ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Jun 02nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Filozoflar Descartes'ın Yöntem Düşüncesi


Descartes'ın Yöntem Düşüncesi

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Descartes’ın Yöntem Düşüncesi


Kartezyen yöntem nedir? Descartes bize der ki ‘‘yöntem ile belli ve kolay bir kurallar kümesini anlıyorum, öyle ki bunları sağın olarak izleyen biri hiçbir zaman yanlış birşeyi doğru olarak almayacak ve hiçbir ansal çaba savurganlığı olmaksızın ama bilgisini adım adım arttırarak sığasını aşmayan tüm şeyleri gerçekten anlamaya ulaşacaktır.’’21 Öyleyse söylediği şey yöntemin bir kurallar kümesinden oluştuğudur. Ama Descartes insan anlığının doğal yeteneklerinin ilgisiz olduğu bir yolda kullanılabilecek bir uygulayımın bulunduğunu söyleme amacında değildir. Tersine, kurallar anlığın doğal yeteneklerini ve işlemlerini doğru olarak kullanma kurallarıdır. Ve belirtir ki anlık daha şimdiden temel işlemlerini kullanma yeteneğinde olmadıkça, sorunun en yalın gereklerini ya da kurallarını bile anlama gücünde olmayacaktır.22 Kendi başına bırakıldığında, anlık yanılmazdır. Şu demek ki, eğer anlık başka etmenlerin bozucu etkisi olmaksızın kendi anlama sığasını aşmayan sorunlar açısından doğal ışığını ve yeteneklerini kullanırsa, yanılgıya düşmeyecektir. Eğer durum bu olmasaydı, hiçbir uygulayım anlığın kökensel eksikliğini gideremezdi. Oysa kendimizi önyargı, tutku, eğitimin etkisi, sonuçlara erişmede dayançsızlık ve aşırı-iveğenlik gibi etmenlerle ussal düşünmenin gerçek yolundan saptırılmaya bırakabiliriz; ve o zaman anlık bir bakıma körelir ve doğal işlemlerini doğru olarak kullanmaz. Bu yüzden bir kurallar kümesi çok yararlıdır, üstelik anlığın doğal yetenek ve işlemlerini öngerektirseler de.

Anlığın bu temel işlemleri nelerdir? Bunlar sayıca ikidir, yani sezgi ve tümdengelim; ‘‘iki ansal işlem ki, bunlar yoluyla hiçbir yanılsama korkusu olmaksızın şeylerin bilgisine varabiliriz.’’23 Birincisi ‘‘duyuların kararsız inancaları ya da imgelemin başına buyruk bileşiminden doğan aldatıcı yargı değil, ama duru ve dikkatli bir anlıkta kolayca ve seçik olarak doğan ve böylece bizi anlağımızın nesnesi konusunda kuşkudan tümüyle kurtaran kavram’’ olarak tanımlanır. ‘‘Ya da, yine aynı şey, sezgi duru ve dikkatli bir anlığın kuşku olmaksızın kavramıdır ki, yalnızca usun ışığından kaynaklanır.’’24 Sezgi ile öyleyse denmek istenen şey arı bir anlıksal etkinliktir, kuşku için hiçbir yer bırakmayacak denli açık ve seçik bir anlıksal görüştür [seeing or vision]. Tümdengelim ‘‘pekinlikle bilinen başka olgulardan tüm zorunlu çıkarsama’’25 olarak betimlenir. Sezginin tümdengelimli uslamlamada bile gerektiği doğrudur. Çünkü sonraki adıma geçmeden önce her önermenin gerçekliğini açık ve seçik olarak görmeliyiz. Aynı zamanda tümdengelimi sezgiden ayırdetmenin yolu ‘‘belli bir devimin ya da ardışıklığın’’26 sezgiye değil ama ona it olmasıdır.

Descartes tümdengelimi sezgiye indirgemek için yapabileceği herşeyi yapar. Örneğin, ilk ilkelerden dolaysızca çıkarsanan önermeler durumunda diyebiliriz ki bunların gerçeklikleri, benimsediğimiz görüş açısına göre, kimi zaman sezgi yoluyla, kimi zaman tümdengelim yoluyla bilinir. ‘‘Ama ilk ilkelerin kendileri yalnızca sezgi tarafından verilirken, uzak vargılar ise, tersine, ancak tümdengelim yoluyla sağlanır.’’27 Uzun tümdengelimli uslamlama süreçlerinde tümdengelimin pekinliği belli bir düzeye dek belleğin geçerliği üzerine dayanır; ve bu bir başka etmeni getirir. Böylece Descartes belirtir ki, uzak vargıların ilk ilkeler tarafından açıkça imlenen gerçekliklerinin en azından sezgisel bir kavrayışına yaklaşıncaya dek, sık sık süreç üzerinden geçmekle bellek tarafından oynanan rolü azaltabiliriz. Tüm bunlara karşın, Descartes tümdengelimi sezgiye güdümlü kılıyor olsa da, onlardan iki ansal işlem olarak söz etmeyi sürdürür.

Sezgi ve tümdengelimden ‘‘bilginin en pekin yolları olan iki yöntem’’28 olarak söz edilir. Ama bunlar pekin bilgiye erişmenin yolları olsalar da, Descartes’ın bu kesimin başında aktarılmış olan tanımında sözünü ettiği ‘‘yöntem’’ değildirler. Çünkü sezgi ve tümdengelim kurallar değildirler. Yöntem dahaçok bu iki ansal işlemi doğru olarak kullanmanın kurallarından oluşur. Ve yöntemin herşeyden önce düzenden oluştuğu söylenir. Şu demektir ki, düzenli düşünmenin kurallarını izlemeliyiz. Bu kurallar Anlığın Yönetimi İçin Kurallar ve Yöntem üzerine Söylem’de verilir. Bu ikinci çalışmada sıralanan dört kuraldan birincisi ‘‘açıkça gerçek olarak tanımadığım hiçbirşeyi gerçek olarak kabul etmemektir: eş deyişle, yargılarda iveğenlikten ve önyargılardan özenle kaçınmak ve onlarda anlığıma kuşku duymama fırsat bulamayacağım denli açık ve seçik olarak sunulandan daha öte hiçbirşeyi kabul etmemektir.’’29 Bu kuralın izlenmesi yöntemli kuşkunun kullanımını kapsar. Şu demek ki, daha şimdiden taşımakta olduğumuz tüm görüşlere karşı dizgesel olarak kuşku duymalıyız, öyle ki kuşku duyulmaz olanı ve böylece bilimin yapısı için bir temel olarak hizmet edebilecek olanı bulabilelim. Bu konuya bu bölümün beşinci kesiminde yeniden döneceğim için, şimdilik bu kadarıyla yetinebiliriz.

Anlığın Yönetimi İçin Kurallar’ın beşincisinde Descartes yönteminin bir özetini verir. ‘‘Yöntem bütünüyle eğer herhangi bir gerçekliği bulacaksak anlığın dikkatinin kendilerine yöneltilmesi gereken nesneleri düzenleme ve konumlandırmadan oluşur. Eğer karışık ve bulanık önermeleri adım adım yalın olanlara indirgersek, ve eğer sonra en yalın önermelerin sezgisel ayrımsanışı ile başlar ve geçtiğimiz yolu aynı adımlarla yeniden izleyerek tüm ötekilerin bilgisine tırmanmaya çalışırsak, bu yöntemi sağın olarak izlemiş oluruz.’’30 Bu kuralın anlamı ilk bakışta açık değildir. Ama böyle betimlenen düzenin iki yanı vardır; ve bunları şimdi kısaca açıklamamız gerekiyor.

Yöntemin ilk bölümüne göre karışık ve bulanık önermeleri adım adım daha yalın olanlara indirgememiz gerekir. Ve bu uyarının genel olarak Yöntem Üzerine Söylem’in ikinci ilkesine karşılık düştüğü söylenir. ‘‘İkinci (ilke) inceleyecek olduğum güçlüklerin her birini olanaklı olduğu ve gerekli göründüğü ölçüde çok sayıda parçaya bölmektir.’’31 Bu Descartes’ın daha sonra çözümleme ya da ayrıştırma yöntemi dediği yöntemdir. ‘‘Çözümleme’’ terimini her zaman tam olarak aynı anlamda kullanmış olduğunu söylemek güçtür; ama, burada betimlendiği biçimiyle, bir bakıma karmaşık bilgi verilerini en yalın öğelerine parçalamaktan oluşur. Descartes hiç kuşkusuz kendi yöntem düşüncesinde matematikten etkileniyordu. Ama örneğin Euklides geometrisinin bir dizi eksikliği olduğunu, eş deyişle belitlerin ve ilk ilkelerin ‘‘aklanmış’’ olmadıklarını düşünüyordu. Şu demek ki, geometrici ilk ilkelerine nasıl ulaşıldığını göstermez. Bununla birlikte, çözümleme ya da ayrıştırma yöntemi bir bilimin ilk ilkelerini onlara nasıl ulaşıldığını ve niçin ileri sürüldüklerini dizgesel olarak açıkça belirterek ‘‘aklar.’’ Bu anlamda çözümleme bir buluş mantığıdır. Ve Descartes karmaşık bilgi verilerini birincil varoluşsal önermeye, Cogito, ergo suma ayrıştırarak, ve metafiziğin temel gerçekliklerini nasıl doğru düzenleri içinde ortaya çıkardıklarını göstererek, Meditasyonlar’ında çözümleme yolunu izlediğine inanıyordu. İkinci Karşıçıkışlar kümesine yanıtlarında belirtir ki ‘‘çözümleme bir şeyin yöntemli olarak bir bakıma a priori bulunmasını ve türetilmesini sağlayan doğru yolu gösterir, öyle ki eğer okur onu izlemeye ve herşeye yeterince dikkat etmeye özen gösterirse, sorunu o denli eksiksiz olarak anlar ve onu sanki kendisi bulmuş gibi kendinin sayar. ... Ama Meditasyonlar’ımda yalnızca bana en iyi ve en doğru öğretme yöntemi olarak görünen çözümlemeyi kullandım.’’32

Beşinci Kuralda özetlenen yöntemin ikinci bölümüne göre ‘‘en yalın önermelerin sezgisel ayrımsaması ile başlamalı ve yolumuzu aynı adımlarla yeniden izleyerek tüm başkalarının bilgisine yükselmeye çalışmalıyız.’’ Bu Descartes’ın daha sonra bireşim ya da bileştirme yöntemi [synthesis or the method of composition] dediği şeydir. Bireşimde sezgisel olarak algılanan ilk ilkeler ya da en yalın önermeler ile başlarız (ki bunlara en sonunda çözümleme ile ulaşılmıştır) ve düzenli olarak çıkarsamaya geçer, ve hiçbir adımın atlanmamasına ve üretilen her önermenin gerçekte önceki önermeyi izlemesine özen gösteririz. Bu Euklides geometricileri tarafından kullanılan yöntemdir. Descartes’a göre, çözümleme buluş yöntemi iken, bireşim şimdiden bilineni tanıtlamak için en uygun yöntemdir; ve Felsefenin İlkeleri’nde kullanılan yöntemdir.

İkinci Karşıçıkışlar kümesine yanıtında Descartes ileri sürer ki ‘‘geometrik olarak yazma biçiminde ayırdettiğim iki şey vardır: tanıtlamanın düzeni ve yöntemi. Düzen yalnızca ilkin daha sonra gelecek olanın yardımı olmaksızın bilinmesi gerekenleri ortaya koymaktan ve tüm öteki sorunları tanıtlarının onları önceleyenler üzerine dayanacakları bir yolda düzenlemekten oluşur. Meditasyonlar’ımda hiç kuşkusuz bu düzeni olabildiğince doğru olarak izlemeye çalıştım ...’’33 Daha sonra tanıtlama yöntemini çözümleme ve bireşime bölmeye ve, daha önce aktarıldığı gibi, Meditasyonlar’da yalnızca çözümlemeyi kullandığını söylemeye geçer.

Şimdi, Descartes’a göre, çözümleme ‘‘yalın doğalar’’ın sezgisine varmamıza olanak sağlar. Ve bu terim ile ne demek istediği sorusu doğar. Belki de bunu göstermenin en iyi yolu kendi örneklerinden birini kullanmaktır. Bir cismin uzamı ve betisi vardır. Ve sözcüğün tam anlamıyla cisimsel doğa, uzam ve betiden oluştuğu söylenemez, ‘‘çünkü bu öğeler hiçbir zaman birbirlerinden yalıtılma içinde varolmuş değildirler. Ama kendi anlağımıza göre onu bu üç doğadan oluşmuş bir bileşim olarak adlandırırız.’’34 Cismi bu doğalara çözümleyebiliriz; ama, örneğin, betiyi daha öte öğelere çözümleyemeyiz. Yalın doğalar böylece çözümleme sürecinin ulaştığı enson öğelerdir, ve açık ve seçik idealarda bilinirler.

Beti, uzam, devim ve benzerlerinin yalnızca cisimlerde bulunmaları anlamında bir özdeksel yalın doğalar kümesi oluşturdukları söylenir. Ama isteme, düşünme ve kuşku duyma gibi bir ‘‘anlıksal’’ ya da tinsel [‘‘intellectual’’ or spritual] yalın doğalar kümesi de vardır. Bundan başka, bir yalın doğalar kümesi daha vardır ki tinsel ve özdeksel şeylere ortaktır—varoluş, birlik ve süre gibi. Ve Descartes bu kümeye bizim ‘‘ortak kavramlar [common notions]’’ dediğimiz şeyleri de katar ki, bunlar başka yalın doğaları biraraya bağlarlar ve çıkarsamanın ya da tümdengelimin geçerliği onlar üzerine dayanır. Verdiği örneklerden biri ‘‘bir üçüncü şey ile aynı olan şeyler birbirleri ile aynıdırlar.’’

Açık ve seçik idealar alanı içinde kaldığı sürece, çözümlemenin varış noktası enson öğeler olan bu ‘‘yalın doğalar’’dır. (Daha öte ilerlenebilir, ama ancak ansal karışıklığa düşme pahasına.) Ve bunlar tümdengelimli çıkarsamanın en son gereçleri ya da başlangıç noktalarıdır. Descartes’ın ayrıca ‘‘yalın önermeler’’den de söz etmesi tümdengelimin önermelerin önermelerden tümdengelimi olduğu düşünüldüğü zaman şaşırtıcı değildir. Ama Descartes’ın kendini yalın doğalardan önermeler olarak söz etmede nasıl aklanmış olarak düşünebildiği ilk bakışta açık değildir. Ne de Descartes’ın düşündüğü şeyi açık ve ikircimsiz bir yolda açıklamaya çalıştığı ileri sürülebilir. Eğer bunu yapmış olsaydı, bu konuda birbirinden ayrılan bir yorumlar türlülüğü ile karşılaşmamamız gerekirdi. Belki de sorunu sezgi edimi ve yargı edimi arasındaki ayrımın terimlerinde açıklayabiliriz. Yalın doğayı sezeriz, ama yalınlığını ve öteki yalın doğalardan seçikliğini önerme biçiminde doğrularız. Ama Descartes’ın yalın doğaların ilişkisiz olduklarını demek istediğini düşünmemiz güçtür. Gördüğümüz gibi betiden bir yalın doğa örneği olarak söz eder; ama onikinci kuralı tartışırken der ki beti uzam ile (bir başka yalın doğa) çakışıktır, çünkü betiyi uzam olmaksızın kavrayamayız. Ne de sezgi ediminin yalınlığı zorunlu olarak sezginin nesnesinin birarada bağlı olmaları zorunlu iki öğeyi kapsamadığı anlamına gelir—hiç kuşkusuz, bağıntının ayrımsanışının dolaysız olması koşuluyla. Çünkü eğer dolaysız olmasaydı, eş deyişle, eğer devim ya da ardışıklık bulunsaydı, önümüzde bir tümdengelim durumu olurdu. Bununla birlikte, belki de Descartes’ı anlamanın doğal yolu şöyledir. Herşeyden önce önermeleri sezgisel olarak ayrımsarız. Üçüncü Kuralı açıklamasında sezgi örnekleri verdiği zaman, gerçekte yalnızca önermelerden söz etmektedir. ‘‘Böylece her bir birey anlıksal sezgi yoluyla kendisinin varolduğunu, düşündüğünü, bir üçgenin yalnızca üç çizgi tarafından, bir kürenin tek bir yüzey tarafından sınırlandığını vb. algılayabilir.’’35 Varoluş gibi yalın doğalar bir tür soyutlama yoluyla bu tür önermelerden çözülüp çıkarılırlar. Ama yalınlıkları üzerine yargıda bulunduğumuz zaman, bu yargı bir önerme biçimini alır. Ve geriye kalan şey yalın doğalar arasındaki zorunlu ‘‘bitiştirme’’ ya da ayırma bağıntılarıdır ki, kendileri önermeler tarafından doğrulanırlar.

Kimi yorumcular yalın doğaların ideal düzende kaldıklarını ileri sürmüşlerdir. Onlara ister kavramlar isterse özler demeyi yeğleyelim, varoluşsal düzenden soyutlanır ve geometricinin eksiksiz çizgileri ve daireleri gibi matematiksel nesneler olurlar. Bu yüzden artık onlardan varoluşsal vargıları çıkarsamamız olanaksızdır, tıpkı üçgene ilişkin matematiksel bir önermeden somut olarak varolan üçgenlerin bulundukları vargısını çıkaramayacağımız gibi. Gene de Meditasyonlar’ında Descartes varoluşsal bir önermeyi, Cogito, ergo sumu temel ilke olarak ortaya sürer ve bu temel üzerinde Tanrının varoluşunu tanıtlamaya geçer. Öyleyse, kendi yöntemine sırtını döndüğünü söylememiz gerekir.

Belki de ileri sürülebilir ki, Descartes, tutarlı olabilmek için, varoluşsal düzenden uzak durmalıydı. Ama, yeterince açıktır ki, hiçbir varoluşsal göndermesi olmayan bir metafizik ya da varoluşsal göndermesi kuşkuda olan bir metafizik üretmeyi istemiyordu. Ve varoluşsal önermeleri getirmesinin matematiksel yöntemi ile uyum içinde olmadığını söylemek matematiğin Descartes’ın yöntem düşüncesindeki rolünü abartmak olacaktır. Descartes matematikte sezgi ve tümdengelimin düzenli kullanımının eldeki en açık örneğini görebileceğimize inanıyordu; ama bu demek değildir ki amacı metafiziği ideal düzene sınırlama anlamında metafiziği matematiğe benzeştirmekti. Ve gördüğümüz gibi Anlığın Yönetimi İçin Kurallar’da sezgi ile demek istediği şeye bir örnek olarak bir insanda o insanın varolduğu olgusunun sezgisel bilgisini verir.36 Meditasyonlar’da Tanrının varoluşunu ve ruhun ölümsüzlüğünü irdelenmesi gereken sorular ya da sorunlar olarak ileri sürer. Kuşku duyulabilecek herşeyi kuşku altına getirdikten sonra, ‘‘yalın’’ ve kuşku-duyulamaz önermeye, Cogito, ergo suma ulaşır. Daha sonra varoluşu doğrulanan ‘kendi’nin doğasını çözümlemeye geçer, ve buradan kökensel sezginin bir tür sürdürülüşü olarak Tanrının varoluşunu saptamaya yönelir. Oysa daha önce Kurallar’da bir zorunlu önerme örneği olarak ama birçok insan tarafından yanlış bir biçimde olumsal olduğu düşünülen ‘‘Ben varım, öyleyse Tanrı vardır’’37 önermesini vermişti. Ve Meditasyonlar’ın genel uslamlama çizgisi Yöntem üzerine Söylem’in dördüncü bölümünde sunulur. Bu yüzden, Descartes’ın genel yöntem düşüncesinin tüm özelliklerinin uyum içinde olup olmadığı tartışılabilir olsa da, ve bulanık ya da ikircimli pekçok şey kalsa da, öyle görünür ki Meditasyonlar’da edimsel olarak kullanılmış olan yöntem bu genel düşünceye yabancı değildir.

Eklemeye değer ki Clerselier’e bir mektupta Descartes ‘‘ilke’’ sözcüğünün değişik anlamlarda anlaşılabileceğini belirtir. Bu örneğin aynı şey için aynı zamanda olmanın ve olmamanın olanaksız olduğu bildirimi gibi soyut bir ilkeyi imleyebilir. Ve bunun gibi bir ilkeden herhangi birşeyin varoluşunu çıkarsayamayız. Ya da, örneğin, bir kimsenin varoluşunu ileri süren önermeyi imlemek için kullanılabilir. Ve bu ilkeden Tanrının ve o kişinin kendinden başka yaratıkların varoluşunu çıkarsayabiliriz. ‘‘Olabilir ki tüm şeylerin indirgenecekleri tek bir ilke yoktur; ve başka önermelerin ‘aynı şey için aynı zamanda olmak ve olmamak olanaksızdır’ önermesine indirgeniş yolu gerekiz ve yararsızdır. Öte yandan, kişi kendi varoluşunu düşünerek kendini Tanrının, ve sonra da tüm yaratıkların varoluşuna inandırmaya başlıyorsa, bunun büyük yararı vardır.’’38 Varoluşsal önermelerin soyut mantıksal ya da matematiksel önermelerden tümdengelimi diye birşey söz konusu değildir.

Belirtilmesi gereken bir başka nokta da çözümsel tanıtlama yöntemi dediği şeyi izlediği Meditasyonlar’da Descartes ordo cognoscendi ile, buluş düzeni ile ilgilenir, ordo essendi ile, varlık düzeni ile değil. Varlık düzeninde Tanrı önseldir; başka bir deyişle, varlıkbilimsel olarak önseldir. Ama buluş düzeninde kişinin kendi varoluşu önseldir. Sezgisel olarak bilirim ki varımdır, ve Cogito, ergo sum önermesinde anlatılan sezgisel gereci inceleme ya da çözümleme yoluyla ilkin bulurum ki Tanrı vardır ve daha sonra kendilerine ilişkin açık ve seçik idealarıma karşılık düşen özdeksel şeyler vardırlar.

Fiziğe döndüğümüz zaman, Descartes’ı sanki fizik metafizikten çıkarsanabilirmiş gibi konuşurken buluruz. Ama Tanrının yaratmayı seçmiş olabileceği bir özdeksel dünyayı yöneten yasalara ilişkin bilgimiz ve yaratmış olduğu özdeksel şeylerin varoluşuna ilişkin bilgimiz arasında bir ayrım yapmamız gerekir. Çözümleme yoluyla uzam ve devim gibi yalın doğalara varabiliriz. Ve bunlardan bir özdeksel dünyayı yöneten genel yasalar çıkarsanabilir; şu demek ki, fiziğin ya da doğal felsefenin en genel yasaları çıkarsanabilir. Bu anlamda fizik metafiziğe bağımlıdır. Yöntem Üzerine Söylem’de Descartes Traité du monde’un içeriğini özetleyerek belirtir ki ‘‘doğa yasalarının neler olduklarını belirttim, ve nedenlerimi Tanrının sonsuz eksiksizliklerinden başka hiçbir ilke üzerine dayandırmaksızın, kişinin kuşku duyabileceği tüm şeyleri tanıtlamaya, ve eğer Tanrı başka dünyalar yaratmış olsa bile içinde bu yasaların gözlenemeyecekleri bir dünya yaratmış olamayacağını göstermeye çalıştım.’’39 Oysa içinde bu yasaların örneklendiği bir dünyanın edimsel olarak varolmasının pekinlikle bilinmesi, daha sonra görüleceği gibi, yalnızca tanrısal gerçekliğin bizim özdeksel şeylere ilişkin açık ve seçik idealarımızın nesnelliğini güvence altına alması nedeniyledir.

Fiziğin bu tümdengelimli yorumu deneyin Descartes yönteminde herhangi bir rol oynayıp oynamadığı sorusuna neden olur. Ve bu soru Descartes’ın kendi mantığının bizi şimdiye dek bilinmeyen gerçeklikleri bulmaya yetenekli kıldığı savı ile daha da önem kazanır. Soru kuramını ilgilendir, kılgısını değil. Çünkü edimsel olarak deneysel çalışmalar yapmış olduğu tarihsel bir olgudur.40 İki tür metin kümesi ile karşı karşıyayız. Bir yandan Descartes ‘‘deneyimi gözardı eden ve gerçeğin beyinlerinden tıpkı Minerva’nın Jüpiter’in kafasından doğması gibi doğacağını düşleyen’’41 felsefecilerden küçümseyerek söz eder, ve Prenses Elizabeth’e ‘‘gerekli deneysel kanıtın eksikliği yüzünden’’42 insan örgenliğinin gelişimini açıklama görevini üstlenmeyi göze alamayacağını yazar. Öte yandan, 1638’de Mersenne’ye bir yazısında ‘‘benim fiziğim geometriden başka birşey değildir’’43 der, ve 1640’da ‘‘yalnızca şeylerin nasıl olabileceklerini açıklamaya yetenekli ve başka türlü olamayacaklarını tanıtlamaya yeteneksiz’’44 olsaydı kendini fizik konusunda bütünüyle bilgisiz sayacağını, çünkü fiziği matematik yasalarına indirgediğini yazar. Bu gene de 1638’de Mersenne’ye fiziğe bağımlı sorunların geometrik tanıtlamasını istemek olanaksızı istemektir diye yazmasını engellemez.45 Gerçekten, açıktır ki Descartes deneyime ve deneye bir tür rol yüklüyordu. Ama bu rolün ne olduğu eşit ölçüde açık değildir.

İlk olarak, Descartes tikel fiziksel şeylerin varoluşunu a priori çıkarsayabileceğimizi düşünmüyordu. Örneğin mıknatıs gibi birşeyin varolduğu deneyim yoluyla bilinir. Ama mıknatısın gerçek doğasını saptamak için Descartescı yöntemi uygulamak zorunludur. Hiç kuşkusuz, herşeyden önce felsefeci ona duyu deneyiminin sunduğu gözlemleri ‘‘toplamalıdır.’’ Çünkü bunlar onun araştıracağı görgül verilerdir, ve yöntem tarafından öngerektirilirler. Daha sonra ‘‘bu yalın doğalar karışımının ırasını çıkarsamaya (çözümleme yoluyla çıkarsamaya) çalışacaktır ki, bu ıra onun mıknatıs ile bağıntı içinde yer almış olduklarını gördüğü tüm etkilerin üretilmesi için zorunludur. Bu başarıldıktan sonra, felsefeci çekinmeden ileri sürebilir ki, insan anlığının ve verili deneysel gözlemlerin ona bu bilgiyi sağlayabilmesi ölçüsünde, mıknatısın gerçek doğasını bulmuştur.’’46 Felsefeci daha sonra, yalın doğalarla başlayarak ve etkileri çıkarsayarak, süreci tersine çevirebilir. Bunlar hiç kuşkusuz edimsel olarak gözlenen etkilerle tutarlı olmalıdırlar. Ve deneyim ya da deney bize bunların tutarlı olup olmadıklarını söyleyebilir.

İkinci olarak, Descartes bir yanda birincil ve daha genel etkiler ve öte yanda ilkelerden ya da ‘‘ilk nedenler’’den çıkarsanabilecek olan daha tikel etkiler arasında bir ayrım yapar. Birinciler ona göre büyük bir güçlük olmaksızın çıkarsanabilirler. Ama aynı ilk ilkelerden çıkarsanabilecek olan tikel etkilerin sayılamayacak denli çok olmaları gibi bir durum söz konusudur. Öyleyse edimsel olarak yer alan etkiler ve ortaya çıkabilecek olan ama Tanrı başka türlü istediği için ortaya çıkmayan etkiler arasında nasıl ayrım yapacağız? Bunu ancak görgül gözlem ya da deney ile yapabiliriz. ‘‘Daha tikel olan etkilere inmeyi istediğim zaman, karşıma değişik türlerden öyle çok nesne çıktı ki, insan anlığı için yeryüzünde bulunan cisimlerin biçimlerini ya da türlerini eğer Tanrının istenci onları oraya yerleştirmek olmuş olsaydı yeryüzünde bulunabilecek sayısız başkalarından ayırdetmenin, ya da daha sonra onları kendi yararımıza kullanmanın, eğer nedenlere etkiler yoluyla varmıyor ve birçok tikel deneyden yararlanmıyor olsaydık, olanaksız olacağını düşündüm.’’47 Descartes burada enson ilkeler ya da yalın doğalar verildiğinde yaratılabilmiş olacak değişik şeylerin türlerinden söz ediyor gibi görünür. Ama ayrıca der ki ‘‘ilkelerden değişik yollarda çıkarsanabileceğini kabul edemeyeceğim hiçbir tikel etki görmedim.’’48 Ve vargısı şudur ki, ‘‘yine sonucu belli bir yolda açıklanması gerektiğinde başka bir yolda açıklandığında ortaya çıkacak olanla aynı olmayan bir doğada deneyler bulmaya çalışmaktan başka bir tasar bilmiyorum.’’49

Descartes’ın ‘‘tüm-matematikçiliği’’ böylece saltık değildir: fizikte deneyime ve deneye bir rol vermeyi yadsımaz. Aynı zamanda dikkate değer ki doğrulayıcı deneye yüklediği rol insan anlığının sınırlarından doğan boşluğu gidermektir. Başka bir deyişle, gerçekte dünyaya ilişkin bilimsel bilgimizin gelişiminde deneye bir rol veriyor olmasına karşın, ve gerçekte fizikte duyusal-deneyimin yardımı olmaksızın yeni tikel gerçeklikleri bulamayacağımızı kabul etmesine karşın, ideali arı tümdengelim ideali olarak kalır. Deneyime başvuruyu önemsemeyen doğa felsefecilerinden küçümseyerek söz edebilir, çünkü gerçekte deneyimsiz yapamayacağımızı kabul eder. Ama bir görgücü olmaktan çok uzaktır. Fiziği matematiğe benzetme ideali her zaman gözlerinin önündedir; ve genel tutumu Francis Bacon’ınkinden çok uzaktır. Descartes’ın ‘‘tüm matematikçilik’’inden söz etmek biraz yanıltıcı olabilir; ama terimin kullanılışı gene de dikkati düşüncesinin genel çizgisine çeker ve doğal felsefe anlayışını Bacon’ınkinden ayırdetmeye yardımcı olur.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy