ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Monday, Dec 09th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Filozoflar Montesquieu


Montesquieu

e-Posta Yazdır

Reklamlar

MontesquieuMontesquieu Frederick Copleston



Fransız Aydınlanma filozoflarının insanın toplumsal ve politik yaşamını anlamaya çalıştıkları daha önce belirtilmişti. Bu alandaki en önemli çalışmalardan biri Montesquieu’nün tüze üzerine incelemeleriydi. Charles de Sécondat (1689-1755), Baron de la Brëde et de Montesquieu, özgürlüğün bir yandaşı ve despotizmin bir düşmanıydı. 1721’de yayımladığı Lettres persanes Fransa’daki politik durum ve kilise koşulları üzerine yergilerden oluşuyordu. 1728’den 1729’a dek kaldığı İngiltere’de ülkenin politik dizgesinin belli özelliklerine karşı büyük hayranlık geliştirmişti. 1734’te Considérations sur les causes de la grandeur et de la décadence des Romains [Romalıların Görkem Ve Yozluklarının Nedenleri Üzerine İrdelemeler] başlıklı çalışmasını yayımladı. Son olarak 1748’de yasalar üzerine çalışması, De l’esprit des lois [Yasaların Tinihiç kuşkusuz] çıktı ki onyedi yıl süren bir emeğin ürünüydü.

Yasalar üzerine çalışmasında Montesquieu karşılaştırmalı bir toplum, tüze ve hükümet incelemesine girişir. Olgulara ilişkin bilgisi aslında böylesine geniş bir ölçekte tasarlanan bir girişimi yerine getirebilmek için yeterince doğru ve kapsamlı değildi; ama girişimin kendisi karşılaştırmalı bir toplumbilimsel gözlem olarak oldukça önemliydi. Gerçekten, Montesquieu’nün belli öncelleri vardı. Özel olarak Aristoteles çok sayıda Yunan anayasasına ilişkin incelemelerin derlenmesinde öncü olmuştu. Ama Montesquieu’nün tasarına çağdaş felsefenin ışığında bakılmalıdır. Politika ve tüze alanında başka felsefeciler tarafından başka alanlarda uygulanan tümevarımcı görgül yöntemi uyguladı.

Bununla birlikte, Montesquieu’nün amacı yalnızca toplumsal, politik ve tüzel fenomenleri betimlemek, büyük bir sayıda tikel olguyu kaydetmek ve betimlemek değildi. Olguları anlamayı, tarihsel gelişimin ilkelerine yönelik dizgesel bir inceleme için fenomenlerin karşılaştırmalı bir gözleminden yararlanmayı istiyordu. ‘‘Herşeyden önce insanları inceledim, ve şu inanca vardım ki bu sonsuz yasalar ve töreler türlülüğünde yalnızca özençleri tarafından güdülmüyorlardı. İlkeler biçimlendirdim, ve bu ilkelere kendiliklerinden uyan tikel durumlar gördüm—tüm ulusların tarihleri yalnızca (bu ilkelerden doğan) sonuçlardı ve her özel yasa bir başka yasaya bağlıydı ya da daha genel bir başka yasaya bağımlıydı.’’1 Montesquieu konusuna böyle yaklaşıyordu, yalnızca olgucu bir toplumbilimcinin tininde değil, ama dahaçok bir tarih felsefecisi olarak.

Belli bir bakış açısından Montesquieu’nün toplum, hükümet ve tüze kuramı tarihsel verilerden çıkarılan genellemelerden, ama çoğu kez aşırı-iveğen genellemelerden oluşur. Değişik politik toplumlardaki değişik olumlu tüze dizgeleri bir etmenler türlülüğü ile koşulludurlar: halkın karakteri, hükümet biçimlerinin doğa ve ilkeleri, iklim ve ekonomik koşullar vb. tarafından belirlenir. Bu ilişkilerin bütünlüğü ‘yasaların tinini’ oluşturur. Ve bu tinidir ki Montesquieu irdelemeyi üstlenir.

Montesquieu ilk olarak yasaların hükümet ile ilişkilerinden söz eder ve ‘‘cumhuriyetçi, monarşik ve despotik’’2 olarak üç hükümet türü ayırdeder. Bir cumhuriyet ya bir demokrasi olabilir—halk kütlesi en üst erki elinde tuttuğu zaman—, ya da bir aristokrasi olabilir—halkın salt bir bölümü en üst erki elinde tuttuğu zaman. Bir monarşide prens belli temel yasalarla uyum içinde yönetir, ve genellikle ‘ara güçler’ bulunur. Despotik bir Devlette böyle temel yasalar ve bir yasa ‘emanetçisi’ yoktur. ‘‘Bu yüzdendir ki dinin bu ülkelerde etkisi genellikle çok fazladır, çünkü bir tür sürekli emanetçi işlevindedir, ve eğer bu din açısından söylenemiyorsa, yasaların yerine kendilerine saygı gösterilen töreler açısından söylenebilir.’’3 Cumhuriyetçi hükümetin ilkesi yurttaşlık erdemidir; monarşik hükümetinki onur, ve despotizminki ise korkudur. Bu hükümet biçimleri ve bunların ilkeleri verildiğinde, belli yasal dizge tipleri yürürlükte olacaklardır. ‘‘Hükümetin doğası ve biçimi arasında şu ayrım vardır: doğası onun oluşmasını sağlayan şey iken, ilkesi ise onu davranışa iten yandır. Biri tikel yapısıdır, öteki onu devime geçiren insan tutkularıdır. Şimdi, yasaların her hükümetin doğası ile olduğu gibi ilkesi ile de göreli olmaları gerekir.’’4

Montesquieu’nün kuramını sanki salt görgül bir genelleme olarak amaçlanmış gibi betimlemiştim. Ve, böyle yorumlandığı zaman, ona karşı ileri sürülebilecek noktalardan biri de Montesquieu’nün sınıflamasının geleneksel ve yapay olduğu, tarihsel verilerin bir betimlemesi olarak bütünüyle yetersiz kaldığı biçiminde olacaktır. Ama Montesquieu’nün ideal hükümet tiplerinden söz etmekte olduğunu gözden kaçırmamak önemlidir. Örneğin, tüm edimsel despotlukların arkasında bir ideal despotik hükümet tipi seçilebilir. Ama bundan hiçbir biçimde verili bir despotizmin bu ideali ya da arı tipi, yapısında ya da ‘ilke’sinde, ona bütünüyle bağlı kalan bir yolda somutlaştıracak olduğu sonucu çıkmaz. Tipler kuramından haklı olarak herhangi bir verili cumhuriyette işlemekte olan ilkenin yurttaşlık erdemi olduğu ya da verili herhangi bir despotizmde yürürlükte olan davranış ilkesinin korku olduğu vargısını çıkaramayız. Aynı zamanda, verili bir hükümet biçimi kendi ideal tipini somutlaştırmayı başaramadığı ölçüde, ondan eksik bir biçim olarak söz edilmektedir. ‘‘Üç hükümetin ilkeleri bunlardır: ki belli bir cumhuriyette insanların erdemli oldukları değil, ama olmaları gerektiği anlamına gelir. Bu belli bir monarşide insanların bir onur duygusu taşıdıklarını, ve tikel bir despotik Devlette bir korku duygusu taşıdıklarını değil, ama taşıyor olmaları gerektiğini tanıtlar. Bu nitelikler olmaksızın bir hükümet eksik olacaktır.’’5 Böylece Montesquieu bir hükümet biçimi altında belli bir yasalar dizgesi bulunur değil ama bulunuyor olması gerekir diyebilir. Aydınlanmış yasamacı yasaların politik toplum tipine karşılık düşmesini sağlamaya çalışacaktır; ama gene de zorunlu olarak karşılık düşmezler.

Yasaların iklim ve ekonomik koşullar ile ilişkileri konusunda da andırımlı anlatımlara gidilebilir. Örneğin, iklim bir halkın karakter ve tutkularının biçimlenişine yardımcı olur. İngilizlerin karakteri Sicilyalıların karakterinden ayrıdır. Ve yasalar ‘‘kendisi için yapılmış oldukları halka öyle bir yolda uyarlanmalıdırlar ki, bir ulusun yasalarının bir başkasına uygun kılınmaları pek olanaklı olmamalıdır.’’6 Montesquieu iklim ve ekonomik koşulların yasa dizgelerini hiçbir anlıksal denetimin olanaklı olmayacağı bir yolda belirlediklerini söylemez. Bunlar, gerçekten de, hükümet biçimleri ve yasa dizgeleri üzerinde güçlü bir etki yaratırlar; ama bu etki belirleyici bir yazgının etkisine eşdeğer değildir. Bilge yasamacı yasayı iklim ve ekonomi koşullarına uyarlayacaktır. Ama bu örneğin belli durumlarda onun iklimin karakter ve davranış üzerindeki ters etkilerine bilinçli olarak tepki gösterecek olduğu anlamına gelebilir. İnsan yalnızca insan-altı koşulların ve etmenlerin bir oyuncağı değildir.

Montesquieu’nün kuramında iki önemli düşünceyi ayırdetmek olanaklıdır. İlkin bir görgül etmenler karmaşasının sonucu olarak yasa dizgeleri düşüncesi vardır. Burada tarihsel verilerin bir genellemesini buluruz, bir genelleme ki insanın toplumsal ve politik yaşamının daha öte bir yorumunda bir önsav olarak kullanılabilecektir. İkinci olarak, insan toplumlarında işlemekte olan idealler düşüncesi vardır. Daha açık bir deyişle, Montesquieu’nün tipler kuramı, gerçi olduğu biçimiyle çok dar olsa da, belki de her politik toplumun bir idealin tam olmayan somutlaşması olduğu anlamında alınabilir—bir ideal ki toplumun gelişiminde örtük bir biçimlendirici etmen olmuştur ve toplum ona yaklaşır ya da ondan uzaklaşır. Bilge yasamacının görevi bu işlemsel idealin doğasını ortaya çıkarmak ve yasamayı bunun ilerleyen olgusallaşmasına uyarlamak olacaktır. Eğer bu yolda yorumlanıyorsa, tipler kuramı Yunan anayasa sınıflandırmalarının salt bir kalıntısı olmaktan daha çoğu olarak görünür. Montesquieu’nün biraz eskimiş kategorilerin yardımıyla doğru bir tarihsel içgörüyü anlatmaya çalışmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Bununla birlikte, eğer Montesquieu’nün kuramını bu yolda alıyorsak, bunun imlemi yalnızca tarihsel verileri anlamakla ilgilendiği ve görecilik ile yetindiği biçiminde olacaktır. Yasa dizgeleri görgül etmenlerin değişik karmaşalarından doğarlar. Her bir dizgede işlemsel bir idealin iş başında olduğunu görebiliriz. Ama filozofun değişik politik ve tüzel dizgeleri karşılaştırıp değerlendirmede bulunabilmek için başvurabileceği hiçbir saltık ölçün yoktur.

Bu yorum gene de iki nedenle yanıltıcı olacaktır. İlk olarak Montesquieu değişmez türel yasaları kabul ediyordu. Tanrı, dünyanın yaratıcısı ve koruyucusu, fiziksel dünyayı yöneten yasa ya da kuralları saptamıştır.7 Ve ‘‘insan, fiziksel bir varlık olarak, başka cisimler gibi, değişmez yasalar tarafından yönetilir.’’8 Bununla birlikte, anlıklı ya da ussal varlık olarak, çiğneme yeteneğinde olduğu yasaların altında durur. Bunlardan kimileri kendi yaptığı yasalardır; ama başkaları ona bağımlı değildirler. ‘‘Öyleyse olumlu yasa yoluyla yerleşiklik kazanmalarına karşın ona önsel olan türel ilişkileri kabul etmeliyiz.’’9 ‘‘Haklı ya da haksız hiçbirşey yoktur ama yalnızca olumlu yasalar tarafından buyrulan ya da yasaklanan şeyler vardır demek, bir çemberi betimlemeden önce tüm yarıçaplar eşit değildiler demekle aynı şeydir.’’10 Bir doğa durumu düşüncesini kabul ederek, Montesquieu tüm olumlu yasalara önsel olarak ‘‘doğanın yasaları vardır, ve böyle adlandırılırlar çünkü güçlerini bütünüyle yapı ve varlığımızdan türetirler’’11 der. Ve bu yasaları bilebilmek için insanı toplumun kurulmasından önce olduğu biçimiyle irdelememiz gerekir. ‘‘Böyle bir durumda kazanılan yasalar doğa yasaları olacaktır.’’12 Bu düşüncenin Montesquieu’nün kuramının başka yanlarına uygun düşüp düşmediği tartışma götürebilir. Ama hiçbir kuşku yoktur ki politik toplumun yerleştirdiği tüm olumlu yasalara önsel olan bir doğal ahlaksal yasanın varolduğunu ileri sürüyordu. Eğer dilersek diyebiliriz ki yasalar üzerine incelemesi ileriye politik ve tüzel kurumların salt görgül ve tümevarımcı bir irdelemesine bakar ve kendi doğal yasa kuramı erken tüze felsefecilerinden kalan birşeydi. Ama bu kuram gene de düşüncesindeki somut öğelerden biridir.

İkinci olarak Montesquieu bir özgürlük yandaşıydı, tarihsel fenomenlerin yalnızca uzakta duran bir gözlemcisi değil. Böylece De l’esprit des lois’nın onbirinci ve onikinci kitaplarında politik erkinlik koşullarını irdelemeye girişir. Despotizme karşı olduğu için, doğal olarak özgürlükçü bir anayasanın en iyi anayasa biçimi olduğunu düşünüyordu. Çözümlemesi özgürlük sözcüğüne politik bağlamda kullanıldığı biçimiyle bir anlam verme ve sonra onu güvenlik içinde sürdürebilecek koşulları irdeleme biçimini alabilmektedir. Ve, kuramsal olarak konuşursak, bu iş politik özgürlüğe hiçbir eğilim göstermeyen ya da ona karşı ilgisiz olan bir politik felsefeci tarafından da yapılabilirdi. Ama çözümlemesinde Montesquieu gözünü bir yanda hayranlık duyduğu İngiliz anayasasından ve öte yanda hoşlanmadığı Fransız politik dizgesinden ayırmıyordu. Politik özgürlük üzerine tartışması böylece yalnızca soyut bir çözümleme değildir, en azından tini ve güdüsü söz konusu olduğu sürece. Çünkü Fransız dizgesinin nasıl özgürlüğe izin verebilecek ve onu sürdürebilecek bir yolda düzeltilebileceği üzerine kafa yoruyordu.

Politik özgürlük, der Montesquieu, sınırsız özgürlükten değil, ama ‘‘yalnızca istememiz gerekeni yapma gücünden ve istemememiz gerekeni yapmaya zorlanıyor olmamaktan’’13 oluşur. ‘‘Özgürlük yasaların izin verdiği herşeyi yapma hakkıdır.’’14 Özgür bir toplumda hiçbir yurttaş yasa tarafından izin verilen bir yolda davranmaktan alıkonmaz, ve hiçbir yurttaş yasa onun kendi eğilimini izlemesine izin verdiği zaman tek bir tikel yolda davranmaya zorlanmaz. Bu özgürlük tanımı belki de pek aydınlatıcı değildir; ama buradan Montesquieu politik özgürlüğün güçlerin ayrılığını içerdiğini vurgulamaya geçer. Daha açık bir deyişle, yasama, yürütme ve yargı güçleri tek bir insanın ya da tikel bir insanlar kümesinin yetkisine bırakılmamalıdır. Birbirlerinden öyle bir yolda ayrı ya da bağımsız olmalıdırlar ki, birbirleri üzerinde denetleyici bir etkide bulunabilsinler ve despotizme ve erkin tiranca kötüye kullanımına karşı bir koruyuculuk işlevini yerine getirebilsinler.

Politik özgürlük koşulunun bu bildirimine, Montesquieu’nün açıkça söylediği gibi, İngiliz anayasasının irdelenişi yoluyla varılır. Değişik Devletlerde değişik işlemsel idealler olmuştur ve olmaktadır. Roma’nın ideali ya da ereği denetleyici egemenliğin yoğunlaştırılmasıydı, Yahudi Devletininki dinin korunma ve geliştirilmesi, Çin’inki politik dinginlik. Ama tek bir ulus vardır ki, anayasasının doğrudan ereği olarak politik özgürlüğü alır—İngiltere. Buna göre, ‘‘bir anayasada politik özgürlüğü bulup ortaya çıkarmak için büyük bir emek gerekmeyecektir. Eğer nerede varolduğunu görebiliyorsak, niçin araştırmak için daha ötelere gidelim?’’15

Kimi yazarlar’a göre Montesquieu İngiliz anayasasını Harrington ve Locke gibi politik kuramcıların gözleriyle gördü ve İngiliz anayasasının ayırdedici özelliği olarak güçlerin ayrılığından söz ettiği zaman, 1688 Devriminin en sonunda Parlamentonun üstünlüğünü yerleştirmiş olduğunu anlamayı başaramadı. Başka bir deyişle, yalnızca İngiliz anayasasının gözlemi üzerine dayanmış olan birinin güçlerin ayrılığı olayını onun başlıca ırasalı olarak görmede diretmemesi gerekirdi. Ama Montesquieu İngiliz anayasasını ona ilişkin bir kuramın ışığında görmüş ve yorumlamış olsa bile, ve ‘güçlerin ayrılığı’ deyimi somut durumun yeterli bir betimlemesi olmamış olsa bile, deyimin durumun somut özelliklerine dikkati çektiği açıkça görünür. Yargıçlar, hiç kuşkusuz, yasamanın oluşturmuş olduğu anlamda bir ‘güç’ oluşturmuyorlardı; ama aynı zamanda işlevlerinin yerine getirilmesinde tekerkin ya da bunun bakanlarının başına buyruk denetimleri altında da durmuyorlardı. Hiç bir kuşku olmaksızın denebilir ki, Montesquieu’nün İngiliz anayasasında hayranlık duyduğu şey uzun bir gelişim sürecinin sonucuydu, ‘güçlerin ayrılığı’ üzerine soyut bir kuramın uygulanışının değil. Ama bu formülün büyüsüne kapılmadı, ve İngiliz anayasasını güçlerin bir ayrılığı olarak yorumladıktan sonra salt bir öykünme güdüsüyle bunun kendi ülkesinde de yaratılması gerektiğini düşünmedi. ‘‘Usun çok aşırısının her zaman istenebilir olmadığını, ve insanların hemen her zaman kendilerini ortaya uçlara olduğundan çok daha iyi uyarladıklarını düşünen ben, nasıl böyle birşeyi tasarlayabilirim?’’16 Montesquieu Fransız politik dizgesinde bir reform istedi, ve İngiliz anayasası üzerine gözlemi ona bu dizgeyi şiddete ve zora dayalı bir devrim olmaksızın değiştirebilecek yolları telkin etti.

Montesquieu’nün güçleri dengeleme konusundaki görüşleri hem Amerika hem de Fransa’da önemli bir etki yarattı, örneğin 1791 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi durumunda olduğu gibi. Bununla birlikte, politik toplumlar üzerine, hükümet biçimleri, yasal dizgeler ve başka koşullandırıcı etmenler arasındaki bağıntılar üzerine görgül ve karşılaştırmalı inceleme alanındaki öncü yapıtı yakın zamanlarda çok daha fazla vurgulanır.

Notlar:
1De l’esprit des lois, Önsöz.
2A.g.y. II, 1.
3De l’esprit des lois, II, 4.
4A.g.y., III, 1.
5A.g.y., III, 11.
6De l’esprit des lois, I, 3.
7Yasalar en genel anlamlarında ‘şeylerin doğalarından çıkan zorunlu ilişkilerdir’ (De l’esprit des lois, I, 1).
8A.g.y., I, 1.
9A.g.y.
10A.g.y.
11A.g.y.
12A.g.y.
13De l’esprit des lois, XI, 3.
14A.g.y.
15A.g.y., XI, 5.
16De l’esprit des lois, XI, 6.


[COPLESTON: AYDINLANMA: FRANSIZ AYDINLANMASI: BÖLÜM I: FRANSIZ AYDINLANMASI (1)]
Çeviren Aziz Yardımlı (C) İDEA YAYINEVİ 1989-1996


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy