ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Aug 05th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Filozoflar Schopenhauera Genel Bir Bakış


Schopenhauera Genel Bir Bakış

e-Posta Yazdır

Reklamlar

SchopenhauerSchopenhauer, 1788 de Danzig’te doğdu. Babası çok varlıklı bir bankerdi. Annesi ise, gezi röportajları ve romanları yazan bir yazardı. Babasının ölümünden sonra Göttingen üniversitesine girdi. Babası onun tüccar olmasını istiyordu.1813’te “Yeter sebep önermesinin dört çeşit kökü” adlı teziyle Jena üniversitesinde doktorasını verdi. 1818’de “İstenç ve tasarım olarak dünya” adındaki ana yapıtını yazdı. Bu yapıt o günkü Alman felsefesinde bir başarı kazanamadı. Berlin Üniversitesi’nde doçent oldu. 1831’de öğretim üyeliğinden ayrılarak Frankfurt’ta münzevi bir hayat yaşadı. Yapıtları: “Yeter sebep önermesinin dört çeşit kökü”, ana yapıtı “İstenç ve tasarım olarak dünya”, “Doğadaki istenç üzerine”, “Ahlakın iki temel problemi”,“İnsan istencinin özgürlüğü üzerine” , “Ahlakın temeli üzerine”, “Yaşamın bilgeliği üzerine”, “Var olmanın acısı”, “Aşkın metafiziği”.[1]

     Schopenhauer, kötümserlik üzerine bir sistem geliştirmiştir ve sistemi kendi mizacının yapısını taşımaktadır. Yani onun felsefesi, kişisel bir nitelik taşımaktadır. Devrinde hasmı saydığı Hegel’in gölgesinde kalmıştır. Hegel’in objektif sistemine karşı, Schopenhauer’ın sübjektif felsefesi devrinde fazla ilgi görmemiştir. 1848 devriminin hayal kırıklığıyla sonuçlanması, Schopenhauer felsefesine ortam hazırlamıştır. Böylelikle Schopenhauer felsefesine ilgi artmıştır. Daha sonraları, Schopenhauer Nietzsche’ye esin kaynağı olacaktır.  

      Schopenhauer felsefesinin esas noktası, nihai gerçekliği kendinde-şey olarak görmesidir. Ona göre, bu kendinde-şey, iradedir. Kendini Kant’çı sayan Schopenhauer’a göre, dünya tasarım ve istenç olarak ikiye bölünmüştür. Bu ayrım tıpkı Kant’ın fenomen-numen ayrımına denk düşer. Ancak Schopenhauer, iradeyi kendinde-şey olarak tanımlamasıyla Kant’tan ayrılır. Ona göre, fenomenler dünyası yani nesneler âlemi, tasarım dünyasıdır. Dünyanın sadece dış yönüdür. İrade ise dünyanın içi, özüdür. İrade, dünyanın temel ilkesidir. Yani istenç olarak dünya, kendinde-şeye karşılık gelirken, tasarım olarak dünya fenomenlere karşılık gelir. Aynı zamanda ona göre, bizim dünya hakkındaki bilgimiz, dünyanın bize görünme tarzıyla sınırlıdır. Şöyle ki; ses, koku, renk gibi nitelikler yani bizim bilgimizin verileri şeylerin kendisinde değil, bizim içimizdedir. Örneğin ses çanda değil, kulağımızdadır. Yani nitelikler bizim duyularımızdadır. Bu düşünce Berkeley’in “Var olmak, algılanmaktır.” sözünün altını çizer. Dünyanın var oluşu, algılayan bilen bir özneye bağlıdır. Tabi bu noktada iradenin de önemi vardır. Algılayacak, bilecek olan öznenin varlığı da, iradeye bağlıdır.

     Schopenhauer, “Var olmanın acısı” adlı kitabın da insanı öğrenen, bilgi edinen değil, irade eden bir varlık olarak tanımlar. İradenin yani istencin nedeni, kendisinin dışında bir şey değil, bizzat Kendisidir. Aynı zamanda eylemlerimizin nedeni ise, bilgimizde, öğrenme faaliyetimizde aranmalıdır. Eylemlerimizin nedeni tamamen irademiz ile özdeştir. Bu durum eylemlerimizin haricinde, beden faaliyetlerimiz içinde geçerlidir. Her türlü bedeni faaliyeti idare eden sinirlerdir. Sinirler ise, iradenin vasıtalarıdır. Kısacası, iradi saydığımız eylemlerimizin de, gayrı iradi diyebileceğimiz beden faaliyetlerimizin de nedeni iradedir. Böylece iradenin bedenle olan ilgisi de ortaya çıkar. Çünkü Schopenhauer’a göre, irade sadece düşüncenin soyut bir ürünü değildir. İradenin bedenle bir bağı vardır. Onu varlığını düşünmeden, kavramadan öncede bedenimizde hissederiz. İrade yalnızca kafamızın içinde olmadığı, bedenimizde bir temel bulduğu için onun düşünceyle yok edemeyiz. İradeyi düşünmek, iradenin bilgisini sağlamaz. Çünkü irade, öteki şeyler gibi düşünceye konu olup nesneleştiğinde de, bizatihi olarak kavranamaz. Bunu nedeni ise, iradenin zaman, mekân ve nedensellik dışında olmasından kaynaklanır. İradenin zaman, mekân ve nedensellik dışında olması onu kavrayışımız noktasında bir çelişki yaratıyormuş gibi görünür. Ancak irade ile bedenin özdeş olması, bu çelişkiye ortadan kaldırır.

 Bedenim ve iradem aynı şeydir. İrade tüm varlıkların içinde bulunan ilk temel kuvvettir. Beden de iradenin zaman ve mekân içinde biçimlenmiş ve ortaya çıkmış halidir. Bedenin parçaları da iradeden çıkan istek ve arzulara uymak zorundadır. Dişler, yemek borusu ve mide nesneleşmiş açlıktırlar. Genital organlar, nesneleşmiş üreme dürtüsüdürler. Hızlı bacaklar, uzanan tutan eller ise iradenin çabalarını nesneleşmesidir.[2]

     Schopenhauer iradeye ‘cevher’ anlamını yüklemek ister. Ancak aynı zamanda da irade kendisini beden ile ortaya koyuyor. Bu ise iradenin cevher olamayacağını gösterir. İrade temel güç iken, beden bir çeşit makine konumundadır. İradenin verdiği komutlardan, dışarı çıkamaz. Bu noktada o, hayvan ile insanı aynı kefeye koymuş olmaktadır. Hatta akıl bile ona göre, istencin bir görünümüdür. Akıl, öğrenme dürtüsüdür ve tüm canlılarda bulunur. İnsan için ise, öğrenme dürtüsü sorgulamaya neden olur ve bu sorgulama hayatın acı yönünü keşfetmesine neden olur. Yani irade ile insan acıya ulaşır. Buradan Schopenhauer, iradenin kötü olduğu, iradenin mutsuzluk getirdiği sonucuna varır. Çünkü son ona göre hep acı olacaktır.[3]

   Özetlersek, metafiziksel bir güç olarak irade, tüm varlıkların ilkesidir. Ancak irade sadece soyut bir durum değildir. Varlıkların özünde, içindedir. İrade varlıklarda tezahür eder. İnsanda bedende cisimleşmesiyle birlikte, iradenin içinde bulunan istenç gibi durumlarda bedenin parçalarına yansır. Biz iradenin doğrudan bilgisine ulaşamayız. Ancak iradenin cisimleştiği durumları bilebiliriz. Dolayısıyla iradenin pek çok cisimleşmiş hali vardır. Cisimler âlemi yani fenomenler âlemi iradenin tezahürlerinden ibarettir. İrade insan içinde çok çeşitli şekillerde görünür. Örneğin, yaşama isteği, var olma isteği, sağlıklı olma isteği, üreme isteği gibi.

  1. İradenin tezahürleri

 

    İradenin yaşamda tezahürü, yaşamın devamını istemedir. Bu diğer isteklere göre, en temel olan istençtir. Yani diğer bütün istenç durumları, yaşamın içinde toplanır. Yaşamımızı sürdürdüğümüz dünya da iradeden çıkmıştır. İrade kendi kendisinin nedeni olduğu gibi, kendi dünyasını da tayin eder. İrade varlığın aslı, özüdür; dünya ise, fenomenler âlemi sadece iradenin aynasıdır. Dünya, yaşama iradesiyle oluşur.[4]

     Dünyayı dolayısıyla insanı da yönlendiren iradedir. İrade insanı yaşamın içindeyken savaşma, çabalamaya sevk eder. İnsanların hayatta kalabilmek ve dünyanın nimetlerinden elde edebilmek için verdiği uğraş, yaşama iradesidir. İradenin yanında akıl geri plandadır. Buna rağmen akıl yani bilinç yine de insanın en önemli özelliğidir. İnsan iradenin, akıllı kölesidir.

    İnsan iradenin kontrolünden akıl ile uzaklaşabilir. Ancak her şey iradeye bağlıdır. Yaşama iradesi çok kuvvetlidir. Akıl, beden yorulabilir ancak yaşama iradesi yorulmaz. İnsanın uykuya ihtiyacı vardır. Ancak iradenin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Uyku ölümün bir parçasıdır. Schopenhauer’a göre, hayat bir savaştır. İnsan uykuyla da savaşır.

     İradenin tezahürleri arasında, yaşamda ki tezahürünün haricinde, üreme dürtüsü de vardır. Üreme dürtüsü yani cinsellik, aşk kisvesi ile kendini gösterir. Üreme en kuvvetli içgüdülerden biridir. Bu tüm canlıların ölümü yenme tarzıdır. Üremek Schopenhauer’a göre, yalnızca varlığın devamının sağlayıcısıdır. Üreme dürtüsünden önce, ortaya aşk çıkar. Aşkın çıkma durumu, karşılıklı olduğunda çekimle beraber olur. Üremek iradenin devamının olacağının garantörüdür.

    Schopenhauer insanı yalnızca üreme işlevi gören bir varlıkmış gibi görmüştür. İnsan yalnızca, mutlak olan iradenin devamını getirendir. İnsanın tüm gayesi, budur. Aslında var oluşun tüm amacı da budur.

     Üremek dürtüsünün aşk ile ortaya çıkışını Schopenhauer şöyle açıklar; öncelikle sevgi ve heyecan vardır. Daha sonra bu durum değişir. Aşk yerini cinselliğe bırakır ve en sonunda amaç olan üreme duygusu kalır. Yani üremek için aşkın bir başlangıç noktası olduğunu anlatır bir bakıma. Ancak aşk sadece bir kılıftır, geçicidir. Tüm bu durum sonucunda, insan geçici bir zevk haricinde bir şey elde edemez. Çünkü insan sonunda aldatılmışlık duygusuna kapılır. Başta kendi için istediğini sandığı durum, yalnızca onun içindeki üreme dürtüsünün sonucudur. Bir bakıma üreme iradesi insanı aşk ile kandırmıştır. Hatta ona göre büyük aşklar diye adını andıklarımızın hepsi, gerçekleşmemiş cinsel doyumdan oluşmaktadır. Eğer âşıkların cinsellik isteği tatmin olsaydı, büyük aşkların hiç biri olmazdı. Üreme isteği tatmin edilmiş durumlarda, âşıklar birbirlerinin kusurlarını görmeye başlar. Sonuçta aşk kisvesi ortadan kalkar ve paylaşılacak bir şey kalmaz. İnsan bilinçsizce üreme iradesinin devamı için çalışır.  

   

  1. İradenin özgürlüğü

 

     İradenin özgürlüğünden bahsetmeden önce, iradenin mutlak bir güç olduğunu ve her varlığın en temel oluş nedeni olduğunu hatırlatmamız gerekir. İradenin özgürlüğünü, cisimleşmesiyle oluşan maddi yanı ile maddi olmayan yanı bağlamında açıklamaya çalışacağım. Bu noktada, iradenin bir tezahürü olan insanın özgürlüğü problemi de vardır.

     Schopenhauer iradenin özgürlüğünü açıklarken, özgürlüğün ahlak boyutundan hiç bahsetmez. Özgürlüğün ahlakla bağlantısı yoktur, onun felsefesinde. O özgürlüğün, fiziki ve akli yanını açıklar ve vurgular.

   Schopenhauer’a göre, insanın istediğini yapma hali aldatılmışlıktır. Üreme iradesi konusunda belirttiğimiz gibi, insan istediği sandığını gerçekleştirdiğinde, aslında bunun içindeki iradenin isteği olduğunu keşfeder. Şöyle ki; aşk bittiğinde insan, aslında üreme isteğinden dolayı karşı cinse çekim duyduğunu anlar. Oysa istek, iradenin gerçekleşmesidir. Çünkü insan iradenin emrindedir. İnsan özgür olsaydı, kendisi için salt iyi olanı isterdi. Ancak insan her zaman kendisi için iyi olanı istemez. Kendine aykırı olan durumları da isteyebilir.

İrade biz düşünmeden, eyleme geçirmeden önce kararını belirlemiştir. İradenin sesi, bizim özgür isteğimizin sesini bastırmaktadır. Ona göre, bizim yapmamız gereken de, iradenin sesini dinlemektir. Bu durumda insanın özgürlüğü söz konusu değilmiş gibi görünmektedir. Ancak insanın iradeyi yönlendirebilir olması, insanın özgürlüğünü verir. İnsan aklı ile iradesini yönlendirebilir.

    Schopenhauer, insanın maddi ve maddi olmayan yanı ile özgürlüğü açıklamaya çalışır. Maddi yan yani beden zaten kendi sınırlılığı içindedir. İrade ise insanın iki yanını da sınırlandırır. Schopenhauer’a göre, insanın maddi yanı yani bedeni, istemedir; maddi olmayan yanı ise düşünsel yanıdır. İradenin yeri, insanın düşünsel yanı olan zekâ değildir, maddi yanı yani bedendir. Bu yüzden, zekânın içinde bulunan bir özgür iradeden bahsedemeyiz.

     Schopenhauer için, insanın özgürlüğünün mümkün olduğu tek bir durum vardır. Bu durum, insanın kendi yapısını, özünü bir şimşek çakması gibi birden fark etmesi ve açığa çıkarmasıdır. Yani insan öncelikle, kendi eylemlerinin, kendi yapısının iradenin kontrolünde olduğunu görmelidir. Bu bilginin ışığıyla, iradenin yöneltmelerinden kendini kurtarmalıdır. Ancak bu şekilde özgürlüğünün tam olarak farkına varır. Sonuç olarak özgürlük, bilginin iradeyi kontrol altına almasıdır.

 

  1. Schopenhauer’ın pesimizmi

 

       Schopenhauer’ın felsefi sisteminde, kötümser bir anlayış hâkimdir. Ona göre insanlar iradenin kontrolü altında bilinçsizce yaşama, var olma çabasında çırpınır durur. Hayat hep bir savaştan ibarettir. Dünya ise, iradelerin savaş alanıdır. Her canlının bir iradesi vardır ve her canlı, varlığının sürekliliği için var olma savaşı verir. Savaşın sonunda ise, acı vardır. Bu yüzden Schopenhauer, iradenin hiç de iyi bir şey olmadığını düşünür.

   Schopenhauer İnsan yaşamının ilk dönemlerinde hayatı zevk, mutluluk kaynağı olarak görür. Hayat savaşından başarı elde edeceğini zanneder. Hayatının sonlarında anlar ki; mücadelesinde yenilmiştir. Çünkü hayat acıdan ibarettir. Schopenhauer, “Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatının ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini, ikincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağladığını görmemizi sağlar.”[5] sözüyle hayat ile ilgili görüşlerini belirtir.

    İnsan iradenin etkisiyle isteklerini gerçekleştirmeye çalışır. Her gerçekleşen istek, bir yenisini daha ortaya çıkarır. Bu çabanın son sınırı yoktur. Bu yüzden yaşam devam ettiği sürece acı ve ıstırap da devam edecektir. Ona göre, hayat dertten ibarettir. Hayatın bütün sıkıntıları, dertleri yok olsa bile, bu sefer de can sıkıntısı ıstırap verecektir. İnsan yaşamda hep bir boşluğun ve can sıkıntısının ıstırabı içindedir. Hayata dair insanın bilgisi ne denli fazlaysa, ıstırabı da o denli çoktur. Hayat, anlamsızlıklarla bezenmiştir.

    Schopenhauer’e göre, hayatın anlamsızlıklarla, acılarla dolu olması hayatı dert çekerek dolduracağımız anlamına gelmiyor. Ona göre, insan acıdan kaçmalı, dertten uzak yaşamalıdır.

 

 

Bu kaçış hazza, zevke yönelme anlamında değildir. Bu yüzden acıyı hayatımızdan çıkardığımızda yerine bir şey koymak zorunluluğumuz da yoktur.

     Schopenhauer’a göre, acıdan kaçınmak mutluluktur. Ancak bu mutluluk doyum sonucunda oluşan bir mutluluk değildir. Acıdan uzak kalabilmenin getirdiği mutluluktur. Mutluluğu elde etmiş kişi, çok fazla haz yaşamış kişi değil, acıdan olabildiğince uzak kalabilmiş kişidir. Çünkü her yeni haz ve hazzı elde etmek için oluşan istek, yeni bir acının getirisidir.

 



[1] Janaway, Christopher, “Schopenhauer”,s.3

[2] Schopenhauer, Arthur “Var Olmanın Acısı”, s.

[3] Janaway, Christopher, “Schopenhauer”,s.33

[4] Janaway, Christopher, “Schopenhauer”,s.47

[5] Schopenhauer, parerga and paralipomena, cilt 1, s.482/bölüm

 

 

                                                 Özlem Şan

 


Cevaplar (1)Add Comment
aias

Hayatın Acıları Üzerine


yazar aias, Ağustos 16, 2010
Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır.
Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık.
Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür. Gençliğimde, kapımın zilinin her çalınışında, gönlüm sevinçle doluyor ve
kendi kendime, "Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!" diyordum.

Ama yıllar geçip de, olgunlaştığım zaman, her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: "Yine ne var?"
İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün
zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve her şeyin renksizleştiği görülür. Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da bir köşeye çekilip dinlenir. Geçmiş varlığının gölgesi ya da hayaleti haline girer. Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün.

Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek
ona şöyle bağırmak hakkımızdır: "Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?"

İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir.

İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

Arthur Schopenhauer

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy