ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Jul 14th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Filozoflar Michel Foucault


Michel Foucault

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Le Mond’un (27 Haziran 1984) yayınladığı tıp bültenine göre Michel Foucault , 25 Haziran günü saat l3’ te Paris’in de la Saipetridre Hastahanesinde acute septicemia (şiddetli kan zehirlenmesi) sonrası nörolojik komplikasyonlar sonucu hayata gözlerini yumdu. Haber gazetede iki sütunluk “La mort du philosophe Michel Foucault” (Filozof Michel Foucault’nun Ölümü) başlığı altında, birinci sayfayı dolduran olağanüstü bir övgü seli şeklinde yer aldı. Başyazıyı Foucault’ nun College de Frence’dan seçkin bir meslektaşı olan Pierre Bourdieu yazıyordu.
Michel FoucaultFelsefe ve tarih üzerine yapmış olduğu çalışmaların, Başbakandan anısına bir övgü almış olsa da, zorluğu ve uzlaşmazlığına karşın herhangi bir başka çağdaş fılozofun ölümüne gösterilecek ilginin böylesine yoğun ve hürmete şayan olabileceğini, Fransa ve Foucault örneği dışında, tasavvur edebilmek güçtür. Foucault’nun ölümünün çok büyük bir kayıp olarak değerlendirilmesi ve düşüncesinin hala yaşayan şaşırtıcı gücü ve etkisi hakkında söylenenler, Onun bu ilgiye mazhar olmasının nedenini gösterir.
O, sanırım en iyi, Nietzsche ’nin modern havarilerinin belki de en büyüğü ve aynı zamanda yirminci yüzyıl Batısının muhalif entelektüel yaşamının en dikkate değer açılımlarında merkezi bir sima olarak anlaşılabilir. Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty, Georges Canguilhem, Jean-PierreVernant, Lucien Goldmann, Louis Aithusser, Jacques Derrida, Claude L. Strauss, Roland Barthes, Gilles Deleuze ve Bourdieu ile birlikte Foucault, muhtemelen gelecek birkaç kuşak boyunca göremeyeceğimiz denli parlak çalışmaların bir toplamı olarak yaklaşık kırk yıllık bir üretimin sonucu olan Paris estetik ve politik akımlarının alışılmadık bir devrimci birikiminden beslendi. Modern düşüncede gerçek bir ayaklanmaya varan şey, disiplinle arasında ve gerçekte dilde varolan duvarların yıkılması, sonra da bu duvarlarla bölünen alanların, yüzeyin altından en karmaşık üstyapılarına kadar yeniden şekillendirilmesiydi. İlham kaynakları, akademik ve isyancı düşüncenin aykırı bir karışımı olan bu isimlerden teoriler, şaşırtıcı verimliliğin silüetleri, ve büyük formal sistemler doğdu. Bahsettiklerimizin hepsi Marx ’tan ve teker teker az ya da çok oranda Freud ’dan derin etkiler taşıyor; bir çoğu teorik taktisyen ve gerçeği görmenin bir aracı olarak eğer gerçeğin kurucusu değilse -dil ile meşgul; bir kısmı üniversite derslerinden ve neredeyse efsane olmuş öğretmenlerden olduğu kadar- adı en çok anılanlar Gaston Bachelard, Geoges Dumdzil, Emile Benveniste, Jean Hyppolite ve (Hegel üzerine verdiği meşhur dersler ve seminerlerle bütün bir kuşağı şekillendirmiş görünen) Alexandre Kojeve -sürrealist şairler ve yazarlar Andre Breton ve Raymond Roussel ‘dan, sıradışı yazar-filozoflar Georges Battaille ve Maourice Blanchot ’dan da etkilendiler. Nihayet bu Paris entelektüellerinin tamamı Fransa’nın politik yaşamındaki olaylarla, önemli kilometre taşları olan ikinci Dünya Savaşı, Avrupa Komünizmine tepki, Vietnam ve Cezayir koloni savaşları ve 1968 Mayısı ile yakından ilgiliydiler.
Fransa’nın ötesinde Almanya ve Alman düşüncesi ve nadiren de İngiliz ve Amerikalı yazarların çalışmalarına önem veriyorlardı.Bu benzersiz müstesna grup içinde Foucault öne çıkan isimdi. Bir kere en geniş alanlı eğitimi almıştı: aynı zamanda kuramsal incelemede en somut ve tarihselci olduğu kadar en radikal olan da oydu.
İkincisi kendini çalışmaya en çok adayan (Bourdieu’nun Onun hakkındaki sözleri “le plaisir de savoir” ve bu nedenle en az Parisli olan, en az moda olan ya da en az çekiştirilen isimdi. Hatta daha ilginci O, sosyal ve entelektüel tarihin muazzam sahalarını inceliyor, hem geleneksel hem de sıradışı (unconventional) metinleri eşit dikkatle okuyor ve hala alışılmış olan ya da özgün olmayan şeyler söylüyor görünmüyordu, hatta komik biçimde genel gözlemler yapma riskine eğilim taşıdığı kariyerinin en son evrelerinde bile. Foucault, ne yalnızca bir tarihçi, ne bir filozof ne de edebiyat eleştirmeniydi fakat hepsini ve daha fazlasını taşıyordu.
Adorno ’ya muğlaklığının, parlak stiliyle ve ayrıca toplum, kültür ve bütün eserlerinin yöneldiği güç konularında sıkıcı biçimde geniş, çoğu zaman belirsiz, teorik ve yaratıcı fikirleriyle çok az ilgisinin olması bakımından benzemesine karşın tıpkı Theodor Adorno gibi tutumlarında sert, uzlaşmaz ve sofuydu.
Kısaca Foucault, eserlerinde çok ötesine geçtiği roman, tarih, sosyoloji, siyaset bilimi ve felsefe türlerine bağlı karma bir yazardı. Bundan dolayı O, yaptığı çalışmalara kasten belli bir sınırların dışındalık katıyordu, onun için hem Nietzscheci hem de postmoderndi: idolleri ve mitleri altüst edişinde alaycı ve ahlak dışıydı. Bununla beraber Foucault’nun en nesnel yazısında bile insan hala ayırt edici bir ses duyabilir: kültürel bir tür olarak röportajın ustası olması tesadüf olmasa gerek. Böylelikle eleştiri ve yaratı arasında var olan eski makbul hudut tayinleri, Foucault’nun yazdığı ve söylediği şeylerde geçerliliğini yitiriyordu, tıpkı Nietzsche’nin sözlerinde ya da Gramsci ’nin Prison Notebooks’unda Barthes’ın genel olarak yazdıklarında, Glenn Gould’un piyano ve söz temsillerinde, Adorno’nun teorik ya da otobiyografık parçalarında, John Berger, Pierre Boulez, Luchino Visconti ya da Jean Luc-Godard’ın eserlerinde olduğu gibi.
Bu asla Foucault’nıın tarihinin, örneğin, tarihsel geçerliliği ya da doğruluğu olmadığı anlamına gelmez, bunun anlamı kendini bilme gibi başlıca dikkati gerektiren yapıtlar olarak bu tarihlerin -daha önce değindiğim diğer çalışmalar gibi- önümüzdeki karma türlü eserlerin öğrenmeyle, alıntılamayla ve bulgularla dopdolu olduğudur.
Entelektüel-kariyerinde en azından üç ayrı evre olmasına karşın Foucault’nun eserlerinde en başından sonuna değin tekrarlanan bir takım temalar vardır. Bu temalar en iyi. hareketsiz nesnelerden ziyade düşünce gezegenleri olarak kavranabilir. Foucault’ nun üzerinde çalıştığı ve yazdığı herşey çatışma izlerinin ısrarlı biçimde dayanıklı bir zinciri ve Onun meşhur arkeolojilerinin ve Nietzscheci geneolojileninin odağıdır. ilk başta Foııcault Avrupa’nın sosyal yaşamını, bir tarafta marjinal, itaatsiz, farklı ve diğer yanda makul, normal, genel olarak sosyal vb. arasında bir mücadele olarak anlıyor görünüyor. Foucault, bu mücaddelerin sonucunda (ve Foucault’nun şeyleri kavramasında doğum metaforu ve biyolojik sürekliliğin önemli bir yeri olduğu göz önünde tutulduğunda) bilgiyi meydana getiren disiplin ve hapsetme kurumları içinde gelişecek çeşitli tutumların doğduğunu düşünüyor. Böylece klinik, hapishane ya da yetimhane, tıbbi uygulama, cezai bilim ya da normatif hukuk ilminin doğuşuna tanık oluyoruz. Bu tutumlar -Foucault’nun daha sonraki dönemlerde formüle ettiği merhametsiz bir saptayışa göre- hapishaneler ve hastahaneler, sırasıyla kabahat ve hastalığa karşı fabrikalar olarak görülene değin önce direniş ve sonuç olarak da bu kurumlarda değişim yaratır.
Daha sonra Foucault gücün, kurumlar ve bilimler dahil olmak üzere sürekliliğin her yanında, patlayıcı ve etkileyici bir şekil olarak çoğunlukla seçilen isyancı baskı, hapse mahkum edilmiş birey ve topluluklar -deli, hayalperest, suçlu peygamberler. şairler, kovulmuşlar ve ahmaklar- ve de bilgi üretiminde kendisini hissettirdiğini iddia ediyor.
Foucault’nun çalışmalarında baştan sona var olan diğer bir ana düşünce gezegeni de bilginin (savoir) kendisiydi. Foucault bilginin kaynaklarını, formasyonunu, düzenini, değişim ve sabitlik biçimlerini, muazzam maddi varlığına daima karşılık vermesini bir ağ gibi karmaşıklığını, epistemolojik durumunu en ince detayına kadar inceledi. Onun arkeolojileri, bilginin sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla amaçlı olarak benzer biçimde tasarlanmamıştır. Bunun yerine O, kendi sözleriyle, tarihi kendi aleyhine çevirmeye, “bellek ile bağlarını koparmaya, metafizik ve antropolojik kalıbını kırmaya ve bir karşı-bellek —zamanın büsbütün bütün farklı bir formu içine tarihin bir dönüşümü- inşa etmeye” girişiyordu. (“Nietzsche, Geneology, History”).
Bu yüzden Foucault, kendisiyle bilgi arasında kararsız ve gittikçe karmaşıklaşan bir tavır geliştirdi. Ben burada Foucault’nun kariyerinin üç evresine hızlıca bir bakmak istiyorum. İlk büyük çalışmaları -Madness and Civilization (Histoire de la folie) (1961; İngilizce çevirisi 1965) ve The Order of Things (Les mots et les choses) (1966; 1970) (başlıkta olduğu gibi metinlerde de İngilizce çevirilerle Fransızca Orijinalleri arasındaki az. çok yaklaşık ilişki Foucault’nun Ingilizce çevirilerinin ne kadar düzensiz olduğunun bir göstergesi)- belgeleri kazıp çıkaran, arşivleri yağmalayan, dini metinleri yeniden okuyan ve sır olmaktan çıkaran, merhametsizce alim bir araştırmacı görüntüsü verir.
Daha sonra ikinci dönemde “Archaelogy of Knowlodge” (1969;1972) ve “The Discourse on Language” (L’Ordre du discours) 1970; 1971) eserlerinde bilgiden uzaklaşır, bilginin maddesi yaptığı şeyi bilgi yapmak üzere bütün bir sistematik aygıtı uzun uzadıya anlatır. Bu dönem boyunca bilgi tabir caizse, koparılmış ve Foucault’nun terminolojisinde yeniden düzenlenmiştir: bu, arşiv, söz, ifade, sözçekmeli fonksiyon gibi sözcükler, kesin bir sınıflandırmayla bir Fransız sabit fikrine işaret etmenin çok hoş olmayan bir yolu; Onun bir tür şeffaf düşünsel hapishane olarak bilgiye karşı baş gösteren husumetini üretken hale getirmesinin, kontrol etmesinin bir yolu olarak nesrine girdiği zaman gerçekleşir. Bununla beraber Foucault’nun çalışmasının tüm önyargısı paradoksal olarak akılcı, sakin ve serinkanlı duruyor.
Ancak Foucault’nun mahkumlar adına yaptığı çalışmasından doğrudan ortaya çıkan Discipline and Punish (1975; 1977) ve kaynakları Foucault’nun kendi belli cinsel kimliğindeki olaylar olan The History of Sexuality (1976;1978) adlı eserleriyle bilgi açıkça bir düşmana dönüştürülüyor. Foucault buna kötümser biçimde gücü ve aynı zamanda gücün getirdiklerine karşı aralıksız fakat düzenli olarak bozguna uğrayan direnişi ekler.
Foucault’nun çalışmalarının özü, neticede, daima taşıdığı ve muhtelif şekillerde somutlaştırdığı bir düşünce olan ötekilik duygusudur. Foucault açısından ötekilik, kendi içinde hem bir güç hem bir duygudur, görünüşteki sonsuz dönüşümlerinin çalışmalarına yansıdığı ve bunları şekillendirdiği birşeydir. Foucault sapma ve sapkınların toplumla çatışmaları hakkında, dediğim gibi, bir manifesto düzeyinde yazılar yazmıştır. Daha ilginç olanı, bununla beraber, Onun aşırı olan herşeyin, düşüncelerin altında-üstünde duran tanım, taklit ya da örnek, bütün bu şeylerin onda uyandırdığı cazibedir. Bu cazibe eleştirilere eğilmekteki isteksizliğinin Olduğu kadar (eleştirilere karşı zaman zaman yaptığı hakaret dolu saldırılar hariç Onu yapısalcı olarak nitelemekte ısrar eden George Steiner akla geliyor-) anti-platonculuğunun da nedenidir. İlgi duyduğu şey, Archaeology’de belirttiği gibi, işaretler ve sözlerde gizli, keşfedilebilir fakat dile ve konuşmaya indirgenemez olan’”fazlalık’tır” işte bu ‘fazlalıktır’, bizim ifşa ve tarif etmemiz gereken” der. Böyle bir ilgi aynı zamanda hem dolambaçlı ve hem de anlaşılmaz gözüküyor, ancak bu Foucault’nun eserlerinde özellikle yerleşmemiş bir takım şeylere dayanır. Onun yazdıklarında ne okur ne de yazar için alışık olmak gibi bir şey söz konusu değildir. Yerinden çıkarmalar, baş döndürücü ve fiziksel olarak güçlü bir nesir, (örneğin, Discipline and Punish’te yer alan işkence tasviri ya da The Order of Things’teki bir adamın ölümü üzerine yazılan daha sakin fakat daha sinsice etkileyen bölümler), araştırmanın bütün alanlarını bulmadaki esrarengiz yetenek: Tüm bunlar Foucault’nun ötekiliği ve heterodoksiyi ehlileştirmeden ya da doktrinin içine almadan formüle etme konusundaki sonsuz çabasından doğar.
Bu Nietzsche’nin büyük bir yirminci yüzyıl düşünürünün çalışmalarında derin bir düzeyde iş gören mirasıdır. Bu miras, genel ve evrensel olana tercih konusu olan özel ve özgün birşeydir. Nitekim, unutulmaz bir röportajında Foucault, evrensel bir entelektüel olmak yerine özgün olmaktan yana ve bütün bir kültürü kumanda etmeye cüret eden, (Sartre ve Aron kastediliyor olabilir) kendi söylediğinden başka doğru tanımayan büyük alimlerdense kendisi gibi disiplinlerin somut kavşaklarında çalışan bir düşünür olmaktan yana tercihini koyuyordu. Bu miras belki daha sonra yabancılaştırılmış, uzaklaştırılmış ve “değiştirilmiş” bile olsa, şimdi onun kaygıları Foucault’ya çalışma şartlarını ve etiğini dikte ediyor. Foucault açısından ne nesnenin ne yazarın kimliği, ne nesne ne de özne, insanı meydana getiren olma sürecindeki, hatta geleneksel faaliyetlerin alıkonamaz enerjileri kadar önemli değildir. Bundan dolayı O, çalışmalarında bir yanda sözün anonimliği ve tutarsız düzenlilik, diğer yanda disipline edilmiş beyanlar, yazarsız ifadeler ve kişisel olmayan kuralların korkunç kurumuna meydan okuyan güçlü bilgiyi arzulayan adı kötüye çıkmış benliklerin, Foucault’nun kendisi de dahil, baskısı arasında neredeyse korkunç bir kımıldayamama hissine kapılır. Aynı zamanda arşivlere, dosyalara ve müsveddelere boğulmuş hatta belki hapsedilmiştir. Foucault paradoksal olarak kendini ve izleyicilerini sanki “güç direnişi üretir, direniş gücün yeni biçimlerini” diyen tezini canlandırmak ister gibi mutlak otoritenin daha büyük bir derecesi için teşvik ediyor görünür.
Kariyerinin orta evrelerinde Mayıs 1968 olaylarının Foucault’ya güç verdiğini görüyoruz, Onu ilk kez ciddi metodolojik düşüncelere sevk eden bir olaydı bu. Bunları ayrıca ilk röportajlarını verdiği sırada, ileride The Archeology of Knowlodge ‘da incelikle işleyerek genişleteceği fikirlerini geliştirmekte kullanmıştı. Onun güç felsefesi, hem isyancı ayaklanmanın sınırlarını ve hem de sözün yasaları tarafından görünmez olarak düzenlenen ilgi alanlarının kapsamlarını anlamaya başlamış göründüğü altmışların sonlarında ortaya çıktı. Tuhaf bir şekilde Foucault’nun son çalışmalarının Schopenhaeurcu pesimizme ve determinizme neredeyse zaten yönelmiş olmasına rağmen, altmışlar ve yetmişlerin başları boyunca yazdığı makaleler estetik ve entelektüel projelerin çeşitliliği, yoğunluğu ve enerjisinin verdiği hazzın bir ifadesi olarak okunabilir. Battaille, Flaubert, Deleuze, Hölderlin Magritte ve Nietzsche üzerine yazdığı bu döneme ait parçalar (bir kısmı Donald Bouchard tarafından Language, Counter-Memory, Practice içinde bir araya getirilmiş ve hassasiyetle not edilmiştir) bazı okurlarına göre Onun en iyi çalışmalarıydı ve makaleler kelimenin tam anlamıyla küstah olmaksızın parlaktı.
En önemli çalışması, bununla beraber College de France’da 1970 Sonbaharında verdiği L’Ordre du discours (The Discours on Language olarak çevrildi) adlı bir açılış konferansıydı Burada Fransa’nın en büyük akademik kurumundaki araştırma ve konferanslarının programını ortaya koydu. Tipik bir tarzda, izleyicilerine yüzyıllar boyunca asla doğruluk, rasyonellik ve normallikten aşağı olmayan şeyler üzerine projelerin taslağını çıkarmayı, aynı anda gnomik elipsleriyle Beckettçi ve meşum sessizliğiyle Renancı bir seda içinde anlattı. Aşağı yukarı aynı tarihlerde Foucault, entelektüel nüfuz açısından içerideki başlıca rakibi olarak görmesi gereken Derrida ’yı ele aldı. Hatta Foucault’nun, yapısalcılık okulunun tarihselci olmayan bir laissez-faire tavrına izin veriyor oluşundan duyduğu açıkça ortada olan korkuyu hesaba katarak, Derrida hakkındaki sözlerinde şahsına münhasır olmayan bir keskinlik ve alaylı bir tepeden bakış olduğu, diğer yandan ortak bir antimitolojik ve antitutucu projeden dolayı yakın ilişkide bulunduğu görülür. Bilebildiğim kadarıyla Derrida vicdan azabının ve inanıyorum aralarındaki açıklığın derece derece azalmasını sağlayan kendini tutuşunun bir işareti olarak Foucault’yu yanıtsız bıraktı.
Foulcault’nun yetmişler boyunca tomurcuk veren, ahlak kurallarına karşı gelen, genellikle sert, her zaman tahrik eden ve politik olan ilgilerinin sayısız mantık çizgisini çözmek için daha çok erkendir. Foucault dünyanın her tarafından bir çok talep alan meşhur bir yazar ve konuşmacı olmaya başlamıştı. College de France’deki dersleri övgülerini, aslında dersleri hazırlamak, onları daima ayrıntılı olarak araştırmak ve cours magistra!e’in geleneğine en fazla hürmetle ve en uygun usulle vermek suretiyle yanıtladığı geniş bir izleyici kitlesi çekiyordu. Mahkumlar adına ve cezai reform üzerine yaptığı çalışması, Onun pskiyatri ve devrim karşısındaki oldukça tuhaf ilgili tutumları gibi bu dönemde olgunlaştı ve tamamlandı. Doğal olarak sosyo psikolojik yörüngesiyle bir entektüel için yeterli olan bunlar, Foucault’nun onlar olmadan düşünülemeyeceği yazarlar Freud ve Marx’ın çalışmaları için sık sık açığa vurduğu husumet içinde cisimlendirildi. Ancak şu bir gerçek ki sosyal olarak kural dışı kişilikleri ve Allah vergisi engin yetenekleri Foucault’yu kendi soyu hakkında şüpheye düşürmüştü. Bu yüzden O, seleflerini dikkatle seçerek, Borges’in Kafka’sı gibi yaşamının bazı biyolojik, entelektüel ve sosyal izlerini büyük bir dikkat ve çabayla yok ederek kendi kendini doğuran bir adam olmuştu. Hatta çağdaşları konusunda kendisini zamanla hem altmışların Maoist akımlarından ve hem de genellikle Ona karşı diğer Paris idollerine olmadığı kadar saygılı olan nouveaux philosophes’in en kötü aşırılıklarından uzak tutarak daha dikkatli davranıyordu.
Kariyerinin son evresinde Foucault’nun kaygıları, gücün mikrofiziğine aksetmiş olarak, hapsedilmenin sosyal sonuçları ile ilgili araştırmalardan ziyade cinsel kimliğin derin tarihi ile sınırlıdır. Başka bir deyişle Foucault dikkatini, disiplinlerin ve tezlerin detayları yoluyla bilinebilir olan sosyal bir nesne olarak insan yaradılışından, arzu, zevk ve merak yoluyla bilinebilen insan cinselliğine kaydırmıştır. Hatta böylece Onun en son projesi, History of Sexuality’nin ilk cildinde yer alacağını söylediği şeklinden epeyce farklılaştı. Bu arada diğer iki cilt (The Use of Pleasure ve The Care of the Self ) sekiz yıllık bir aradan sonra öldüğü yılda ortaya çıktı; klasik Yunan ve Roma’ya “bireylerin birbirleri üzerine dikkatlerini odaklamaya, aralarında, onu doğal ya da düşmüş yapan, varlıklarının gerçeğini, arzuyla, keşfetmeye izin veren belli bir ilişki oyunu yaratarak birbirlerini arzunun bir nesnesi olarak yorumlama, anlama ve kabul etmeye nasıl götürdüklerini” (The Use of Pleasure, s.5) keşfetmek üzere geri dönme projesini bütünüyle yeniden tasarlamıştı. Politikten kişisele bu özel ve üst-belirlemeli kaymaya neden olan şey, diğer etkenlerle birlikte, kamusal alanın büyüden epeyce kurtarılması, daha açık olarak belki onun bu alanı etkileyebilmek için fazla bir şeyinin olmadığını hissetmesiydi. Ayrıca belki de ulaştığı ün, korkunç ve ürkütücü kamu karşısında bilgi perhizi, üretim ve kendine yüklediği performansta önemli bir rahatlamaya izin veriyordu. Foucault dikkati çekecek derecede, eğer müptelalık değilse, seyahate, çeşitli ve değişik lezzetlere (Kaliforniya’da sıklıkla konuk oluşlarını simgeleyen) ve çok az olarak politik mevkilere karşı duyduğu arzuyu keşfetmeye çalıştı. Gulaglara karşı ve Sovyet ve Kübalı muhalifler adına sık sık atılmaktan eskimiş nutukların çekiciliğine kapılmış olan başka ilericilerin şimdiye dek onun hakkındaki düşünceleri yine de üzücüydü, O geçmişle muhatap olduğu için kendisini her türlü böylesi basit politik formülden uzak tuttu.
Ancak aynı zamanda Foucault’daki değişimin ayırıcı nitelikte alışılmadık bir aşırı tecrübe olarak İran devrimi yoluyla meydana geldiğini düşünebiliriz. Foucault Şiiler’in Şah’a karşı “ruhani politikaları” olarak adlandırdığı şeyi inceleyen ilk Batılılardan biriydi. Bunun içinde, sınıf çatışmaları ya da ekonomik baskı gibi geleneksel kurallar altında güdülmesi mümkün olmayan bütünüyle kolektif, irade dışı aşırılıklar keşfetti. Devrimin başarısının istisnai olarak bir genci zulüm rejimini başa getirdiği göreve kadar Iran devriminde bir süre için Onu cezbeden vahşice homurtuları ve birikmiş enerjiyi sezmişti. Bu sanki en başta Foucault’nun kişisel olmayan, yazısız hareket teorilerinin açık bir şekilde gerçekleşmesini sağladı ve Foucault tahmin edilebilir bir hayal kırıklığıyla irkildi.
Gerçekten zeki bir adam olan Foucault, öldüğünde dünya çapında bir üne sahiptir. Bütün okurlarının muhakkak anımsayacakları şey, Onu ilk kez okurken başka hiçbir yazarda olmayan Foucault’nun üslubuna özgü bir derinlik ve zorluk kabiliyetiyle bir elektrikli patlama ve ardından bir başkasıyla ortaya konan böylesi keskin ve oldukça dikkat çeken düşüncelerle karşılaştıklarında nasıl bir şok duydukları olacaktır. Böylesine üretken ve etraflı bir araştırmacıda, kitaplarının daima -en uzun olanları bile- vecize kabili bir meyil taşıması ve insanı nadiren yoran, tam tersine okuyucuyu canlandıran ve tahrik eden üçlü dörtlü seriler halinde (örneğin, “arkeoloji” ne düşüne tarihi, ne entelektüel tarih, ne de aklın tarihidir) olumsuz ayrımları açık hale getirme sanatındaki ustalığı dikkate değer özelliklerdi. Bununla beraber Foucault, İngilizce konuşan dünyada, metodolojilerini yazık ki parçalara ve yeniden parçalara ayıran ve tarih eserlerine çok az ilgi gösteren edebiyat teorisyenleri arasında en çok sözü geçen yazardı.

Diğer taraftan Foucault’nun bence, fundamental noktalarının gücünü ve niteliğini ciddi anlamda bozmadıkları halde, zayıflıkları her yönüyle ortaya çıkarıldı. Foucault’nun kör noktalarından en çarpıcı olanı, örneğin, Onun esas olarak sınırlı olan Fransa tanıklıklarıyla görünüşte evrensel olan yargıları arasındaki ihtilaflar konusundaki kayıtsızlığıydı. Üstelik dışlama, sınırlama ve baskı gibi sorunlarla karşılaşan feminist ve postkolonyal yazarlarla ilişkilerinde gerçek bir alaka göstermez. Doğrusu Foucault’nun Avrupamerkezciliği neredeyse tamdı, sanki tarih sadece bir grup Alman ve Fransız düşünür arasında cereyan etmişti. Son çalışmalarının amaçları daha özgün ve zor anlaşılır olmaya başladığı için, tarihçiler ve teorisyenler tarafından, Onların kavrayışlarında bağını kestiği alanlarda yapılan titiz çalışmalarla görünüşte alay etme imasıyla genellemeleri çok daha serbest görünüyordu.
Foucault bir filozof ya da dili ve öğrenmeyi riskli şekilde çeşitli, genellikle aykırı sonlara yayan muhteşem bir zeka sahibi olarak okunup ya da istifade edilip edilmese bile, Onun eserleri gelecek kuşaklar için anti-ütopyacı etkiyi yerinden etmesiyle akıllarda kalacak. Foucault’nun başlıca olumlu katkısı toplumu kuşatan bilgi teknolojilerini ve bilginin kendisini incelemesi ve açığa çıkarması, hatta bu teknolojiler kendi kontrolsüz heyecanlarıyla, sınır ve mantık olmaksızın gelişirken bile bunları idare ve kontrol edebilir, normal bir hale getirmesiydi. Onun en büyük ve kritik katkısı da insani ve sosyal bilimlerde temel teşkil eden kimlik ve öznellik araştırmalarının antropolojik modellerini yok etmesidir. Herşeyi eninde sonunda ya bir çeşit Cartesian benlik ya da yalnız bir kahraman sanatçıdan çıkmış gibi toplumda ve kültürde görmek yerine Foucault, sosyal yaşamın kendisi gibi bütün işlerin kolektif olduğu şeklinde çok daha doğru bir nosyonu tercih ediyordu. Bu yüzden temel görev, bizi bir doktora ilaç verme ya da bir tarihçiye tarih yazma yetkisi veren şeyin esasen bir kişisel kabiliyetler seti değil bütün profesyoneller tarafından bilinçsiz bir a priori olarak verildiği kabul edilen kuralları takip etme becerisi olduğunu söylemekten alıkoyan ideolojik temayülleri tuzağa düşürecek ve işlemez hale getirmektir. Foucault bu kuralların yerine, kendinden önceki herkesten daha çok kural tayin etti ve hatta daha etkileyici biçimde, uzun zaman periyodları içinde kuralların nasıl insanların ne (ve de nasıl) düşündükleri, yaşadıkları ve konuştuklarının epistemolojik belirleyicisi olmaya başladığını gösterdi. Foucault, kuralların nasıl değişebildiği konusuyla daha az ilgilenmiş olsaydı, bu ilk kaşifi olarak bunların, herkes yanılsama olmaksızın disiplinlerin, tezlerin, epistemelerin ve ifadelerin gerçekten tamamen ilgili olduğu şeyin farkında olsun istediği aşırı derecede detaylı güçlerinden kaynaklanırdı.
Foucault’nun önceden Madness and Civitization adlı eseri için incelediği, orijinalinde akıl hastanesiyken şimdi nörolojik hastalıklara bakan bir hastanede ölmüş olması çok ince bir ironi taşımaktadır. Bu ürkütücü ve üzücü bir şeydi; sanki ölümü, Foucault’nun normal olanla patolojik olan, akılcı ile akıldışı, iyi huylu ile kötücül arasındaki symbiotik (ortakyaşar) paralellik üzerine yaptığı tezleri teyit ediyordu. Daha çarpıcı bir İroni ise, zaman zaman “ölümün filozofu” olarak adlandırılan Foucault’nun kendi ölümüyle, bir insan yaşamının gerçekten ne kadar olağanüstü, şüphe götürmez şekilde tuhaf ve kişisel bir şey olduğunun çok iyi bir örneği olarak görülmesidir. Fransız halkından bir sima olmaktan daha çok, Foucault, ulusaşırı bir işi olan bir entelektüeldir. Kolayca suçlamak yerine O, güç ve bilgi arasındaki gizli suç ortaklıklarını felsefi ciddiyetin sabırlı şüpheciliği ve enerjik cesaretiyle karşı karşıya getirme işini ortaya koydu, şık ve parlaktı.

 

Michel Foucault-Edward Sait-Çeviri: Özgür Emir-Doğu Batı Dergisi-Kasım:Ocak 1999

 

 

Kırılmalar Üzerine

Konusu insan olan bütün beşeri-toplumsal bilimlerin gerçeklik karşısındaki iddiaları şüpheyle karşılanması gelenek olmuştur çoğu zaman.Eğer siz gerçeklik ile teori arasındaki karşılıklı değişebilirlik ilkesini göz ardı ettiğiniz zaman Marks gibi dünyanın bütün işçilerini toplamak zorunda kalırsınız.Foucault’nun yapmaya çalıştığı şey ise gelenekselleşmiş,kült haline gelmiş anlatılara ve bilgi iddialarına karşı kuşkucu tavırlar geliştirmektir.Sözgelimi onun çabası herhangi bir bilim alanının konusuna giren problem alanlarına ilişkin bilgi iddialarını ve bağlı olduğu söylem motiflerinin gerçekliğe ilişkin yorumlarını kritik etmektir.

Foucaultif sosyolojik çalışmaları anlama çabasının zorluğundan dolayı ve bu güçlüğü hafifletmek için en iyi yollardan birinin, günümüz şartları açısından Foucault ile yapılan söyleşilerin içerik ve tematiğini keşfetmekten geçtiğine inanıyorum.Aslında anlaşılmasında zorluk çekilen bir Foucault varsa bu, büyük bir olasılıkla onun okuyucu ile arasındaki klasik iletişim örüntüsünü önemsememesindendir.Onun çalışmalarına atfen yapılan “tutarsızlıkları içerdiği” eleştirisinin de buradan kaynaklandığına inanıyorum.Oysa Foucault tutarlı bir yaklaşım geliştirmek ister çalışmalarında.

Foucault için bir yer tayin etmeye çalışırsak, temel ilgisinin 18.yy Avrupa düşüncesinden geçen yapı ve kurumların analizine ilişkin açıklamalarından ötürü modernist yönelimleri taşısa da post-yapısalcı kuşağın güçlü kişiliklerinden biridir Foucault.Post-modern felsefenin içinde düşünebileceğimiz Post-yapısalcılık kısacası; yapısalcılığın eğitim,dil,ekonomi gibi kurumların doğasında olan bilinçli ve ilerlemeye yönelik olduğu temel tezini ,eleştirilmeye müsait alan olarak bakan ve 1960’lı yıllarda Fransa’da başlayan bir harekettir diyebiliriz kısacası.Yine Foucault için bazen Yapı-bozumcu nitelendirmeler yapılsa da hem kısmen doğru hem kısmen de eksik olduğunu düşünüyorum.Çünkü böyle bir nitelendirme Foucault’ u çok pesimist (kötümser) biri olarak karşımıza koyar.Oysa Foucault aynı zamanda olgulara ilişkin yorum ve genellemeleri yeniden inşa eder gibi gözükür.

(Amacım ç.n.) delilik, hastalık,suç ve ceza hakkındaki belirli kesin olarak görülen şeyleri ve bayağılıkları yok etmek için bazı katkılarda bulunmak;bir çok başka şeyin yanında , belirli ifadelerin artık canlılıkla ifade edilemeyeceğini göstermek;insanların belirli şeyleri algılayışlarında ve yerine getirişlerinde değişiklikler yapmaya katkıda bulunmak; ve duyarlılık biçimlerinin bu zor yer değiştirirliğine ve müsamahanın başlamasına katılmaktır;bundan daha fazlası için çabalamaya muktedir olduğumu sanıyorum (aktaran Skinner Quentin1981:11-12).

Foucault’un “benim için bir vahiydi”dediği Nietzche’den çok etkilendiği açıktır. İlginçtir ki Weber’in de Nietzche’den sarsıcı bir biçimde etkilenmesinin yanında Focault ile içerdiği temalar açısından aralarında söz konusu bir yakınlıktan bahsetmek mümkün. Weber’in modern hayata ilişkin yaptığı benzetme olan “demirden kafes” dediği şey,Foucault için “panoptik sistem”dir.Öyle görünüyor ki Tanrı, vahiylerden ilkini Weber, ikincisini ise Foucault için göndermişti.Böylece Foucault için bir başlangıç serisi olarak tasarladığım bu kısa bilgi ve açıklamalardan sonra şimdi Foucault’nun özel ilgi alanlarının neler olduğuna ,sosyolojik çözümlemelerin nerelerde yoğunlaştığına bakalım.

1.CEZALANDIRMA ANLAYIŞINDAKİ DEĞİŞİKLİK:
Genel tarihe baktığımız zaman, antik göçebe toplumlarının cezalandırma biçimlerini belirleyen motivasyonların ve temelini oluşturan anlayışın, günümüz uygarlığından farklı olduğunu görürüz. Örneğin hepimizin bildiği gibi göçebe Türk yaşantısında hapis tutma yöntemi tamamıyla bireyin işlemiş olduğu salt suçlarından ötürü ilkesel bir anlayıştan kaynaklanmasının yanında göçebe hayatın hızlı olmasından kaynaklanan kendine özgü bir uygulamayı da hayata geçirmişti. Örneğin suçluyu hapiste tutma süresi ya kısaydı ya da rasyonelleştirici bir çabanın sonunda suçlu infaz edilirdi. Avrupa’nın ilerlemiş Monarşik imparatorluklarına baktığımızda uygarlıkların ilkel düzeyde hapishane sistemine kavuştuğunu (Osmanlı imparatorluğu için de geçerli tabii) ve temelde ilkesel bir anlayış farklılığı olmasa da pratik açıdan daha deneyimli bir alana hizmet etme imkanını sağlamış olduğunu görürüz. Fakat cezalandırma metotlarının nasıl ve ne oldu da özellikle 18.yy.dan sonra özellikle 19.yüzyıldan sonra farklı metot ve uygulamalara giriştiğini ve bunu destekleyen imkan ve koşulların neler olduğu sorusuna gelince, Foucault artık herkesin ezberini bozacak genel toplumsal tarihin sosyolojik dokusunu irdelemeye yönelir.

Foucault için tarihi anlatan şeyler küçük ama önemli ayrıntılarda gizliydi.Örneğin Foucault için bir celladın insanı parçalarken ki davranışının içerdiği motif önemlidir ancak; bir kişinin deli,düşünce suçlusu,koca burunlu,dev ağızlı veya niçin benim gibi düşünmüyorsun diyerek yapılan kategorik sistemlerin içerdiği düşünce motifi çok daha önemli olmuştur.Çünkü ona göre “celladın dahil olduğu iktidar ve bilgi ilişkisi açık iken;kategorik sistemin ihtiva ettiği iktidar ve bilgi ilişkisi muğlak ve keyfidir çoğu zaman”.Fakat bu keyfiyetin bilinen algılama ile karşılanmaması gerektiğini belirtmek istiyorum.Burada keyfiyet argümanıyla açıklığa kavuşturulması gereken şey, Foucault’u iktidar her yerdedir demeye getirdiği çıkış noktasıdır.Yani mümkün olduğunca birey-öznesi üzerinden iktidarın halkalarını genişleten bir sistem.Bu sisteme işlerlik kazandıran,halkaların devamlılığını sağlayan ve güçlendiren teknik ise Foucault’nun çözümlemelerinin dayanağını oluşturan SÖYLEM kavramıdır .

Örneğin belirgin bir noktayı, on sekizinci yüzyılın sonuna kadar Avrupa’ da kaçakçılığın önemini ele alırsak ,çok önemli bir akış saptarız;neredeyse diğeri kadar önemli olan ve iktidarın denetiminin tamamen dışında bir akış saptarız.Ayrıca,kaçakçılık insanların varlık koşullarından biriydi;deniz korsanlığı olmasaydı ticaret işlemezdi ve insanlar yaşayamazdı.Başka deyişle yasa dışılık yaşam koşullarından biriydi,ama aynı zamanda iktidara yakalanmayan ve iktidarın denetiminde olmayan bir şeylerin varlığına da işaret ediyordu...Monarşi’de faaliyet gösterdikleri biçimiyle iktidar mekanizmalarının ikinci büyük sakıncası aşırı ölçüde masraflı olmalarıydı…O dönemde iktidar esas olarak tahsildar ve yağmacıydı.Bu durumda ,her zaman iktisadi bir kaçak meydana geliyordu ve sonuç olarak iktidar iktisadi akışı desteklemekten ve teşvik etmekten çok,iktisadi akışın sürekli engeli ve freniydi.Şu ikinci kaygı,şu ikinci gereklilik buradan kaynaklanır:Şeyleri ve kişileri en ufak ayrıntısına kadar denetlerken toplum için masraflı olmayan veya esas olarak tahsildarlık yapmayan,ekonomik süreç yönünde faaliyet gösteren bir iktidar mekanizması bulmak (Foucault Michel 200:148).

Söylem ;ifadenin güç ilişkileri dolayımında ürettiği meşru hakikatlerdir.Söylemin meşruiyeti, iktidarın bireyler üzerinden ve bireylerle birlikte tesis ettiği denetim ve disiplin süreçlerinin canlılığı ve sürekliliğine bağlıdır.Foucault’a göre deliliği,şizofreniyi,kategorileştirmeleri ve cinselliğin bastırıldığı Victoria İngilteresi’ ni çözümleyebilecek temel analiz birimi, dönemin egemen olan söylem kalıplarıydı.Söylemin kalıpları olan ifade biçimleri, tarihte rol oynayan bilimsel disiplinlerin (Foucault’nun ağırlıklı olarak üzerinde durduğu tıp,psikoloji,kriminoloji,istatistik gibi bilimler) birey üzerindeki denetimini,iktidarın yönetim aygıtı dediği (bürokrasi) yolla toplumsal yaşam üzerindeki denetimini ve bizzat bireyin birey özneler üzerindeki disiplin metotlarını (ailede çocukların cinsel davranış örüntülerinin baskı altına alınması,yasaklanması gibi) hayata geçiriyordu..Foucault’nun tamamıyla yapmaya gönüllü olduğu işlerden ilki bunun “grandé critigue”sini yapmaktı.

(Foucault’un) birincil amacı, modern toplumların ,(tıp, psikiyatri,psikoloji,kriminoloji,sosyoloji ve benzeri)beşeri bilimlerin bilgi iddialarını ve pratiklerini onaylayarak kendi bireylerini kontrol etme ve disiplin altına alma tarzını eleştirmektir.Beşeri bilimlerin , egemenlik ve haklara dayalı eski politik düzeni alt üst ettiğini ve disipline edici mekanizmalar ve insan davranışı için normlar oluşturması aracılığıyla uygulanan yeni bir iktidar (power) rejimini kurumsallaştırdığını ileri sürer.İşyerlerinde,sınıflarda, hastanelerde ve sosyal yardım ofislerinde;ailede ve toplumda;ve,hapishanelerde,akıl hastalığı kurumlarında,mahkeme salonlarında ve mahkemelerde,beşeri bilimler,kendi “normallik” standardını kurmuştur.Normal çocuk,sağlıklı vücut,dengeli zihin,iyi vatandaş,mükemmel koca ve gerçek insan gibi kavramlar insanı taciz eder ve öğretmenlerin,memurların,doktorların,yargıçların,polislerin ve yöneticilerin pratikleri aracılığıyla yeniden-üretilir ve meşrulaştırılır (Skinner Quentin 1997:90-91).

Foucault’u Ortodoksçul bir yöntemle okumaya çalışan her okuyucunun üç aşağı beş yukarı bunun gibi benzer temalar içeren pasajlarla karşılaşması açıktır. Pasajda geçen “normallik” kavramıyla vurgusu yapılan şey, tabiatıyla anormal olanın bertaraf edildiğini de içeren söylem biçimidir.Sözgelimi normal olan şey mükemmel koca olmaktır.Normal olan şey iyi bir yurttaş olmaktır.Normal olan şey anormal olmayan her şeydir…Bütün bunlar “yeniden üretilir” dediğimizde ise “eskiden üretilirdi” dediğimiz söylem biçiminin yerini aldığı kırılma noktasına vurgu yapıyoruzdur artık. Foucault’ nun anormal olanın üzerine odaklanmasının ve bu anlamda olaylara sonuç üzerinden gelip nedenselliğin ardındaki söylemsel oluşumların varlığına eğilmesi, alışılagelenin dışında bir çabadır.Foucault tarihten ışık almak yerine tarihe ışık getirme çabasındadır.Kurumsal yapılar içinde en iddialı çalışmalarından biri olarak kabul ettiğim Foucault’ nun Hapishanenin Doğuşu isimli yapıtı, tarihin karanlıklarına ışık tutan bir çalışmadır bu anlamda.Sözgelimi doğmakta olan hapishanenin, beraberinde yeni bir söylemsel kırılmanın getirdiği modern dönemin de habercisi olması açısından bir “detay”dır.Güç artık suçlunun ezilen bedeninde mutlak monarşinin egemenliğini göstermeye yarayan olağanüstü halk gösterilerine dayanmaz. Hapsetme hapsedilenlerin sürekli olarak izlenmesi yoluyla uygulanan,onların davranışlarını düzenlemeye ve dönüştürmeye çalışan kapsamlı bir kurallar bütününün uygulanması anlamına gelir.Hapishane, içinde “disiplinci toplum”un biçimlendiği okullar fabrikalar,kışlalar,hastaneler vb. bir dizi yeni kurumlardan biridir (Callinicos Alex 2004:410).

Foucault’nun modern hapishanenin Pan-optik sistem dediği “tam-görüm” denilen denetim modelini, pragmatist filozof J.Bentham’ın katkısı olarak kabul eder.Pan-optik denetimde iktidarı simgeleyen ve bütün mahkumların gözlemlenebildiği hapishane sisteminin merkezi noktasında olan kule,maddi varlıklar üzerinde gözlemlerde bulunmakla kusursuz bir sistemdi.Böylelikle bütün bedenler sistematik bir biçimde ve son derece rahat bir şekilde disiplin altına alınıyordu.Dolayısıyla toplumsal ve bireysel hayatımızın diğer kurumlarında da böylesi bir sistem uygulanıyordu.Okullarda, kışlalarda, kreşlerde, evde, işyerinde,büroda,atölyelerde…Hem özgür olduğumuz hem özgür olmadığımız her yerde…Bununla birlikte Foucault, hapishane sisteminin modeline ilişkin analizler geliştirdikten sonra sisteme ilişkin eleştiriler getirmesi onu Bentham’ın kibirli pragmatist tuzağından kurtardığını söylemek mümkün. Foucault’nun günümüz hapishane sistemine yönelik eleştirisinin ihtiva ettiği dayanaklara geldiğimizde ise eleştirilerinin mümkün olduğunca objektivist-insancıl öğeleri içerdiğini görmekteyiz.

Eğer hapishaneler ve cezalandırıcı mekanizmalar dönüştürülürse, bu bir reform planının toplum görevlilerinin kafalarında bir yer bulması nedeniyle olmayacaktır; o cezaya ilişkin gerçeklikle meşgul olmak zorunda olan kimseler,bir diğeriyle ve kendileriyle ihtilafa düştükleri zaman , çatışmalar ve karşılaşmalar aracılığıyla ,çıkmaz sokaklara ,sorunlara ,olanaksızlıklara uğradıkları zaman olacaktır;reformcuların ideallerini gerçekleştirdikleri zaman değil,eleştirinin gerçek oranda fark edildiği zaman…Ve muhtemelen Foucault iktidarın çatışmayı seven özelliğinden dolayı uzlaşı yollarının dinamiklerinden birine gönderme yapar gibidir…Eleştiri,sonuca bağlayan bir tümdengelimin öncülü olmak zorunda değildir:Eleştiri,yapılmasına ihtiyaç duyulan şeydir.Mücadele edenler,reddedenler ve olana karşı koyanlar için bir araç olmalıdır eleştiri.Çatışma ya da yüz yüze gelme süreçlerinde karşı çıkmayı amaçlayan makalelerde kullanılmalıdır o (aktaran Skinner Quentin 1997:105).

Foucault’un bu ve benzeri satırlarından çıkarmamız gereken sonuçlardan ilki,modern söylemin cezalandırma anlayışındaki değişikliğin ardında yatan temel faktör teşkil ettiğidir.Bu modern söylem, başlangıcındaki “yabanıl”lığını bırakıp iktidarın emrinde hareket eden ve insana” yabancılaşan” bir yaşam alanı sunmuştur.Sözgelimi artık insanlar,sadece suçlarından ötürü cezalandırılan varlıklar değil iktidarın uygulama tekniklerinin verimlilik derecesinin ölçüldüğü aygıt-birimlerdir.Sistem mümkün olduğunca rasyonel olma çabasındadır.Sistem “Guantanamo”laşmıştır artık.

Çıkarmamız gereken sonuçlardan ikincisi ise Foucault’un pasajda geçen“eleştirinin gerçek oranda fark edildiği zaman” dediği şeyin neyi ifade ettiğidir. Sözgelimi Foucault açık bir biçimde olmasa da problemin kökenine inmek istemektedir.Söz konusu onun için asıl yapılması gerekenler, bütün modern kurumların (hapishane,okul,hastane v.b.g) fenomenal yöntemle paranteze alınıp insan odaklı bir projenin imkanlı olup olmadığının sorgulanacağı “grandé argumentum”a (büyük tartışmaya) katılmaktır.

2.CİNSELLİĞE BAKIŞ AÇISINDAKİ DEĞİŞİKLİK:
Yapısal teoriye gönderme yapmak açısından Freud’un cinsellik üzerine çalışması her halükarda kabul edilebilir gibi geliyor bana.Çoğu yazarların Freud’un cinsellik üzerine olan çalışmalarının neredeyse endüstriyel bir referans ortamını oluşturduğu açıktır.Fakat bu eleştirilerin Freud’un o sarsılmaz dediğimiz doktriner türden açıklamalarından kurtulamadıklarını görüyoruz.Bunun yanında yapılan eleştirilerin Freud’un birkaç köşesine gönderme yapmaları bakımından Freud’un ardılları imajını vermekten öteye gittiğini de sanmıyorum.Foucault’nun da açıktır ki Freud’un çalışmalarının merkezi bakış açısına yönelik doğrudan bir katkı sunmak veya onun teorisine bağlı kalmak gibi bir çabasının olmadığını ayrıca dile getirmeliyim.Bunun olası nedenlerinden biri Freud’un bütün çabasının, Foucault’nun çalışmalarının birer nesnesi olma imajından kurtulamamasıdır.

Kuşku yoktur ki Freud psikoloji bilimine eşine az rastlanır türden zengin katkılar sunmuştur.Bugün her ne kadar çoğu düşünceleri (doğaldır ki cinsellik üzerine olan düşünceler) sistematik olarak eleştirilmesine rağmen Foucaultif düşünüş açısından herhangi destekleyici ciddi bir eleştirel çabanın varlığından söz edemeyiz.Çünkü hem Freud’un hem de onun ardıllarının çağın yükselen kapitalist sosyo-ekonomik değerler sisteminden kurtulamadıklarını görüyoruz.Sözgelimi tüketim alışkanlıklarının bireyi köleleştiren dinamiği,çalışma şartlarının bireyi sömürme mantığı üzerinden hareket eden çabalarının (Marks’a güvenerek vurguluyorum)ve genel anlamıyla iktidarın ”özgürlükten kaçan” birey tipini (Eric From’a gönderme yapıyorum) öngören temel anlayışın doğaldır ki hasta bir birey ve hasta bir toplum ortaya çıkaracağı bekleniyordu.Ve öyle de oldu.Foucault’nun tüm derdi sorunun ilk ve büyük başlatıcı faktörlerinin ne olduğudur. Foucault’nun anlamaya çalıştığı şey, sorunun ilk ve başlatıcı faktörlerinin bir aradalığını içeren olgular ve motivasyonların ne olduğu ile ortaya çıkan söylemsel farklılığın beraberinde getirmiş olduğu tezahürler…

Foucault cinselliğin davranış örüntülerinin salt bireyin kendisinden kaynaklanan arzuların Freudyen bastırma kavramıyla açıklanmasının yetersizliğini ortaya koymaya çalışır. Sözgelimi bireyin cinsel zevklerini yaşamasındaki sorun, iktidarın halkaları olan kurum ve işleyiş süreçlerinin (aile, Victoria İngilteresi,çağa özgü hakim bio-politik süreçler vb.) söz konusu sorunu sistemli denetim altına almasından kaynaklanıyordu.Cinsellik üzerine çok ciddi çalışmaların yapılmış olması bu bağlamda akıllarda soru işaretleri bırakmıyor değildi.Bu olayın psikoloji ve psikiyatri gibi bilimlerin egemenliğinde araştırılıp irdelenmesi aslında söz konusu olayın temel dinamiklerinin ne olduğu konusunda Foucault şüpheyle yaklaşmıştır…Doğrusunu isterseniz, söz konusu olan,baskının var olduğunu yadsımak değil,baskının cinsellik konusunda daima çok daha karmaşık bir siyasi stratejinin parçası olduğunu göstermektir.Şeyler yalnızca baskı altına alınmaz…On dokuzuncu yüzyılda cinselliğin hem bastırılmış hem de psikoloji ve psikiyatri gibi teknikler aracılığıyla açığa çıkarılmış,önemle vurgulanmış ve analiz edilmiş olması,bunun basitçe baskıyla açıklanamayacak bir sorun olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer (Foucault Michel 2000:130).

Freud’un sağlıklı bireylerin yetişebilmesi adına olan çabasını onun bize bıraktığı dizgesel yapıtlarından ve onun “médical imagé”ından anlayabiliriz. Bu tipik anlamda “kafayı yormak” deyiminin pratikteki işleyişidir diyebiliriz.Nihayetinde Freud’un tüm asli çabasının çok güçlü söylemsel oluşumlara açık alan bıraktığı da açıktır.Foucault’nun amacının da Freud’un tam da kendi söylemsel argümanlarının (şizofren kişilik,histerik vakalar,yüceltme gibi) kendi içine kapanmasının anlamsız bir yorucu çalışmadan öteye gidemediğidir.Çünkü Freud çalışmalarını içinde bulunduğu hakim yüzyılın “kendine özgü” (sui generis) olan dinamikleri içinde kaldığından dolayı asıl problemin nedenlerini ,dışarıdaki “iktidarın derinliğinde”değil birtakım tartışmalara mahal bırakan yöntemlerle (hipnoz,serbest çağrışım,telkin,terapi gibi) bizzat “bireyin derinine” inerek bulmaya çalışır.Weber, Freud’un terapi tekniğinin “günah çıkarma”nın canlandırılması olduğunu, doktorun da rahibin yerini aldığını düşünüyordu (Parla Taha 1986.21).Böylece dışsal baskının yol açtığı günahlar, yine günahın mağduru olan birey kişiliğinde açığa çıkarılmaktaydı.

On dokuzuncu yüzyılda…cinsel davranışın bireysel kendiliğin tanımlanması açısından önem taşıdığını gözlemlemeye başlarsınız.ve bu yeni bir durumdur.On dokuzuncu yüzyıldan önce yasaklanmış davranışların, çok ağır biçimde cezalandırılsalar bile ,daima bir aşırılık olarak ,bir “libertinaj”,çizmeyi aşmak olarak değerlendirildiğini görmek çok ilginçtir…Bana kalırsa ,bireyleri cinsel davranış ya da arzularıyla karakterize etme fikrine on dokuzuncu yüzyıldan önce ya hiç rastlanmaz ya da çok ender hallerde rastlanır.”Bana arzularını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.”Bu sorun, on dokuzuncu yüzyıl açısından tipik bir durumu yansıtır (Foucault Michel 2000:132).

Bireyler üzerine bırakılan mahrem örtü (cinsel baskı) toplumsal yaşamın içkinliği açısından her ne kadar kabul gören bir anlayış ve denetim mekanizması ise de genel anlamda iktidarın cinsellik olgusunu sorunsallaştırması, her açıdan ilgiyle tartışılması gereken bir konudur. Bu açıdan Foucault –her ne kadar sosyolojiye şüpheyle baksa da-cinsellik olgusunu tarihsel açıdan ne tür bir sosyolojik çözümlemeye indirgenebileceği konusunda bir referans imkanı sağladığını söyleyebiliriz. Antikçağlardan itibaren yasaklanan çeşitli cinsel davranış örüntülerinin ne oldu da 19.yüzyıllarda serbestçe araştırmalara konu edildiği sorusunu öyle görünüyor ki sosyolojik tahayyüllerin merkezinden başlatmaktan başka çare de yoktur diye düşünüyorum.

DEĞERLENDİRME: Foucault için yaptığımız yorumları genel bir değerlendirme etrafında kısaca toparlamaya çalışırsak;

1.Tarihin sosyolojik dokusunun parçalanması 18.yüzyıl olmakla birlikte çoğunlukla 19.yüzyılda somut halleriyle ortaya çıkmıştır (modern denetim kurumlarının ortaya çıkışı).
2.Sosyal yapının ekonomistik yorumunun getirdiği söylemsel kırılmalar (cinselliğin araştırılmasının sorun olmaktan çıkışı gibi…) yeni birtakım disiplin dallarının (psikiyatri, kriminoloji gibi) varsayımlarını güçlendirmek için motivasyonel araçlar sağlamıştır (terapinin önemli hale gelişi,suçlu istatistiklerinin devletlerin arşivlerine girmeye başlaması gibi).

KAYNAKÇA:
FOUCAULT Michel , Özne ve İktidar ,2000 Ayrıntı yay.
FOUCAULT Michel , Bilginin Arkeolojisi ,1999 Birey yay.
SKINNER Quentin , Çağdaş Temel Kuramlar ,1997 Vadi yay.
CALLINICOS Alex , Toplum Kuramı ,2004 İletişim yay.

 

 


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy