan ve tanrısal lütufla kutsanan ayrıcalık toplumu yeniden iki zıt kampa böldü: ayaktakımı ve soylular sınıfı, serfler ve efendiler. İkinciler için asil ordu ve hükümet görevleri ayrılmıştı, serfler için de zorunlu emeğin laneti. Aynı nedenler aynı etkileri bırakmak için biraraya geldiler; asalet, ahlaksız aylaklıkla demoralize oldu ve zayıfladı, 1789 da devrimci serflerin ve işçilerin rüzgarıyla devrildi. (Fransız Devrimi) emeğin saygınlığını ilan etti ve emekle ilgili hakları yasaya geçirdi. Ancak bu yasada kaldı, gerçekte emek köleleşmiş olarak kaldı. Emeğin küçük düşürülmesinin ilk kaynağı, ismen söylendikte, insanların siyasi eşitsizliği doğması, Büyük Devrim tarafından yıkılmıştı. Küçük düşürme yine de halen varolan el emeğiyle zihinsel emek arasındaki ayrımdan başka birşey olmayan, antik eşitsizliği yeni bir biçimde yeniden üreten ve dünyayı yasayla değil amasermayeyle ayrışan ayrıcalıklı azınlık, ve artık yasaların tutsağı olmayan ama açlığın tutsağı olan işçilerin çoğunluğu şeklinde iki kampa bölen ikinci bir kaynağa atfedilmeliydi.
Emeğin saygınlığı bugün kuramsal olarak tanınıyor, ve kamuoyu çalışmadan yaşamayı küçük düşürücü buluyor. Ama bu sorunun kalbine gitmiyor. İnsan emeği, genelde, hâlâ iki kapalı ulama ayrılmış durumda: birincisi tümüyle yönetimsel ve entellektüel bilim insanlarını, sanatçıları, mühendisleri, mucitleri, muhasebecileri, eğitimcileri, resmi görevlileri, ve onların emeği disiplin altında tutan alt seçkinlerini içerir. İkinci grupsa büyük işçi kitlelerinden, ve yaratıcı fikirlerden ve zihinsel etkinlikten uzak tutulmuş ve entellektüel yönetici seçkinlerin emirlerini körlemesine ve mekanik olarak taşıyan halktan oluşur. Emeğin bu ekonomik ve toplumsal bölünmesinin ayrıcalıklı sınıfın üyeleri için, halk kitleleri için ve bir bütün olarak toplumun gönenci, ahlaki ve zihinsel gelişimi için çok zararlı sonuçları olmuştur.
Ayrıcalıklı sınıflar için lüks bir aylaklık içinde geçen yaşam ahlaki ve zihinsel yozlaşmaya yol açar. İnsanın sanatsal, bilimsel ve ussal gelişiminde belirli miktarda boş zamanın mutlaka gerekli olduğu tümüyle doğrudur; yaratıcı boş zamanı kolay kazanılan, toplumsal olarak bireysel kapasitelere ve tercihlere göre herkese sağlanan ve ücreti tatminkâr olan sağlıklı günlük emek egzersizi izler.İnsan doğası öyledir ki kötüye olan eğilim her zaman dış koşullarca yoğunlaştırılır, ve bireyin ahlakı kendi istencinden çok içinde yaşadığı çevrenin ve varoluşunun koşullarına bağlıdır. Bu anlamda, aynı diğerlerinde olduğu gibi, toplumsal dayanışma kuralı esastır: mutlak eşitlik içindeki özgürlük denli toplumun ve bireyin ahlağını düzeltici birşey olamaz. En samimi demokratı alın ve tahta oturtun: eğer hiç zaman yitirmeden adımını aşağı atmazsa kuşkusuz bir alçağa dönüşecektir. Bir doğuştan aristokrat (eğer o, bir mutlu kaza sonucu, aristokratik soyundan ve doğuştan itiberen sahip olduğu ayrıcalıklardan utanıyorsa) geçmiş zaferlere özlem duyacak, şimdiki zamanda gereksizleşecek, ve geleceğin ilerlemelerine tutkuyla karşı çıkacaktır. Aynısı burjuva için de geçerlidir:bu aylaklığın ve sermayenin sevgili çocuğu boş zamanlarını dürüstlükten uzaklaşma, yozlaşma ve sefahatla harcar ya da hak ettiği cezayı vermek üzere 1793’den de korkunç biçimde üzerine gelecek olan işçi sınıfını köleleştirmek için acımasız bir kuvvet olarak hizmet eder.
Emeğin bölünmesiyle işçinin maruz kaldığı kötülükleri belirlemek çok daha kolaydır: başkaları için çalışmak zorundadır çünkü yoksulluk ve ıstırap içine doğmuştur, tüm ussal yetiştirilme ve eğitimden yoksun bırakılmış, dini baskılarla ahlaken köleleştirilmiştir. Yaşamın içine fırlatılıp atılmıştır, savunmasız, kendi istenci dışında ve inisiyatifsizdir. Sefaletle içine düştüğü umutsuzluktan, bazen kalkıp doğrularak ayaklanır, işçi yoldaşlarıyla birlikten ve iktidarın bağlı olduğu aydınlanmış düşünceden yoksun olarak sık sık ihanete uğrar ve liderleri tarafından satılır, ve neredeyse hiçbir zaman acılarından kimin veya neyin sorumlu olduğunu anlayamaz. Sonuçsuz mücadelelerle yorgun düşmüş olarak, tekrar eski köleliğin içine düşer.
Bu kölelik işçilerin ortak eylemiyle kapitalizm devrilene dek sürecektir. Eğitim ayrıcalıklı sınıfın doğuştan özel hakkı olduğu sürece (ki özgür bir toplumda herkese eşit olacaktır); bu ayrıcalıklı azınlık bilimsel ve yönetimsel işleri tekeli altında tuttuğu sürece sömürülme devam eder ve makine veya yük hayvanı statüsüne indirilmmiş olan halk sömürücüleri tarafından onlara ayrılan adi görevleri üstlenmek zorunda kalırlar.
İnsan emeğinin bu küçük düşürülüşü, toplumun zihinsel ve siyasi kurumlarını, ahlakı kirleten uçsuz bucaksız bir kötülüktür. Tarih gösteriyor ki doğal zihinsel gelişimleri bastırılmış, boşu boşuna herhangi bir aydınlık arayışına giren, günlük ağır çalışmanın mekanik monotonluğuyla vahşileştirilmiş, eğitimsiz bir çoğunluk toplumun kendi varoluşunu tehdit eden körlemesine sertliğiyle akılsız gürültücü bir kalabalık kurar.
El ve kafa emeğinin yapay olarak ayrılması yeni bir toplumsal bireşime yol açacaktır. Bilim insanları el emeği sergilediğinde ve elle çalışanlar zihinsel emek sergilediklerinde özgür zihinsel çalışma insanlığın görkeminin, saygınlığının ve haklarının kaynağı olacaktır.
K. Özgür ve zihinsel emek mutlaka ortaklaşa emek olmalıdır. Herkes, elbette, tek başına veya topluca çalışmak konusunda özgür olacaktır. Fakat hiç kuşku yoktur ki (en iyi bireysel olarak gerçekleştirilen işler hariç) endüstriyel ve hatta bilimsel ya da sanatsal girişimlerde, ortaklaşa emek herkesce yeğlenecektir. Birlik her işçinin üretim kapasitesini müthiş arttırır; bu nedenle, bir üretici birliğin ortak üyesi daha az zamanda daha çok şey öğrenecektir. (Emek örgütleri ve kooperatif üyelerini de içeren) özgür üretim birlikleri gereksinimlerine ve özel yeteneklerine göre gönüllü olarak örgütlenirler, daha sonra tüm ulusal sınırları aşarlar ve dünya çapında uçsuz bucaksız bir ekonomik federasyon oluştururlar. Buna bir endüstriyel parlamento da dahildir, birlikler tarafından küresel boyutta tam ve ayrıntılı istatistiklerle sağlanan; mevcut stoğu ve talepleri gözönünde bulundurarak dünya endüstriyel üretimini çeşitli ülkelere dağıtır ve paylaştırır. Ticari ve endüstriyel krizler, durgunluklar (işsizlik), sermaye yitimi, vs., bundan sonra insanlığın başına bela olmayacaktır; insan emeğinin özgürleşmesi dünyayı yeniden kuracaktır.
L. Toprak, ve tüm doğal kaynaklar, herkesin ortak varlığıdır, ancak yalnızca kendi emeğiyle onu ekip biçenlerce kullanılacaktır. Kamulaştırma olmaksızın, sadece işçi birliklerinin güçlü baskısıyla, sermaye ve üretim araçları serveti kendi emekleriyle üretenlere geçecektir.
M. Eşit siyasi, toplumsal, ve ekonomik haklar, kadınlara eşit yükümlülükler.
N. Doğal ailenin değil ama yasa ve mülkiyetle kurulan yasal ailenin ortadan kaldırılması. Resmi ve dini evlilik özgür evlilikle yerdeğiştirir. Erişkin erkeklerin ve kadınların diledikleri gibi birleşme ve ayrılma hakları vardır, toplum onların birleşme haklarını engelleyemez ya da onları birleşmeye zorlayamaz.
Miras hakkının ortadan kaldırılmasıyla ve çocukların eğitimi toplum tarafından sağlandıkça evliliğin geri dönülemezliğiyle ilgili tüm gerekçeler geçersizleşecektir. Ahlaki içtenlik için özgür seçim vazgeçilmez bir koşul olduğundan, bir kadınla bir erkeğin birliği özgür olmalıdır. Evlilikte, hem kadın hem erkek mutlak özgürlükle yaşamalıdır. Ne şiddet, ne tutku ne de geçmişten gelen haklar birinin diğerinin özgürlüğünü çiğnemesini haklı gösteremez, ve her böylesi hak çiğneme bir suç kabul edilir.
O. Gebelikten doğuma dek, kadın ve çocuğu komünal örgütlenmeyle desteklenmelidirler. Çocuğunu emzirmek veya sütten kesmek isteyen kadınlar da ayrıca desteklenir.
P. Anababaların çocuklarına bakma ve eğitimlerine rehberlik etme hakları vardır, ancak istemeden veya bilerek çocuklarının fiziki ve zihinsel gelişimini engelleyen, gaddarca davranan, onları ahlaksızlaştıran anababalardan çocukları alma hakkına ve yükümlülüğüne sahip olan komünün son kontrolü altında.
Q. Çocuklar ne ailelerine ne de topluma aittir. Kendi kendilerine ve kendi özgür geleceklerine aittirler. Kendilerine bakabilecek yaşa gelene dek, büyüklerin yardımlarıyla büyütülmelidirler. Anababaların çocukların doğal özel öğretmenleri oldukları doğrudur, ancak komünün kendi geleceği çocuklara vereceği düşünsel ve ahlaki eğitime bağlı olduğu için, çocukların özel öğretmeni yine komün olmalıdır. Erişkinlerin özgürlüğü sadece özgür toplum küçük çocukların bakımını üstlendiğinde olasıdır.
R. Laik okul Kilisenin yerini almalıdır, şu farkla ki dini fikir aşılama batıl inançları ve tanrısal yetkeyi korurken laik kamu eğitiminin tek amacı çocukların aşamalı ve ilerleyen adımlarla fiziki dayanıklılıklarını, zihinlerini ve istençlerini üç katına çıkartarak özgürlüğe taşınmasıdır. Us, gerçek, adalet, yoldaşlarına saygı, diğerlerinin saygınlığından ayrılmaz olan kişisel saygınlık duygusu, kişisel özgürlüğe ve tüm diğerlerinin özgürlüğüne sevgi, çalışmanın hakların temeli ve koşulu olduğu kanısı �bunlar tüm kamusal eğitimin ana ilkeleri olmalıdır. Hepsinden öte, eğitim insanı oluşturmalı insanlık değerlerini aşılamalıdır önce, daha sonra uzmanlaşmış işçileri eğitebilir. Çocuk büyüdükçe, yetke gitgide daha çok yerini özgürlüğe bırakır, öyle ki erişkinliğe vardığında tümüyle özgür olacaktır ve çocukluğunda nasıl yetkeye bağlı yaşadığını unutacaktır. İnsanlık değerlerine saygı, özgürlüğün başlangıç noktası, çocuklara uygulanan sıkı disiplinin bir parçası olmalıdır. Tüm ahlaki eğitimin özü şudur: Çocuklara insanlığa saygıyı aşılayın, iyi insanlar olacaklardır.
S. Erişkinlik yaşına ulaştığında en iyi saydığı biçimde eylemek konusunda özerkliği ve özgürlüğü ilan edilir. Buna karşılık, toplum ondan şu üç yükümlülüğü yerine getirmesini bekler: özgür kalmak, kendi emeğiyle yaşamak, ve diğerlerinin özgürlüğüne saygı göstermek. Mevcut topluma kötülük toplumunun örgütlenmesine bağlı suç ve ahlaksızlık bulaşırken; us, adalet ve özgürlük temeline dayanan bir toplumda insanlığa saygıyla ve tam eşitlikle iyi üstün gelecek ve aydınlanmış ve insanlaşmış bir kamuoyunun yaygın etkisi altında gitgide daha da azalacak olan kötülük iğrenç bir istisna olacaktır.
T. Yaşlılar, hastalar ve zayıf düşenler tüm siyasi ve toplumsal haklardan yararlanırlar ve giderleri toplum tarafından cömertçe karşılanır.

XI. Devrimci siyaset. Tüm ulusların özgürlüğü bölünmez olduğu için ulusal devrimlerin uluslararasılaşmak zorunda oluşu bizim derine yayılmış bir kanımızdır. Nasıl Avrupa ve dünya gericilikleri birleşikse, bundan sonra dayalıtılmış devrimler olmamalıdır, fakat bir evrensel, dünya devrimine varılmalıdır. Bu nedenle, tüm özel ilgiler, kibirler, gösterişler, kıskançlıklar, uluslar arasındaki düşmanlıklar şimdi tek başına her ulusun özgürlüğünü ve bağımsızlığını tümünün dayanışmasıyla garanti edebilecek olan devrimin birleşik, ortak ve evrensel çıkarlarına çevrilmelidir. Ayrıca inanıyoruz ki dünya karşıdevriminin kutsal ittifakı ve dev bütçelere, sürekli ordulara, korkunç bürokrasilere dayanan ve modern merkezi devletin tüm devasa aygıtlarıyla donanmış kralların, ruhban sınıfının, soyluların, ve burjuvazinin komplosu, ezici bir kuvvet kurar; gerçekten de, bu ürkütücü gerici koalisyon sadece eşzamanlı devrimci ittifakın daha büyük gücüyle ve tüm uygar dünya halklarının eylemiyle yıkılabilir, bu gericiliğe karşı yalıtılmış bir tek halkın devrimi asla başarıya ulaşamayacaktır. Böylesi bir devrim bir akılsızlık, yalıtılmış ülke için bir yıkım olacaktır, ve sonuçta, tüm diğer uluslara karşı bir suça dönüşür. Bir tek halkın ayaklanışı yalnızca kendini değil fakat tüm dünyayı gözönünde bulundurmalıdır. Bu, tüm dünyanın çıkarları denli büyük, derin, gerçek, insancıl, ve kısaca genel bir dünya çapında program gerektirir. Ve Avrupadaki, ulusuna bakılmaksızın, tüm halk kitlelerinin tutkularını harekete geçirmek için, bu program toplumsal ve demokratik devrimin tek programı olabilir.
Kısaca konuldukta, toplumsal ve demokratik devrimin amaçları şunlardır: Siyasi olarak: devletin tarihsel haklarının, fetih hakkının ve diplomatik hakların ortadan kaldırılması. O, tüm bireylerin ve birliklerin insani ve tanrısal köleliklerden tam kurtuluşunu, ve tüm zorunlu birliklerin ve tüm eyaletleştirilmiş komünlerin ve Devlet tarafından fethedilmiş ülkelerin mutlak yıkımını amaçlar. Son olarak, askeri, bürokratik, hükümetle ilgili, yönetimsel, hukuksal ve yasama kurumlarıyla merkezi, saldırgan, yetkeci devletin radikalce çözülmesini gerektirir. Devrim kısaca, şu amacı taşır:herkes için özgürlük, kollektif heyetlerin, birliklerin, komünlerin, illerin, bölgelerin, ve ulusların olduğu denli bireylerin de özgürlüğü, ve bu özgürlüğün federasyon tarafından karşılıklı garanti edilmesi.
Toplumsal olarak: siyasi eşitliğin ekonomik eşitlikle sağlama alınmasını amaçlar. Bu, doğal bireysel farklılıkların ortadan kaldırılması değildir, ama her bireyin doğuştan itibaren eşit toplumsal haklarla yaşamasıdır; kız ya da erkek, olgunlaşana dek her çocuk için eşit geçim koşulları, destek, eğitim ve fırsat, ve yetişkinlikte de kendi varlığını kendi emeğiyle yaratması için eşit kaynaklar ve olanaklar.

Contributed by: Anarcho-Syndicalism 101
(1869 ) - Sergey Neçayev
    


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy