ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Sep 19th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Filozoflar Hacı Bektaş Veli


Hacı Bektaş Veli

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Hacı Bektaş Veli Kimdir ?

Hacı Bektaş Velî’nin tasavvuf anlayışı, kendisinden önce ve sonra gelişen yapılarla birçok bakımdan farklılık arz eder. Onun tasavvuf anlayışı ile ilgili bilgi veren Âşıkpaşazade, Hacı Bektaş’ın “Cezbe” sahibi olduğunu bildirmektedir. F. Köprülü ise, Eminüddin b. Davud Fakih’e ait bir eserden yola çıkarak Hacı Bektaş’ı “Meczub-ı Mutlak” diye nitelendirmektedir. Bu bilgiler, tasavvuf terminolojisindeki kimliğiyle Hacı Bektaş’ı tam anlamıyla ifade etmekte yetersizdir.

    Bu bilgileri doğru olarak kabul etmek son derece güçtür. Çünkü Hacı Bektaş’ın yaşadığı dönem göz önüne aldığında, bu bilgilerin gerçek olarak algılanması olanaksız gibi görünmektedir. Hacı Bektaş’ın Baba İlyas ile ilişkileri ve Sulucakarahöyük’teki eylemleri, söylendiği gibi onun kendinden habersiz bir meczup telakki edilmesini zorlaştıracak niteliktedir.

    Kimi araştırmacılar, Hacı Bektaş’ı bir Sünnî mutasavvıf olarak göstermişlerdir. Buna kanıt olarak “Makalat” adlı eseri gösterilmektedir. Makalat, tasavvuf edebiyatındaki birçok benzeri gibi müritlere basit düzeyde tasavvufu öğretmek için yazılmış bir el kitabıdır. Diğer yandan Makalat’ın Hacı Bektaş’ın kimliğine uygun heterodoks düşünceleri yansıtmak zorunda olduğu da söylenemez. Bu yüzden, Makalat’a bakarak Hacı Bektaş’ın heterodoks bir Türkmen babası olmayıp, Sünnî bir mutasavvıf olduğunu ileri sürmek de gerçekçi değildir.
  
 Hacı Bektaş Veli Başka bir görüş de Hacı Bektaş’ın On iki İmam Şiîliğine dayalı bir din ve tasavvuf anlayışına bağlı olduğudur. Velayetname’de Hacı Bektaş’ın On iki İmam soyundan geldiği ileri sürülmekle beraber, bu bilgilerden hareketle onu bir Şiî mutasavvıf kabul etmek de tarihsel ve bilimsel gerçekliğe aykırıdır.

    Hacı Bektaş Velî, XVI. yüzyıl kaynaklarından itibaren, Anadolu’da önde gelen evliyadan kabul edilmiş ve büyük saygı görmüştür. Bunun en önemli nedeni, XV. yüzyıla gelinceye kadar Hacı Bektaş’ın bir Velî sıfatıyla halk belleğine mal olmasıdır. Halk belleğinde Hacı Bektaş Velî, tarihsel ve kişisel kimliğinden çıkartılıp ulu bir kimlik hâline gelmiştir. Onun etrafında anlatılan duvarı at yapıp yürütmesi, yılanı kamçı yapması, arslan ile ceylan figürlerini kucağında taşıması, güvercin kılığına girişi mistik kimliğinin toplumsal kimliği ile iç içe işlenmesinden kaynaklanmaktadır. Bu ve buna benzer kerametler edebî eserlerde sık sık işlenerek onun toplumsal önderliğini kutsallaştıran ögeler olmuştur.

    Hacı Bektaş Velî’nin Hz. Muhammed’in torunlarından 7. İmam Musa Kâzım soyundan geldiği birçok kaynakta görülmektedir. Bu bilgi tarihsel olarak kanıtlanmış olmamakla birlikte, onu sevenlerin kuvvetle inandığı bir görüştür.

    Hacı Bektaş Velî, yaşadığı dönem dikkate alınacak olursa Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaştırılmasında birinci dereceden rol oynamamıştır. Sadece Anadolu’yla sınırlı kalmayan bu etki, Sarı Saltuk gibi inanç önderleriyle devam etmiştir. Vilayetname’ye göre, Sarı Saltuk, Hacı Bektaş Velî tarafından Rumeli’ye oranın Müslümanlaştırılmasıyla görevlendirilmiştir.

    Hacı Bektaş Velî’nin en önemli etkisi, Türk kültürünün İslam öncesiyle sonrası arasında güçlü bir köprü oluşturmasıdır. Anadolu’da başlayıp Balkanlara kadar genişleyen Hacı Bektaş Velî düşünce sistemi, Türk kültürünün yaşatılmasında ve geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu etkinin kalıcılığında, Ahmet Yesevî ile birlikte Bektaşî dervişleri önemli roller üstlenmişlerdir.

    Hacı Bektaş Velî’nin Türk kültürünün sürekliliğini ve yaşamasını sağlayan uygulamalarının başında, Türkçeye verdiği önem gelmektedir. Bektaşîlik, Türkçeyi ibadet dili olarak kullanmış; Türkçe şiir geleneğini kesintiye uğratmadan sürdürmüştür. Farsça ve Arapçanın hâkim olduğu bir dönemde, Türkçeyi ibadet dili olarak kullanmaları, kültür bilincinin en önemli göstergesidir. Onların bu tutumları, Türkçenin gelişmesine ve kalıcılığına neden olmuştur. Hacı Bektaş Velî ve onun öğrencileri, Türk kültürünün, kültürlerarası mücadelede, sürekli ve güçlü bir şekilde yer almasını sağlayarak Türkçenin, büyük destekçileri arasında yer almışlardır.
 

Haci Bektas Velî’nin Anadolu’ya Etkisi

    Türk boyları arasında İslamiyet’in yayılışı, uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşti. Oluşum Orta Asya’da yaşam buldu ve Türkçe konuşulan bütün alanlara yayıldı.

    Karahanlıların İslam’ı kabul etmelerinden sonra İslâmiyet, Mâverâünnehir kentlerinde en yaygın din hâline geldi. Dervişler ve tacirler, yeni inanışın yayılmasındaönemli katkıları oldu. Gezici dervişler, geniş kitlelere hitap eden bir dil kullandıkları için, boylar arasında, din bilginlerinden daha başarılı oldular. Bunlar, inançlarını halkın beklentilerine cevap verecek bir şekilde yaymaktaydılar.

     Anadolu’nun kırsal ve göçebe halkı arasında yayılan Müslümanlık, eskil (arkaik) karakterini hep korumuştur. Kırsal ve aşiret yaşamı sürdüren halk, kendilerini eski inançlarına yeniden bağlayan göbek bağını hiç kesmediler.

     Anadolu’da Bektaşîlik, Fuad Köprülü’nün “Köy Bektaşîleri” diye bahsettiği ve “Alevî” diye anılanlar tarafından temsil edilmiştir. Başka bir deyişle Anadolu halk İslamlığı, menkıbe geleneğinin Ahmet Yesevî’ye bağladığı Hacı Bektaş Velî’de simgeleşir.


 
Hacı Bektaş Velî’de Ahmed Yesevî, Lokman Perende Bağlantısı


Horasan’dan gelen dervişlere Horasan erenleri deniliyordu. Hatta Hacı Bektaş da, Baba İlyas gibi Horasanî olarak anılıyordu. Sonra bir gelenek hâline gelen bu adlandırma, istila önünden kaçan yığınların izlediği yolu anımsattığı gibi, dervişleri zorlayan toplu göçü de anımsatmaktadır. Bu dervişler Küçük Asya ile Orta Asya arasında bir bağ oluşturan Ahmet Yesevî kültürünü birlikte getirdiler. Bektaşîler, gerçekte, Ahmet Yesevî’nin manevî kalıtçıları idiler.

Hacı Bektaş’ın doğumu gibi ölüm tarihi de tam olarak bilinmemektedir. İnanca göre, 1270’lerde öldüğü düşünülmektedir. Kimi kaynaklarda onun kardeşi Menteş’le birlikte 1239-40’larda Baba İlyas-i Horasanî’nin müridi olduğu, Baba İlyas ayaklanma sırasında öldürüldüğünü ileri sürülmektedir
 
Velayetname’de anlatılan söylenceye baktığımızda: Hacı Bektaş, Horasan’da Nişabur kentinde doğmuştur. Sekizinci İmam Ali Er-Rıza soyundan gelmektedir ve soyu, sonuç olarak Hüseyin’den dolayı Ali’ye çıkmaktadır. Aynı biçimde Ahmet Yesevî de Muhammedî el- Hanefi’den dolayı Hz. Ali’ye bağlanır.

Velayetname’ye göre Hacı Bektaş Velî, Ahmet Yesevî’nin müridi Lokman Perende’ye bağlıdır. Abdülbaki Gölpınarlı, Lokman Perende adını taşıyan 3 kişiden söz eder: Birincisi Şeyh Lokman-i Serasi’dir ve 1048’de ölmüştür. İkincisi, Hüseyin Baykara zamanında Herat’ta yaşamış bir şeyhtir, 1492-93’te ölmüş ve buraya gömülmüştür. İkisi arasında 14. yüzyılda Erdebil’de yaşamış olan ve Safaviler’in Anıtkabri sayılan türbeye gömülmüş olan bir başka Lokman Perende bulunmaktadır. Mezarı, Şeyh Safiyuddin İshak’ın (Ö: 1334) oğlu Şeyh Sadreddin Musa (1334-1392) tarafından yaptırılmıştır. Perende (Uçan) sözcüğü üzerinde de durmak gerek. Bu isim gezginci dervişler olan Kalenderî tarikatına bağlı başka bir kişiye de verilmiştir. Bu kişi de ünlü Şems-i Tebrizi’dir.

Eflakî, bize, onun değişik mekânlara bî-ser ü pâ (başsız ayaksız) girme gücüne sahip olduğunu, bu nedenle kendisine Şems-i Perende (Uçan Şems) denildiğini anlatır. Buradan da, Şems’in hazır ve nazır, yani aynı anda ayrı mekânlarda bulunabilen, ermiş ve ulu kişilere özgü olan güce sahip birisi olduğu sonucu çıkmaktadır. Hacı Bektaş da aynı güce sahip olacak ve bu görünüm (don), diğer birçok Bektaşî ulularına, özellikle ölümünden sonra aynı anda birçok yerlerde görülmüş olan ünlü Pir Sultan Abdal’a da mal edilecektir. Buna benzer bir başka görünüm, Baba İshak diye de bilinen Baba Resul için de söz konusudur ve bu nedenle, Pir Sultan’ın müritleri, onun öldüğüne inanmamışlardır

İnanca göre, Ahmet Yesevî, turna kuşu donuna (şekline) girebiliyordu. Turna kuşu (allı turna), Alevî-Bektaşî folklorunda çok büyük bir rol oynar ve Ali’nin simgesidir. Pir Sultan Abdal, bunu en güzel biçimde dizelerinde şöyle ölümsüzleştirmiştir.

Hazreti Şah’ın avazı, Turna derler bir kuştadır

Velayetname’de Horasan dervişlerinin (Horasan erenleri), meclislerine Ahmet Yesevî’yi davet etmek için turnadonunda derviş gönderdikleri ve bunların Türkistan’a doğru uçtukları anlatılır. Haberi alan Ahmet Yesevî ve halifeleri de turna donuna girerler ve onlara doğru uçarlar. Hacı Bektaş’ın kendisine gelince, o da Rum ülkesine ulaşmak için güvercin donuna girecektir.

Velayetname’de belirtildiği gibi, Lokman Perende, perendelik (uçma yeteneği) yeteneğini Türkistan’ın Pir’i, mürşidi Ahmet Yesevî’den almıştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Bektaşî ayininde, Ayin-i Cem töreni sırasında yapılan 12 hizmetten birinin bu adı taşımasından dolayı, kandilin (çerağ) yöresinde uçuşan pervanenin (gece kelebeği) bir değişkesini (varyantını) perende sözcüğünde görmek gerektiğini öne sürer.

Burada bir diğer önemli olgu da Türkistan Erenleri, Horasan Erenleri ve Rum Erenleri sözcüklerinin kullanımıdır. Velayetname’de bu üçünün adı da geçer; Ahmet Yesevî, “Türkistan’ın doksan dokuz bin pirinin piri” diye anılmaktadır. Hacı Bektaş’a da, Horasan Erenlerinin Piri denilmektedir. Sayıları yetmiş yedi bin kadar olan bu erenler, Türkistan Piri’ne bağlı görünmektedir. Öyle ki Horasan erenleri bir toplantı yapmak isterler. Toplantıya Türkistan Piri’ni ve halifelerini davet ederler. Bunlar, turna donuna girerek Türkistan’dan ayrılırlar ve Semerkand sınırında Amu-derya denen taşkın akan suyun üstüne konarlar. Burası, Ahmet Yesevî’nin ayaklarına niyaz eden Horasan Erenleri’ni karşıladığı yerdir. Toplantıdan sonra, Ahmet Yesevî ve halifeleri Türkistan’a Horasan erenleri de ırmağı gerçerek Horasan’a geri dönerler.

Ahmet Yesevî kutsal özel emanetlerini tekkesinde saklıyordu. Bu emanetler taç, hırka, çerağ (kandil), sofra, alem (sancak) ve seccade idi. Tanrı tarafından Peygamber’e, ondan da Ali Murtaza’ya ve Ali’den sonra da bunları Ahmet Yesevî’ye vasiyet üzerine bırakan 8. İmam Ali Er-Rıza’ya kadar tüm İmam’lara devredilmişti. Ahmet Yesevî de bunları Horasanlı Hacı Bektaş’a devredecektir. Hacı Bektaş, göz açıp kapayıncaya kadar, mürşidinin çağrısı üzerine Horasan’dan Türkistan’a Ahmet Yesevî tekkesine ulaşır. Hacı Bektaş Velî, bundan böyle gücünün simgesi olacak bu emanetleri devraldığında Ahmet Yesevî kendisine şöyle der: “Var, seni Rum’a saldık. Suluca Karahüyük’ü sana yurt verdik. Rum Abdallarına seni baş yaptık. Rum’da gerçekler, budalalar, sarhoşlar çoktur. Artık hiçbir yerde eğlenme, hemen yürü.”. Hacı Bektaş, hemen Ahmet Yesevî’den destur alır, bir güvercin donuna girer ve Türkistan pirlerinden Lokman Perende tarafından havaya fırlatılmış ucu yanık odun parçasının düştüğü yer olan Rum ülkesine varır.
 


Hacı Bektaş Velî Tasavvufu ve Felsefesinde Simgeleşen Olgular


Hacı Bektaş Velî’nin etrafında birçok keramet anlatılmaktadır. Onun kuşa dönüşme ve uçması, bir turna örünümüne bürünebilmesi, Anadolu’ya güvercin donunda gelmesi, Bektaşî ayinlerde de kullanılmaktadır. Semahlar, turnaların uçuşunu yansılar. On iki İmam’ı simgelemek üzere on iki genç kızın yer aldığı, Semahlarından birine Turna Semahı” adının verilmesi bundandır.

Hacı Bektaş Velî’nin aslan görünümüne girmesi, dağları yürütmesi de onun simgeleşen özelliklerindendir. Vilayetname’de, Hacı Bektaş’ın bir Moğol köyünde, ölü bir çocuğu yaşama döndürmesi, kuraklığı gidermesi, yulafı buğdaya çevirmesi, tuz ihtiyacını gidermesi de bu simgelerden bazılarıdır.
 
Vilayetname’de, Hacı Bektaş, ibadet edeceği zaman, öğrencileri ile birlikte bir dağa çıkıyordu. Bugünkü Hacıbektaş kasabasına 15 kilometre uzaklıkta sönmüş bir yanardağ olan bu yere Hırka Dağı denmektedir. Onun, dua için seçtiği bu dağda ardıç ağaçları yetişmekteydi. Burada dervişler bir ateş yakıyor, çevresinde sema yaparak kırk kez dönüyorlardı. Bir gün, bir kendinden geçiş anında, Hacı Bektaş, bu ateşe hırkasını atmış. Dağın adına bu sebeple, Hırka Dağı denmiştir. Ateş yanıp bittiğinde, dervişler dağdan inmeden önce, yerdeki kutsallığı silmek için, külleri göğe savururlar. Bu sebepten ötürü ardıç, kutsal bitkilerden sayılmaktadır. Hırka Dağı’ndaki törenin anlatımları, Hacı Bektaş’ın kişiliğini yeniden aydınlatıyor.

XIV. ve XVI. yüzyıllar arasında, Bektaşîlik belirgin biçimini kazandığında ise, içe içe geçmiş birçok inançsal olgu bulunacaktır. Bektaşîlik üzerine ilk etkilerden biri; Şîîlerce, altıncı İmam Ca’fer-i Sâdık’a atfedilen harfler bilimi temelli ve Tevrat yorumları kökenli bir öğreti olan, Hurufîliktir. Bu etkiyi Anadolu’ya taşıyan Bektaşîlerin yedi büyük şairinden biri sayılan, Nesimî’dir. Nesimî ile birlikte bu etki içerisinde yedi büyük Bektaşî şair arasında sayılan Viranî ve Yeminî’yi de sayabiliriz.

Hacı Bektaş, bütün bunların dışında uzlaşmacı kimliği ile de karşımıza çıkar. Bunu anlatan halk söylenceleri görüşümüzü doğrular niteliktedir; “Üçhisar adlı diğer bir köyde insanların birbirleriyle geçinemediklerine, sürekli kavga ettiklerine şahit olan Hacı Bektaş Velî, onlara şu öğüdü verir: “Birbirinizin gönlünü kırmayın. Çünkü inananın gönlü Kâbe’ye benzer. Lakin gönül ondan da ileridir. Çünkü gönül Tanrı’nın evidir. Tanrı ile gönül arasında perde yoktur. Kâbe nasıl dokunulmaz, mübarek ise gönül de Tanrı’nın tecellî ettiği yer olduğu için mübarektir, ona dokunmayın.” Hacı Bektaş Velî kendisini şöyle tanıtmaktadır: “Horasan’dan Hicaz’a oradan da Sivas şehrine gitmekteyim. Maksadım, şâkî olana aman vermemek ve ahalinin barış ile bir arada yaşaması için gerekli olan gerçek sırlarını anlatmaktır. Bunun için pirim Hoca Ahmet Yesevî’den emir alıp Anadolu’ya geldim.” Hacı Bektaş Velî insanı şöyle tanımlamaktadır: Yaratıcı Âdem’i dört nesneden yarattı ve dört bölüğe ayırdı. Bu dört bölüğün dört türlü ibadetleri, dört türlü arzuları ve dört türlü hâlleri vardır. Âbitler, şeriat kavmi olup saf yaradılışlıdırlar. Bunlar ibadet eder, nefsî arzularını terk ederler. Ancak bu bölüm henüz kibir, haset, buğz ve düşmanlık gibi kötü huyları terk etmemişlerdir. İkinci kavim olan zahitler, tarikat kavmidir. Bunların ibadetleri de gece-gündüz Allah’ı zikretmektir. Bunlar devamlı ümit ve korku arasında yaşarlar. Üçüncü kavim ariflerdir, bunlar da marifet kavmidir. Arifler su gibi temiz ve arıdır. Takva üzerinde olan arifler, kibir, öfke, kin, düşmanlık ve gıybetten uzaktırlar. Dördüncü kavim muhiplerdir. Hakikat kavmi olan muhipler, teslim ve rıza üzerindedirler. Bunlar herkesin anlayamayacağı batınî meseleleri anlayan mânâ kavmidirler. Oturanlardan biri:-Ey ulular ulusu, biz bu yolun hakikatini öğrenmek isteriz. Dediğinde onlara şu cevabı verir: “Bu yola girmenin ilk mertebesi “iman”dır. İmanın ilk şartı kelime-i şahadet getirmektir. Ama bizim sözümüz budur ki: Rahman sıfatı nedir ve şeytanın aslı nedir? Önce bunu bilmek gerek. Şimdi şöyle bilmek gerek ki, Rahman’ın aslı imandır ve şeytanın aslı fenalıktır. İman akıl üzeredir, akıl sultandır. Sultan giderse nâib de duramaz. İman bir hazinedir. İblis bir hırsızdır. Akıl hazinedardır. Hazinedar giderse, hırsız da hazineyi çalar. Ve bir söze göre insan koyundur ve akıl çobandır ve iblis kurttur. Çoban giderse kurt koyunu ne yapar?... Şimdi Yaradan Tanrı’ya inanmak imandır ve emrini tutmak da imandır ve sakın dediğinden sakınmamak Tanrı’ya inanmamaktır.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy