ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Sep 24th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Filozoflar Arı Usun Eleştirisi - immanuel Kant


Arı Usun Eleştirisi - immanuel Kant

e-Posta Yazdır

Reklamlar

 ARI USUN ELEŞTİRİSİ

Immanuel Kant

 

 

Immanuel Kant Felsefe Tarihçileri bir kural olarak Kant’ın yaşamı ve kişiliği ile felsefi başarımı arasında bir uyumsuzluk olduğu kanısını vurgularlar.Yaşamı öylesine renksiz ve öylesine tek düzedir ki, herhangi bir idealist pırıltıdan yoksun bu kişilikte bir felsefe dehasının çiçeklenmiş olması tüm beklentiyi aşar. Ve felsefe üzerinde yoğunlaşması öylesine yavaş ve genç olmuştur ki, başlıca gökbilim, fizik, matematik gibi ilgilerle yoğrulmuş bir kafada gerçek bir kurgul düşünce tininin nasıl mayalanmış olduğunu anlamak güçtür. Kant 1781’de Kritik der reinen Vernunft’u yayımladığı zaman 57 yaşındaydı. On yıllık bir meditasyonun ürünü olan yapıt daha başından başlayarak ve tüm bu süre boyunca her zaman üç ay içinde yayımlanacağı inancına karşın büyüdükçe büyüdü, tümce içersine tümcecikler yığıldı, başlangıçta kurallı olmuş olabilecek anlatımlar altüst edildi ve sonuçta bütün bir yapı gotik bir ton içerisinde düzensiz bir düzene yoğruldu. İlkin Duyarlık  ve Anlağın Sınırları [Der Grenzen der Sinnlichteit und der Vernunft] başlığı altında çıkması tasarlanan çalışma Kant’ın sunuş kaygıları nedeniyle bir çok ertelemeden sonra yeni adıyla son dört ay gibi kısa bir süre içinde yayıma hazırlanarak 212 yıl önce basıldı (1781–bu  çeviride ‘A’ metni). Kant anlaşılırlık konusunda duyduğu kaygılarda hiç kuşkusuz haklıydı. İlk yayım tutucu ve mızmız bir tepkiyle karşılandı. Durumu biraz olsun düzeltebilmek için yapıtın ir özlüleştirilmesi olarak yazdığı Prolegomena’ya (1783) ve AUE’nin gözden geçirilmiş ve yer yer yeniden yazılmış ikinci yayımına karşın (1787–bu çeviride ‘B’metni), metin felsefe tarihinde okunması en güç olanlardan biri ve en az sağın olanı olmaktan kurtulamadı. Ve gene de felsefe tarihinin en etkili çalışmalarından biri oldu.

Daha 1799’da yapıtın beşinci basımı çıktı, ve evrensel bir tanınmışlığın vereceği mutluluk hiç kuşkusuz yaşlı Kant’ın yaratıcılığına güveninin pekişmesi için gereksindiği tek şeydi. Kısa bir süre içinde yazdığı bir dizi kitapta salt kendi uğruna bile araştırmaya değer bir felsefi ekin yarattı ve özellikle kılgısal felsefede birer öğüt havasıyla da dolu yazıları Protestan ekininde güçlü bir onay buldu. Kant’ın Almanya’nın Aydınlanması ile bağlanması geleneksel Alman ussalcılığına ters düşen kuramsal kuşkuculuğundan çok bu törel yazılarında duyunç özgürlüğü ve katı ödev tini üzerine getirdiği vurguya bağlıdır: Töre us üzerine dayamalıdır. Bu törel anlayış Alman ve bir bütün olarak Protestan ekin alanı üzerinde ‘ussal’ Reformasyonun us düşmanı eğilimlerini de dengeleyici (Luther: ‘İnanç tüm us, duyu ve anlağı ayaklar altında ezmelidir’; ‘İnancın başladığı yere ulaştığımızda, usu kör etmeyi öğrenmeliyiz’; ‘Us aldatılmalı, köreltilmeli, ve yokedilmelidir.’–Aktarmalar Kaufmann’dan). Kant’ın genç Germanik bilincin şekillenmesindeki katkısının düzeyini tam olarak saptamamız olanaksız olsa da, o da kendisinden sonra gelen Fichte ve Hegel gibi felsefeyi salt bir akademik ilgi konusu olarak görmedi, tersine onu ekin oluşturucu bir güç olarak kullandı ve bu konuda belki de umabileceğinden çok daha etkili oldu. Kant kurgal Usa yadsıdığı özgürlüğü kılgın Us için koşulsuzca onayladığından,  onu Aydınlanmanın Almanya’da ‘en önde gelen temsilcisi’ olarak görmek doğaldır. Bir yandan doğa bilimini Hume’un hiçbir nedensellik tanımayan görgücülüğünden kurtararak onun Us üzerine temellendirilmesini sağlama bağladığında inanırken (hiç kuşkusuz eleştirel felsefesinin ancak bilime izin verebileceği anımsanmalıdır), öte yandan inanca da bir yer bırakarak bugün bile ılımlı modern felsefe okurunun duygudaşlığını kazanan bir tutum geliştirdi.

Ama gene de Kant’ın felsefesinin tüm değer ve imlemini ancak daha sonra onu izleyen Alman idealistleri –Fichte, Schelling ve Hegel– tarafından oluşturulan bir bütünün parçası olarak kazandığını görmek güç değildir, ve onun çığır açan bir filozof olduğu yolundaki yaygın kanı bu bağlamda anlamlıdır. Çalışmasında tam olarak olduğu gibi onaylanan tek bir bölümün bile olmamasına karşın, Kant’ı izleyen dönemde felsefe modern Almanya’da neredeyse antik Yunanistan’daki altın çağını anımsatan ussalcı bir gelişim evresi yaşadı. Büyük bir öncü değerini her zaman ona gereksinen ve ondan yararlanabilecek bir ekine borçludur, ve bireysel felsefeci evrensel usun özbilincine katkılarının değerini yalnızca onu anlayabilen bir kamuoyunun yargısında ve onun kavramını geliştiren yeni kuşakların tininde kazanır. Kant hiç kuşkusuz felsefenin geleceği açısından engin bir kapı açmakta olduğunu biliyordu. Ve modern Avrupa felsefe tarihinde yeni bir çığır açan büyük 18. yüzyıl filozofu olarak görülmesi ne olursa olsun yalnızca düşünceye David Hume’un kuşkuculuğu tarafından kapatılan kapının yeniden açılmasına değil, yalnızca benzersiz bir felsefi atılım zemini hazırlamış olmasına değil, ama insan varoluşunu (ve yok oluşunu) ilgilendiren biricik bilme çabası olarak felsefenin çok ciddi bir sorun olduğunu, giderek insanlık yazgısı açısından başka bir anlak bilimiyle karşılaştırmayacak denli dirimsel ve saltık değerde olduğunu vurgulamasına bağlıdır.

Arı Usun Eleştirisi gerçek bir kurgul felsefe çalışması olmasına karşın, tüm felsefeyi kendinde-şey soyutlamasına uyarlama ve böylece salt öznel olarak yapılaştırma girişimi tarafından soğrulmuştur. Yapıtın sunuluş biçimini olduğu gibi içeriğini de çıkmaza düşüren sorun buradan kaynaklanır–görgücülükten köken almaya çabalayan bir kurguculuk. Onunki olanaksız bir tutumdur, ve böyle bir gerilimi giderme isteği yazarını daha önce hiçbir filozofun denememiş olduğu girişimlere ve tuhaf bir terminolojik dizgeye götürmüştür (örneğin, arı anlağın şematizmi–kategorinin görüngüye uygulanışında aracılık, mantıksal işlemlerde imgelemin rolü, kavramların ne yerden ne de gökten (=ne nesnelerden ne de başka kavramlardan) ama aşkınsal çıkarsaması– [bir nesnenin ancak kavramlar aracılığıyla düşünülebildiğini tanıtlayabilirsek, bu onların yeterli bir çıkarsaması ve nesnel geçerliklerinin aklanması olacaktır. … Çıkarsama arı anlak-kavramlarının (ve onlarla birlikte tüm kuramsal a priori bilginin) deneyimin olanağının ilkeleri olarak betimlemesidir–ilkeler burada genel olarak uzay ve zamandaki görüngülerin belirlenimi olarak alınmak üzere.] ).

Bir çıkarsamanın öznel olarak tanıtlama olması gerektiğinden, yalnızca arı anlak kavramlarının çıkarsamasının kendisi değil, ama bütün bir çalışma tanıtlamadan yoksundur, çünkü felsefi tanıtlama kavramsal çıkarsama iken, Kant için salt biçimsel olan arı kavramın söylemeye gerek yok ki hiçbir içeriği yoktur ve içerik ile sezilebilir ‘nesne’yi anladığı ölçüde, bir ideanın ya da kavramın böyle görgül bir içeriğinin olmadığına üzülmek anlamsızdır. Kant yalnızca ‘ileri sürmekte’, ve her nedense felsefi tanıtlama yoksunluğunu kabullenmiş görünmektedir. Ama bu noktada bile Kant’ın kurgul tini kendini gösterir, ve usun saltıklığını çürütmeyi amaçlayan tüm çabalara karşın, ironik olarak, kavramın doğasının ilk ve tam belirtik modern formülasyonu– biraz aşağı aktaracağımız gibi– yine ondan gelmiştir. Gene de Kant usu çelişkiyi çözemeyen salt eytişimsel us olarak görmede, yalnızca çatışkılar üreten ve bunları aşamayan ve her aşma girişiminde yanılsamaya düşen doğal bir metafizik eğilimi olarak görmede direttiği için, bu buluşunun değerini yine kendisi kendisinden gizlemiştir.

Kant’ın eleştirel felsefesinin çatışkılara düşen düşünceye sağladığı kolaylık öylesine çekiciydi ki, birbirleri ile bağdaşmayan sayısız görüşü ve giderek kimi görgül bilim dallarındaki araştırmacılığı bile salt insan bilgisini sınırlamaları zemininde ‘Kantçılık’ olarak adlandırılmak gelenek oldu. Arı Usun Eleştirisi’nin karmaşıklığı fizyolojiden fiziğe, ruhbilimden toplumbilime dek çeşitli görgül araştırma alanlarına, ve realizmden göreceliğe dek eşit ölçüde çeşitli felsefi düşünme boyutlarına aşkınsal felsefenin mantıksal süreçleri arasında kendilerine de izleyecek birer yol bulma olanağı veriyordu. Böylece modern düşünce eleştirel felsefenin sağladığı sınırlı düzlemde hemen hemen önündeki tüm mantıksal olanakları kullandı, sınadı, ve bir yana attı. Her şeye karşın, tüm bu girişimler özsel olarak çeşitli önyargılar üzerine dayanan araştırma-inceleme tutumlarını geçerli birer akademik konum olarak sunmaya çalışan denemeler olmaktan öteye geçemediler. Yeni-Kantçıları bir ‘Yeni-’ öneki altına toplayan ortaklık öğesi bir biçimselcilikten daha çoğu olmadı. Zaman zaman sözü edilen Zurück nach Kant (1865) belgisi olguculuktan olduğu gibi kurgul düşünceden kaçışı da anlatan bir tepkiden çoğunu anlatmaz.

İngiliz analitik felsefe geleneğine gelince, evrensel/kozmopolitan usu bir yana bırakıp salt kendi etnik uslarına bağlı olmakla, bunlar uzun bir süre Kant’ın modern Avrupa felsefesi için ve bütün bir dünya felsefeciliği için neyi imlediği üzerine düşünmeyi bile gereksiz saymışlar, ve Locke, Hume veya Berkeley’in görgücü yavanlığının ötesine duyarsız ya da yeteneksiz modern inakçılar olarak Kant’ta neyin Kant olduğunu görememişlerdir. Kant’ın felsefesi, tüm kuşkucu örtüsüne karşın, ve bütünüyle açıkta yatan kaçınılmaz öznelciliğe karşın, analitik bir kötüye kullanıma izin vermeyecek denli ussal, ve görgücü her yaklaşıma direnecek denli kurguldur. Kant ne denli karşıt görüşte diretmiş olsa da, felsefesindeki en verimsiz etki Hume’dan gelendir; ya da, yine aynı şey, eğer felsefesinde değersiz, anlamsız ya da üstelik tuhaf yanlar varsa, yalnızca bunlar analitik felsefenin kullanımına açık olanlardır. Bu yüzden, bu sayfayı lekeleme pahasına da olsa, Bertrand Russell’dan Kant’ın eleştirel felsefesinin modern analitik felsefenin perspektifinden nasıl değerlendirilmesi gerektiğini anlatacak bir alıntı yapabiliriz.: ‘Humet, by criticism of the concept of causality, awakenned him from his dogmatic slumbers so at least he says [Prolegomena’da], but the awakening was only temporary, he soon invented a soporific which enabled him to sleep again.’ [Hume, nedensellik kavramını eleştirisi yoluyla, Kant’ı–hiç olmazsa kendisinin dediği gibi– inakçı uyuklamalarından uyandırdı; ama uyanma yalnızca geçiciydi ve çok geçmeden yeniden uyanmasını sağlayan bir uyutucu icad etti] –Hist. of West. Phil. 1981, s. 678.

Kant’ın eleştirel dönem çalışmaları sırasında yaptığı buluşlardan biri, ve onu izleyen kurgul felsefe girişiminin yazgısı açısından hiç kuşkusuz birincil önemde olanı, eytişim üzerine ilki Arı Usun Eleştirisi’nde ve ikincisi Yargının Eleştirisi’nde görünen şu sözlerdir:

 ‘İkinci olarak, her bir sınıfta kategorilerin her durumda eşit sayıda, e.d. üç olmaları, kavramlar yoluyla tüm a priori bölümlemenin zorunlu olarak ikili olması karşısında üzerine düşülmesi gereken bir noktadır. Ama yine eklemek gerek ki her durumda üçüncü kategori ikincinin kendi sınıfındaki birinci ile birleşmesinden doğar.’ (Bkz. Bu kitapta s. 79, & 11.) Bu satırların hemen üstünde Kant ‘yargı modeli’ üzerine kurduğu ve yalnızca 12 kategori içeren tablosunun ussal bilginin bilimsel biçimini ilgilendiren ve önemli sonuçlar getirebilecek kimi ince irdeleme noktalarından söz eder. Gerçekten de Hegel’in yeterince açık bir anlatım verdiği kurgul yöntem ile tanışık olanlar daha sonra saptanan bu sonuçların önemini bilmektedirler.

Ve Yargının Eleştirisi’nde Girişte son dipnottan aktarırsak:

 ‘Arı felsefede bölümlemelerimin hemen her zaman üçlü olması biraz tuhaf görülmüştür. Ama bu sorunun doğasına bağlıdır. Eğer bir bölme a priori olacaksa, ya çelişki ilkesine göre çözümsel olmalıdır ki, bu durumda her zaman ikili olacaktır, (quodlibet ens est aut A aut non A), ya da bireşimli; ve eğer ikinci durumda a priori sezgiden değil), o zaman bölme bireşimli bir birliğin gerektirdiği gibi zorunlu olarak bir üçlü olmalıdır: 1. bir koşul, 2. bir koşullu, ve 3. koşullunun koşulu ile birliğinden doğan kavram.’

Daha sonra Fichte’de belirtik olarak kullanılmasına karşın, Hegel’in büyük bir olasılıkla Kant’ın pek göze çarpmamış olan yukarıdaki satırlarından öğrenmiş olabileceği bu bilgi parçası kurgul yöntemin duru bir formülasyonudur. Çelişki ilkesine göre ikili bölümlemenin ya da yalın bir çözümlemenin–ki her doğal us bu yalın olguyu kavrar–, ya da bu yalın eytişimsel kıpının Spinoza’nın tüm belirleme olumsuzlamadır ilkesinin bir başka formülasyonu olduğunu bilince çıkarmak güç değildir. Ama nasıl Kant bu yalın mantıksal aygıtın tüm gücünü ve değerini dolaysızca kavramamışsa, sonraki felsefi düşünce de Logosun, Mantığın bengi doğasının anlatımı olan bu formülasyonu tüm imlemi içinde kavramaya ancak olağanüstü bir emekle, ancak dışsal tarihi ya da Zaman içinde erişmiştir. Us ideal doğasını hiç kuşkusuz her zaman ortaya serer; ama önemli olan nokta bu kendine örtük belirişinde özbilincine ulaşmasıdır.

Bu bakımdan Kant’ın çalışmasının felsefe tarihi için tüm değeri onu herhangi görgül boyuta çekiştirmeye çalışanların amaçlarında değil, ama onu izleyen Alman idealistlerinin dizgelerine özümsenen kurgul tözünde yatar. Usun kurgul alana girmesini önleyecek sınır-polisi olması amaçlanan Eleştiri, ironik olarak, modern felsefi bilince en anlamlı ortaklaşa katkıyı üreten bu idealist filozofların kurgul çabalarının vazgeçilmez öncülü olmuştur. Ding-an-sich ve zorunlu olarak ona eşkil eden ya da yine onun olumsuz anlatımı salt fenomen nesne çoktandır usun bilme tutkusunun ve kurgul mantığın önünde dayanabilecek engeller olmadıklarını göstermişlerdir. Ve ancak bu bakış açısındandır ki Arı Usun Eleştirisi felsefi düşünceyi ön-Sokratiklerin de gerisine götüren bir bilmeme sevgisinin ya da misolojinin temsilcisi olarak değil, tersine, insan varoluşunun anlamını us yoluyla kavramaya çalışan ve bu bağlamda insan sorununun çözümüne–erdeme–moral yasa yoluyla ulaşmayı öğütleyen bir düşünce kahramanının yapıtı olarak görülebilir. Ve Kant’ın istediği de bundan başkası değildi.

 

 

ARI USUN ELEŞTİRİSİ

Immanuel Kant

Çeviren

Aziz Yardımlı

İdea Yayınevi

1. Basım 1993

Özgün Adı

Kritik der reinen Vernunft

Eleştirel Felsefesi

Dawid West Immanuel Kant’ın Eleştirel Felsefesi

Aydınlanma felsefesinin, elbette birçok varyantı vardır. Bununla birlikte, fılozof Immanuel Kant (1724-1804), bu fikirlerin gelişiminde esaslı bir yer işgal eder. Ona, eserlerinin farklı yönlerine dikkat çekilmek ve bunların içinden de farklılık gösteren kimi yorumlara iltimas geçilmekle birlikte, hem analitik gelenek (20. yy. başından beri özellikle Anglosakson dünyasında yaygınlaşan dil çözümlemelerine dayalı, felsefe yöntemini geliştiren ve felsefenin görevini mantıksal dil çözümlemesiyle sınırlayan felsefe akımının tümüne verilen ad.) içinde yer alan filozoflar ve hem de Kıta Avrupası felsefesi geleneği içinde yer alan filozoflar tarafından, büyük bir şahsiyet olarak saygı gösterilir. Kant 'ın `eleştirel felsefesi' insanî bilgi ve tecrübenin sınırlarıyla temel teşkil eden yapısını ortaya koymaya çalışır ki, bu, insan aklının felsefî ya da `metafiziksel' sorularla olan ilişkisi içinde yüz yüze geldiği ikilemi yansıttığı için, ta baştan beri hem olumsuz ve hem de olumlu niyetler içeren bir projedir: “İnsan aklının, bilgisinin bir türünde, aklın bizzat kendisinin doğası tarafından emredildiği için göz ardı edemediği, ama tüm güçlerini aştığı için de, cevaplamaya muvaffak olamadığı sorular tarafından sıkıntıya sokulma gibi garip bir yazgısı vardır.”

Kant 'ın eleştirel felsefesi , Aydınlanma düşüncesinin temel konularından birçoğunu anlamlı bir biçimde bir araya getirdiği için, Avrupa felsefesinin daha sonraki gelişiminde esaslı bir rol .oynayabilmiştir. Hepsinden önemlisi, onun, dış dünyaya ilişkin, varlığı en açık bir biçimde doğa bilimlerinde kanıtlanan bilgi türüyle ilgili olan `saf aklın' eleştirisi, dönemin muhtemelen temel felsefi tartışması olmuş olan konuda karşıt kampların, empirizm ve rasyonalizm
in yaratıcı bir sentezini sağlar.

Gerek empirizm ve gerekse rasyonalizm karakteristik bir biçimde, insan bilgisini sağlam ve şüphe edilemez temeller üzerine oturtmaya ve dinî bilginin düzmece iddialarına karşı koymaya çalışır. Bu tutum, haklı kılınamayan iddialar ve bâtıl itikat kalıntılarından arındırılmış bir dinî inançla, elbette uyuşmaz değildir. İnsan bilgisini oldukça yetersiz bir alet olarak gören şüpheci empiristler
, alternatif bilgelik kaynaklarına zaman zaman açık olmuşlardır.

John Locke (1632-1704), George Berkeley (1685-1753) ve David Hume gibi empiristler, insan bilgisinin tümünün son çözümlemede tecrübelere -dış dünyaya ilişkin `izlenimler'imize ya da `duyumlara' veya `gözlemler'e dayandığını öne sürerler. A posteriori ya da bizim yalnızca uygun tecrübelere sahip olduktan sonra erişebileceğimiz bir ,sey olduğunu savunurlar. Bilgimiz doğuştan düşüncelere dayanmaz: Dünyaya geldiğimizde, zihin boş bir levha veya
tabula rasadır.

Rasyonalistler ise, tam tersine, bizim insan bilgisinin önemli, muhtemelen en önemli örneklerine, tecrübeden önce ya da bağımsız olarak erişebileceğimizi öne sürerler. Rasyonalistler, felsefede Platonik geleneğe daha yakındırlar. Gözde modelleri olarak doğa biliminden ziyade saf matematik ve mantığı seçen rasyonalistler, bu tür bilginin yalnızca, bizim a priori ya da tecrübeden bağımsız bir biçimde sahip olabileceğimiz bir şey olarak anlaşılabileceğini savunurlar. Daha önce, Platon un diyalogları bu bakış açısını savunan argümanlar içerir. Phaidon adlı diyalogda, Sokrates , ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak için, `bilgi dediğimiz şeyin yalnızca anımsama olduğu' görüşünü savunur. Menon 'da ise, o öğrenme sürecini, daha önceden bilmiş olmamız gereken şeyleri bir tür hatırlama ya da anımsama olarak tanımlamak için, geometrideki kanıtlama örneklerini kullanır.Matematik ve mantığın doğruları tecrübeye müracaat edilmeksizin ispat edilebilir ve onunla asla çelişmez. Hiçbir sayıda gözlem bizi asla, `2+2'nin 5 ettiği'ne ya da `Yağmur yağmaktadır ve yağmur yağmamaktadır'ın doğru olduğuna inandıramaz. Tam anlamıyla doğru olan çizgiler, hiçbir yer işgal etmeyen noktalar, yetkin daire ve üçgenler benzeri soyut matematiksel entitelerle [ayrı ve müstakil varoluşa sahip olan ve nesnel ya da kavramsal gerçekliğe sahip olan şeylerle, çev.]
, tecrübede hiçbir zaman karşılaşılmaz. Bu takdirde, biz bu entitelerin bilgisine, Euklides geometrisinde ispatlanan bilgi türüne, o bir şekilde doğuştan olmadıkça, nasıl sahip olabiliriz? Rasyonalistler, bu bilgiyi, ister tecrübeden yapılan genellemenin ürünü, ya da ister son çözümlemede tanım gereği doğru olan içeriksiz doğrulardan , meydana gelen bir şey olarak, başka bir biçimde açıklama yönündeki empirist teşebbüslerle ikna olmazlar.

Kant , hem empirizmin ve hem de rasyonalizmin vukuflarını(anlama,bilgi) bir araya getirme çabası verir. O, rasyonalistlerle bizim a priori olarak bilebileceğimiz önemli doğrular olduğu konusunda uyuşur, fakat bu tür bir bilginin imkânı için, rasyonalizm tarafından sağlanan herhangi bir açıklamadan, daha uygun bir açıklama sağlamanın yollarını arar. O, empiristlerle de bilgimizin büyük bir bölümünün tecrübeye dayandığı hususunda uyuşur, ama Kant 'a göre, empiristler, zihnin duyum ya da `sezgi'den aldığı empirik `içeriğe' yaptığı `formel' katkıyı göz ardı ederler. Biz bilgimizin tikel içerikleri için her ne kadar tecrübeye, `alnlığa' veya sezgiye dayansak da, söz konusu tecrübenin yapısı ya da formu insan zihni veya insanın `anlama yetisi' tarafından sağlanır. Bir dış dünyaya ilişkin tecrübe, zihin tarafından sağlanan form olmadan, hiçbir şekilde mümkün olamaz. Başka bir deyişle, Kant 'a göre, hem empiristlerin ve hem de rasyonalistlerin görüşleri aynı şekilde tek yanlıdır. Rasyonalistler hakikî bilimsel bilgi için vazgeçilmez bir önemi olan tecrübe ya da sezginin katkısını küçümserler. Empiristler ise, tecrübenin öneminin bilincindedirler, fakat kendileriyle tecrübemizin düzenlendiği `kavramlar'ın ya da formel yapının önemini fark edemezler. Ünlü bir söz Kant 'ın bakış açısını şöyle özetler: `İçeriksiz düşünceler boş, kavramsız sezgiler de kördür. Öyleyse, kavramlarımızı duyusal hâle getirme, yani sezgide onlara nesne ekleme; sezgilerimizi de anlaşılır kılma, yani onları kavramların altına yerleştirme zorunluluğu vardır.Tecrübe zorunlulukla, tecrübeye form kazandıran `düşünceler' veya kavramlarla, ona içeriğini veren `sezgiler'in bir birleşiminden meydana gelir. Kant'ın temel kavrayışı, insan bilgisini açıklama problemi için ayırıcı bir çözüme izin verir. Kant bilinçli bir biçimde, Galileo, Torricelli ve Stahl gibi bilim adamlarının göz kamaştırıcı başarılarını ima ederek, katkısını metafizikte `bir Kopernik devrimi', daha önceki felsefi kabullerin, Kopernik
'in astronomi alanında başardıklarıyla kıyaslanabilir, bir yıkılışı diye tarif eder:

Gök cisimlerinin hareketlerini, onların gözlemcinin çevresinde döndüğü kabulüne dayanarak açıklarken tatminkâr bir ilerleme' sağlayamayan Kopernik , yıldızların sabit kaldığı, gözlemcinin onların çevresinde döndüğü düşünüldüğünde, daha başarılı olup olamayacağını araştırdı. Nesnelere ilişkin sezgi söz konusu olduğunda, benzer bir tecrübe metafizikte de denenebilir. Sezginin nesnelerin kuruluşuna uyması gerekirse, bu takdirde ikinciye ilişkin bir şeyleri nasıl olup da a priori bir biçimde bilebileceğimizi anlayamam; fakat (duyularımızın nesnesi olarak) nesnenin sezgi yetimizin kuruluşuna uyması gerekirse, bu imkânı kavramakta hiçbir güçlüğüm olmaz... Tecrübenin kendisi, anlama yetisini içeren bilginin bir türüdür; anlama yetisinin de, bende, nesnelerin bana verilmiş olmalarından önce var olduklarını ve dolayısıyla, a priori
olduklarını varsaymam gereken kuralları vardır.

Tecrübeye formunu sağlayan zihnimiz ya da anlama yetimiz olduğu için, bizim tecrübenin yapısına ya da formuna -bizim için tecrübe olabilmesi mümkün olacaksa eğer, tüm tecrübelerin paylaşmak zorunda olduğu forma- ilişkin a priori bilgiye sahip olmamız mümkün olur. Kant
bu özel bilgi türüne `transendental' bilgi adını verir, zira o her ne kadar tecrübemizin doğasıyla ilgili olsa da, empiristlerin düşünmüş oldukları gibi, tecrübeden türetilmez.

Kant tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddialarını, sonraki felsefe için önemli hâle gelecek olan, başka bir ayırımla daha ifade eder. Ayırım, a priori ve a posteriori bilgi ayırımına kestirme yoldan gitmeyi amaçlayan, `analitik' doğruyla `sentetik'doğru arasındaki ayırımdır. Analitik doğruların, tıpkı basit tanımlar gibi, doğru ya da yanlış oldukları, yalnızca içerdikleri kavramların anlamları sayesinde, veya başka bir deyişle, analiz yoluyla bilinebilir. Örneğin, `Bekâr kişi evlenmemiş erkektir' önermesi, içerdiği terimlerin en azından bir sarih yorumuna bağlı olarak, yalnızca tanım gereği doğru olan bir önermedir. Kantçı terimlerle ifade edildiğinde, yüklem konumunda bulunan kavram (`...evlenmemiş erkektir') özne konumunda bulunan kavramda (`Bekâr kişi') içerilir. Oysa, sentetik önermelerin doğruluklarına bu şekilde karar verilemez. `Hiçbir kadın hiçbir zaman ABD Başkanı olmamıştır', sadece sentetik olarak bilinebilecek olan bir doğrudur. Bu örnekte, özne konumunda bulunan kavram, açıktır ki, yüklem konumunda bulunan kavramda içerilmez (erkek olmak Başkan tanımının bir parçası değildir). Kullandığımız terimlerin anlamlarına bağlı olan ve bize gerçek dünya hakkında hiçbir şey söylemeyen analitik önermeler, a priori bilginin makul örnekleridir. Onların doğru olduklarını gözlem ya da tecrübe yoluyla keşfetmiyoruz. Sentetik doğruların en açık örneklerinin ise, olgusal olarak bilgi verdikleri, aktüel veri ya da deneye dayandıkları ve dolayısıyla a posteriori oldukları görülür. Kant için, tecrübenin temel formu ya da yapısına ilişkin transendental bilgi, kritik bir biçimde, hem sentetik ve hem de a priori doğruların daha az aşikâr olan imkânını içerir. Başka bir deyişle, Kant'ın felsefesi bizim tecrübenin yapısının önemsiz olmayan veya mühim bilgisine, her tür deneyden bağımsız bir biçimde sahip olabileceğimize işaret eder. Kant bu yeni yaklaşımını, çoğu zaman yanlış anlaşılmış olan bir tasvirle, `transendental idealizm' olarak betimler. Felsefi terimlerle ifade edildiğinde, idealizm genellikle, bir dış, maddî gerçekliğin var olmadığı inancıyla birleştirilir. Yalnızca ideler vardır. Empirizm, bu inanca götüren septik yolu sağlar. Eğer dış dünyaya ilişkin bütün bilgimiz görünüşte `zihinde' olan duyumlardan geliyorsa, `oradaki' bir şeyin duyumlarımıza tekabül ettiğini nasıl bilebiliriz? Herşey bir yana, biz düş gördüğümüz ya da sanrılara kapıldığımız zaman, benzer duyumlara sahip oluruz, ama onların aldatıcı oldukları ortaya çıkar. Tecrübemizin doğuluğunu tahkik edebilmenin tek yolu diğer duyumlardır, fakat aynı problem onlar için de geçerlidir. Şüpheci idealistler, bizim dış dünyanın varoluşu ya da doğasının kesin bilgisine sahip olamayacağımızı öne sürerler; biz yalnızca duyumlarımızın bilgisine sahip olabiliriz. `Dini bütün piskopos' Berkeley gibi dogmatik idealistler, maddî gerçeklik düşüncesinin bizzat kendisinin tutarsız ya da çelişik olmasından ötürü, gerçekliğin özü itibariyle zihinsel olduğunu bilebileceklerini savlayarak, bir adım daha ileri giderler. Bu görüşün çağdaş versiyonuna göre, gerçeklik hakkındaki bütün önermelerimiz, `duyu verileri'yle ilgili olan kılık değiştirmiş önermelerdir. Günümüzde `fenomenalizm'
olarak bilinen görüşe göre, fizikî nesnelerle ilgili önermeler, duyu verileriyle ilgili önermelerden meydana gelen mantıksal konstrüksiyonlardır. Dolayısıyla, bir ağaçla ilgili bir önerme kurduğum zaman, o ilke olarak duyumlarımla -gördüğüm ve belli koşullar altında göreceğim şeylerle- ilgili bir kompleks önermeler dizisine indirgenebilir. Sağduyunun bir dış maddî dünya ile ilgili olarak genelde öne sürdüğünün tam tersine, dış dünya hakkında bildiklerimi ifade eden önermeler, söz konusu önerme dizilerinin ikincisidir.

Kant 'ın transendental idealizmi, özellikle analitik yaklaşımı benimsemiş fılozoflar tarafından, yanlış anlaşılmış ve yukarıdaki idealizm ya da fenomenalizmin bir versiyonu olarak görülmüştür. Oysa, Kant 'ın transendental idealizmi, gerçekte, onun `empirik' idealizm adını verdiği görüşün bütün formlarını çürütmek için tasarlanmıştır. Kısaca, Kant , bize göründüğü şekliyle dünyanın, `görünüşler dünyası' ya da `fenomenal dünya'nın, kaçınılmaz bir biçimde, zaman ve mekân içinde, birbirleriyle nedensel etkileşim içinde bulunan nesnelerin maddî bir dünyası olarak tecrübe edildiğini iddia eder. Biz, dünyayı `kendinde var olduğu' şekliyle bilemediğimiz gibi, `numenal' dünyanın `kendinde şeylerinin' fiilen bu şekilde organize edildiklerini de bilemeyiz. Biz, sadece görünüşler dünyasının bilgisine sahip olabiliriz; dünyanın gerçekte, tam tamına göründüğü gibi olduğunu varsayamayız. Ancak çok daha önemlisi bu, bizim yalnızca zihinlerimizin içeriklerinin bilgisine sahip olabileceğimiz veya görünüşle gerçeklik arasındaki ayırımın bir temeli olmadığı -empirik idealistler tarafından çıkartılan sonuç- anlamına gelmez. Allisoti un da işaret ettiği gibi, Kant
salt `görünüş' (Apparenı) ya da `yanılsama' (Schein) ile gerçeklik arasında bir ayırım yapar. Söz konusu ayırım, insan bilgisinin mümkün tek nesnesi olan `görünüşler dünyası' (Erscheinungen) içinde yapılır. Kendi terimleriyle söylendiğinde, Kant bir empirik realisttir: Gerçekliğin nesnel bir bilgisine erişebiliriz. Kant'ın görünüşle gerçeklik arasındaki transendental ayırımının anlatmak istediği şey, farklı bir düzenle ilgilidir. Allison'un da söylediği gibi.

Transendental düzeyde, ... görünüşlerle kendinde şeyler arasındaki ayırım, öncelikle, şeyleri (yani, empirik nesneleri) `ele almanın', biri insan duyarlığının öznel koşullarıyla (zaman ve mekânla) ilişki içinde ve dolayısıyla, `göründükleri' şekilde, diğeri de bu koşullardan bağımsız olarak, ve binaenaleyh `kendilerinde oldukları' şekilde olmak üzere, iki ayrı yoluna işaret eder.

Kant 'ın transendental ayırımının gözettiği amaç, şüphecilik ve empirik idealizm de dahil olmak üzere, onun çoğu metafıziksel karışıklığın kaynağı olarak gördüğü şeyin, yani transendental realizmin altını oymaktır. Transendental realist, görünüşleri kendinde şeyler olarak değerlendirir ya da başka bir deyişle, onların `insan bilgisinin tümel, zorunlu ve dolayısıyla a priori koşullarından' bağımsız olduğunu düşünür. Gerçekten de, transendental realist, insan bilgisini sonsuz bir akıla ya da Tanrı'ya açık olan mükemmel ya da mutlak bilginin aşağı düzeyde ya da bulanık bir taklidi olarak anlar. Kant
'a göre, şüphecilik ve empirik idealizm insan bilgisini bu şekilde anlamaya kalkışmanın doğal sonuçlandır.

Kant 'ın transendental realizmi reddedişi, böylelikle kendi Kopernik devrimini daha anlamlı kılmasına da yardımcı olur. Kopernik, temelde dinî nedenlerle, insanlık Tanrı'nın en önemli yaratığı olduğu için, yer- yüzünün evrenin merkezinde bulunması gerektiğinde ısrar eden bir kozmolojinin yıkılmasına katkıda bulundu. Benzer bir biçimde, Kant'ın eleştirel felsefesine yüklediği esas ödev, daha önceki metafiziksel karışıklığın son çözümlemede dinî olan kaynaklarını yok etmektir. İnsan bilgisi, yanıltıcı ve erişilemez olan tanrısal sezgi standartına göre değil, bütünüyle insanî öge ya da terimlerle anlaşılmalıdır. Kant 'ın transendental idealizmin yararını göstermeye çalışan ek ispatı, onun, transendental bakımdan realist bir perspektifin sonucu olan metafıziksel paradokslara ilişkin tartışmasında bulunur. Gerçeklik hakkında, insan bilgisinin kaçınılmaz koşullarından soyutlanarak, önemli bir şey söyleme teşebbüsü, 'kadîm ya da `dogmatik' metafiziğin çelişki ya da `antinomilerine' götürür. Critigue of Pure Reason [Saf Aklın Eleştirisi] 'ın ikinci kısmı Transendental Diyalektikte, Kant Kant 'ın tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddiaları kanıtlama teşebbüsleri, bununla birlikte, bir ihtilâf kaynağı olup çıkmıştır. Özellikle de, onun `kategorilerin transendental dedüksiyonu' çok sıkı bir incelemeye tâbi tutulmuştur. Transendental dedüksiyon, tecrübemizin, Kant'ın bütün mümkün tecrübenin transendental koşulları olduklarını iddia ettiği, temel karakteristiklerinin zarurîliğini gözler önüne sermeyi amaçlar. Kısacası, o, birbirleriyle nedensel etkileşim içinde bulunan nesnelerin maddî dünyasıyla, tecrübenin birlikli öznesini, eşdeyişle `tüm tasarımlarımıza eşlik edebilmesi' gereken `düşünüyorum'u tanımlayan `sezgi formları' olarak zaman ve mekânın zarurîliğiyle `anlama yetisinin saf kavramları'nın zorunluluğunu kanıtlama amacı güder. Kant 'ın söz konusu argümanı, güçlüğü ile ün salmıştır; onu, burada yeni baştan kurmaya kalkışmayacağım. Analitik felsefenin temel görüşü açısından, Kant'ın transendental dedüksiyonlarının, herşey bir yana, başarılı mantıksal dedüksiyonlar olmadığı açık gibi görünmektedir. Argümanlar olarak, onlar ya ikna edici değildirler veya pek büyük bir önemi olmayan analitik iddialara indirgenebilirler. Sonuçta, analitik fılozoflara göre, Kant 'ın felsefesinde çok büyük bir önemi olan sentetik a priori doğrular sınıfının boş olduğu anlaşılır. Yalnızca, analitik doğrular, ki bunlar son çözümlemede içeriksiz veya `totolojik' doğrulardır, a priori bir biçimde bilinebilir. Analitik felsefe, böylece, bu türden sorulara ilişkin tüm yeni `spekülatif' tartışmaların önünü kesmek için, geleneksel felsefeye yönelik bütün eleştirilerini kullanarak, Kant'ın kritik felsefesinin sert bir eleştirisinden yola çıkar. Gerçekten de, analitik gelenek Hume 'un ya `olgu sorunlarından (a posteriori ve sentetik) ya da `ide ilişkileri'nden (a priori ve analitik) ibaret bir bilgi olarak anlaşılamayan herhangi bir bilginin, hakikî bilginin değil, ama anlamsızın bir türü olduğu iddiasına döner. Bu gelenek, felsefenin `cevaplayamadığı' soruları hiç dikkate almaması gerektiğini öne sürerek, Kant'ın ikileminin olumsuz kutbunu vurgular. Analitik filozoflar, bu genel eğilimle, Kant'a göre, insan aklının ve gerçekte, yaşayan ve eyleyen insan bireyinin `duyarsız kalamadığı' temel sorulara pek önem vermediler. Oysa Kıta Avrupası felsefesi geleneği, Kant 'ın ne yaparsak yapalım ilgisiz kalamadığımız metafiziksel, ahlâkî ve estetik sorular bulunduğu kabulüne büyük bir önem atfeder. Kıta Avrupası filozofları, aynı zamanda Kant 'ın transendental dedüksiyonlarına da daha fazla sempatiyle bakmışlardır. Onların bakış açılarından, bu argümanların sıkı mantıksal dedüksiyonlar olmamaları şaşırtıcı değildir. Kant için, (Hume'un iki meşrû doğru kategorisine tekabül gelen) mantıksal dedüksiyonla gözlem veya deney, bilgi sınırları dahilindeki normal empirik kullanımı bakımından, teorik aklın temel özellikleridir. Onun, söz konusu anlam içinde, anlama yetisinin (Verstan) sınırlarını tesbit etmek üzere tasarlanan kendi eleştirel felsefesi, bu sınırların ötesine geçme riskini kaçınılmaz olarak göze almak durumundadır. Felsefî refleksiyon, anlama yetisinin daha sınırlı ve hiç şüphe yok ki, daha güvenilir yöntemlerine indirgenemez. Açıktır ki, Kant da, transendental argümanlarını sıkı mantıksal dedüksiyonlar olarak düşünmedi. Dieter Heinrich, onun aklında her şeyden önce hukukî bir paradigma ve yasal delil standartlarının olduğunu öne sürmüştür. Felsefî açıklamalar, hiçbir zaman itiraz kabul etmeyen kanıtlamalar olmayıp, zorunlulukla holistik olan ve `haklı kılınmak için benimsenen söylem formları' kadar asla açık ve dakik olmayan inceleme/denemelerdir (prohationes).`Aklın' (Vernunft) bir faaliyeti olarak felsefi refleksiyon, bilgi ya da anlama yetisinin emin ama dar olan sınırlarının ötesinde iş görür. Ondan sonra yaşamış olan Kıta Avrupası filozofları, Kant 'a ilişkin empirist ve daha sonraki analitik yorumların genel eğilimiyle tam bir karşıtlık içinde, `salt' anlama yetisine zıt olarak felsefî akla çok büyük bir değer verirler. Keza, ahlâkî ya da pratik akıl ve yargıyla meşgul olan ikinci ve üçüncü eleştiriler, Kıta Avrupası geleneği için de, daha büyük bir rol oynar. Ahlâkî ve politik sorular, Kant'ın, bir olgunlaşma ya da bağımlılıktan kurtulma süreci olarak tanımladığı Aydınlanma kavrayışının kesinlikle merkezinde yer alır: `Aydınlanma insanın, gücünü kendisine zorla kabul ettiren çocukluktan çıkışıdır. Çocukluk ise, kişinin kendi aklını başkalarının rehberliği olmadan kullanamamasıdır.
Bununla birlikte, o yalnızca, kısıtlayıcı bağlardan kurtarılmış olgusal ya da bilimsel açıklamâ arayışını düşünmediğini yeterince açık hâle getirir. Sadece, `anlama yetim olarak hizmet görecek bir kitap'tan değil, fakat `vicdanım olarak hizmet edecek bir papaz'dan ve `otokratik despotizm'- den de, olgunluğun önündeki engeller diye söz edilir. Düşüncelerini sorumluluk sınırları içinde ifade etme özgürlüğü, dinî konulardaki özgürlük, yasamaya ilişkin serbest tartışma, bütün bunlar sona ermemiş olan Aydınlanma sürecinin özsel öğeleridir. `Özgür düşünme', `insanların giderek daha fazla özgür eyleyebilmeleri' için, `bir halkın zihniyetini yavaş yavaş etkileyen' bir tohum'dur.. Kant'ın, Aydınlanma projesi karşısında daha eleştirel bir tavır takınan halefleri, düşünce ve tecrübenin sanatsal, estetik ve dinî alanları kadar ahlâk ve politikayla ilgili sorunlar üzerinde daha fazla yoğunlaşma eğilimi gösterdiler.

Çağdaşlarından bazılarının tersine, Kant , Aydınlanma felsefesinin ahlâk ve din için ciddî bir problem yarattığının kesinlikle farkındaydı. Herşeyin ötesinde, maddî neden ve sonuçların bir alt alta dizilişi olarak, katışıksız bir biçimde mekanist bir dünya görüşü, özgürlük ve ahlâkî sorumluluk kavramlârının altını kazıyor gibi görünür. La Mettrie 'nin (1709-1751) Man a Machine[Makine İnsan] 'i benzeri bir eserin telkin ettiği gibi, insan varlıkları yalnızca nedensel güçlerin oyuncakları, onların eylemleri de biyolojinin veya toplumsal koşullanmanın sonuçları ise eğer, bu takdirde onları özgür ve sorumlu failler olarak görmenin pek bir manası yok gibidir. Aydınlanmanın bilimsel rasyonalitesinin ahlâkî ilke ya da buyrukları nasıl olup da destekleyebileceği (Hume'un terimleriyle söylendiğinde, `olması gereken'in [değerin] nasıl olup da `olan'dan (olgudan] çıkarsanabileceği) hususu da açık değildir. İnsan eylemlerine ilişkin nesnel bir ahlâkî değer biçmenin temelleri de çok ' gözle görülür bir biçimde çökertilir.Kant 'ın buna tepkisi, ahlâkî yargı için, bilimsel akıldan bağımsız olan sağlam bir temel .tespit etmeyi amaçlayan, ikili bir stratejiden oluşur. Herşeyden önce, saf aklın eleştirisi, bilimsel rasyonalite ya da anlama yetisinin aşırı iddialarına, (Kant'a ilişkin bazı empirist yorumların da öne sürdüğü gibi) ahlâk ve dinin iddialarını reddetmek için değil, fakat tam tamına `inanca kapı açmak' için, sınır çeker. İkinci baskının Önsöz'ünde, Kant
şunu söyler:

Binaenaleyh, inanca kapı açmak için bilgiyi sınırlamanın zarurî olduğunu gördüm. Metafiziğin dogmatizmi, yani metafizikte, önceden saf aklın bir eleştirisi yapılmadan ilerleme kaydetmenin mümkün olduğu önyargısı, ahlâka düşman olduktan başka, hep dogmatik olan, bütün bu inançsızlığın kaynağıdır.


Onun kendi dinî inançları, teolojik öğretiden ziyade, ibadete önem veren Lutherci bir akım olan Piyetizmden etkilenmiştir. Kant'ın stratejisinin ikinci, daha önemli kısmı, ahlâk ve dine, onun saf akla ilişkin eleştirisiyle tutarlı olan, sağlam bir temel temin etmekten meydana gelir. Gerçekten de, o aynı akılyürütme çizgisini sürdürür. Onun ahlâkî yargının nesnelliğine ilişkin alternatif açıklaması, pratik tecrübemizin transendental koşullarına ilişkin bir incelemeye dayanır. Eğer ahlâkı insan varoluşunun bir olgusu olarak görüyorsak, bu takdirde onun imkânının zorunlu koşulları nelerdir? Ahlâkî tecrübe ve yargının zarurî `postülaları' nelerdir?

Kant 'ın cevabı, özgür olmadığımız takdirde, eylemlerimizden sorumlu tutulamayacağımız ve eylemlerimize ahlâkî yargılar uygulanamayacağı için, ahlâkın temel postülasının özgürlük olduğu şeklindedir. Bununla birlikte, özgürlük, Kant'ın fizikî dünyanın temel bir özelliği olduğunu gösterdiği, nedensel zorunlulukla uzlaştırılmalıdır. O, bu uzlaştırmayı gerçekleştirmek için, fenomenal dünya ile numenal dünya arasındaki ayrımdan yararlanır. Özgürlük, nedensel olarak belirlenmiş empirik ya da fenomenal benin değil de, numenal ya da akılla anlaşılabilir benin bir özniteliği olarak anlaşılır. Başka bir biçimde söylendiğinde, özgürlük kendimizi, aynı anda fizikî, ve dolayısıyla nedensel olarak koşullanmış varlıklar olsak bile, bir yandan da dünyadaki failler olan, ben-bilincine sahip kişiler olarak düşünme tarzımızın temel bir özelliğidir. Kant
, kendi ahlâk anlayışının, özgür ya da ahlâkî eylemin tikel insan bireylerinin veya fenomenal benlerin 'empirik` güdülenmelerinden, arzu ve itkilerinden tümüyle arındırılmış bir şey olması gerektiği sonucuna götürdüğünü düşünür. Ahlâkî bir eylem, bireyin belli bir çıkarı ya da arzusunun değil de, yalnızca doğru olanı yapma niyetinin sonucu olmalıdır. Ahlâkın `sentetik a priori' ilkeleri, şu hâlde, ayırd edici tüm bireysel özellikleri silinmiş, soyut bir rasyonel irâde ya da fail kavramından türetilmelidir. Birey, yalnızca aklın ürünü olan evrensel bir ahlâk yasasına uygun olarak eylediğinde, özgür ve ahlâkî bir biçimde eyler.

Sonuçta, Kant'ın ünlü `kategorik buyruğu', ahlâkî özneleri, eylemlerinin maksimlerini (temel kural)`evrenselleştirme'ye davet eder: `Yalnızca, aynı zamanda evrensel bir yasa hâline gelmesini isteyebileceğin maksime göre eyle!' Bu, `başkalarının sana yapmalarını istediğin şeyleri yapmalısın' diyen daha ünlü `altın kural'ın Kant
'taki versiyonudur. Kant'ın kategorik buruğunu açıklamak için kullandığı örneklerle, ahlâksız eylemlerin, herkesin yapabileceği örnekler olarak görüldüğü zaman, kendi kendilerini çürütücü hâle geldiklerini göstermek amacı güdülür. Buna göre, yalan söylemek, yalnızca insanların çoğu doğruyu söylediği takdirde, etkili olur (yalana inanılır ve yalan söyleyen kişinin gizli emellerine hizmet edilir). Herkes yalan söylerse (bu eylemin maksimini evrenselleştirdiğimiz takdirde, söz konusu olan hipotez), o zaman hiç kimseye inanılmaz ve hem doğruyu söyleme kurumunun hizmet ettiği amaçlar ve hem de yalancının emelleri kaçınılmaz olarak boşa çıkar. Kant'ın, birincisine eşdeğer olması hedeflenen formüllerinin bir diğerinde, kategorik buyruk, başkalarını asla ve asla sadece araçlar olarak değil, fakat her zaman kendilerinde amaçlar olarak görmek gerektiği buyruğuyla ifade edilir:

insan, ve genel olarak da, her rasyonel varlık, sadece~şu ya da bu irâdenin keyfi kullanımı için bir araç olarak değil. kendinde bir amaç olarak varolur: O, ister kendisine, isterse başka rasyonel varlıklara yönelmiş olsun, tüm eylemlerinde aynı zamanda hep bir amaç olarak görülmelidir.

(Biz her ne kadar, her iki tarafın da özerkliğine saygı gösterdiği sürece, tüm tarafların hiç şüphe yok ki yararına olan ilişkilere gönül rızası ile girebilsek de) Başka insanları hiçbir zaman salt kendi kişisel amaçlarımızın araçları olarak kullanmamalıyız. Ahlâkî bir biçimde eylemek, başkalarına akılla anlaşılabilir veya rasyonel varlıklar ve dolayısıyla ahlâkî amaçlar olarak muamele etmek demektir.

Kant'ın en anlamlı, ama maalesef, en karanlık değerlendirmelerinden bazıları, onun eleştirilerinden üçüncüsünde, estetik yargı ile teleolojik yargının birbirleriyle ilişkili olan eleştirilerini içeren Critique of Judgment [Yargı Gücünün Eleştirisi] 'ta yer alır. Kant
, sanat felsefesine etkili bir katkı yapmış olmanın yanında, saf aklın eleştirisiyle pratik aklın eleştirisi arasında bir köprü olarak tanımlanan şeyi sağlamıştır. Stuart Hampshire'ın sözleriyle, `bizi azgın doğadan rasyonel özgürlüğe götüren bir köprü vardır. Estetik tecrübe, insan yaşamının görünüşte mukayese edilemez olan iki boyutu, yani bir yandan (empirik ya da bilimsel bilginin nesnesi olan) fizikî doğanın deterministik alanı içindeki bedensel varoluşumuzla, diğer yandan da yalnızca pratik aklın evrensel buyruklarına itaat eden özerk rasyonel failler olarak varoluşumuz arasındaki şiddetli karşıtlığı yumuşatır. Doğal güzelliğe ilişkin estetik tecrübemiz, başarılı sanat eserinin gözle görülür olan doğal zorunluluğunu yansıtan bir bilinç -her ne kadar, `kendinde bir amaç olarak', belirli bir işleve hizmet etmese dahi, onun olduğundan başka türlü olamayacağı hissi- doğurur. Bir sonuç olarak, biz 'doğada kendimizi evimizdeymiş` gibi hissetme imkânı buluruz:

Beğeni yargısı açısından, güzel bir sanat eseri, doğadaki canlı bir organizmanın kendi kendini şekillendiren canlılığına sahiptir. Kendi belirsiz amaçlılıklarıyla birlikte, doğanın şekillendirici güçleri ve insan varlıklarının özgür, şekillendirici güçleri arasındaki boşluk kapanmıştır. İnsan varlıkları, bölünmüş benlerinin ahlâkî çabalarda yarattığı gerilime rağmen, kendilerini doğada önemli ölçüde evlerindeymiş gibi hissederler. ...Ahlâklı insanla doğal süreçler arasındaki tehdit edici boşluğu diğer taraftan hareketle kapatırken, doğal güzelliği, doğal varlıklarla ilgili `doğal süreçleri amaçsız bir mekanizma olarak değil de, sanatla benzerlik içinde' değerlendiren, bir görüşü talep eden bir şey olarak görürüz.


Kant, en azından 1787 ertesine kadar, doğadaki amaçlılığı, Tanrı'nın amaç gözeten plânının aktüel ürünü olarak görmez. Bununla birlikte, evrene estetik açıdan, sanki o bir amaç gözetilerek yaratılmış ya da düzenlenmişçesine, değer biçişimiz, bizim ahlâkın eğilip bükülmez taleplerini maddî dünyanın olgusal kayıtsızlığıyla bağdaştırmamızı kolaylaştırır. Kant'ın bu anlamlı mülahazaları Kıta Avrupası geleneği içinde yer alan diğer düşünürler tarafından kabul görmüştür. Örneğin, Friedrich Schiller , `İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine' başlığını taşıyan denemesinde, sanatı, insanlık için ahenkli, organik bir birliğin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görür. Güzellik `doğa hâli'nden (Naturstaat), salt fızikî bir boyutu olan bireyin tam zıddı olan ahlâklı bireyin ihtiyaçlarına daha uygun gelen ahlâkî evreye (sittlicher Staat) giden yoldur. Güzellik özgürlük yoludur. Kant 'ın üçüncü eleştirisiyle Aydınlanma ve moderniteye Romantizm, Hegel ve diğer Kıta Avrupası düşünürleri tarafından yöneltilen eleştiriler arasında, işte bu genel eğilim açısından da, yakınlıklar olacaktır.

 

Kıta Avrupası Felsefesine Giriş

Türkçesi: Ahmet Cevizci -Paradigma-1998


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy