ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Sunday, Jul 12th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Gündemdekiler Rwanda Gerçeği


Rwanda Gerçeği

e-Posta Yazdır

Reklamlar

BİR İNSANLIK AYIBI: RUANDA GERÇEĞİ

 

Ruanda’da 1994 yılında sadece 100 gün içinde 1 milyon kişi öldürülmüş (günde 10 bin kişi ediyor). Sömürgecilerin farklılaştırdığı, Hutu ve Tutsi adlı iki talihsiz insan topluluğundan biri, diğerini amansız kıydı. Hem de bu vahşet dünyanın gözü önünde oldu.... 

 

{mosimage}Son yüz yıl içerisinde, insanlık tarihinin yaşadığı en büyük trajediler göz önüne getirilip şöyle bir sıralandığında (ki buna I. ve II. Dünya Savaşı da dahil) benim aklıma doğrudan Kamboçya ve Ruanda geliyor. Nisan 1975 ile 1979 yılları arasında Pohl Pot yönetimindeki Kızıl Kimmerler’in Kamboçya’da yaptığı vahşet ötesi uygulamalar sonucu 2 milyon kişinin yaşamını yitirmesi, tüm ailelerin parçalanması, ülkede nitelikli hiçbir kişinin kalmaması ve insanların hafızalarında ölüm tarlaları olarak yer eden bir trajedinin altına imza atıyordu bu Uzakdoğu’nun küçük ülkesi.

Bu büyük vahşetin etkisi henüz hafızalardan silinmeden  1994’e gelindiğinde tarihin bir başka en büyük trajedilerinden biri daha zaten yüzyıllardır acı ve hüzünden öte gün yüzü görmemiş kendi gibi bahtı kara kıta Afrika’da yürürlüğe giriyordu.

Bu kez Kamboçya’dan çok daha kısa bir sürede ve ondan daha vahşice yöntemlerle 2 milyon insan bir metrekarelik toprağa bile hasret kalıp kurda kuşa yem oluyordu. Hem de sözüm ona “modern dünyanın” gözü önünde.  İşte  kendisi küçük ama acısı çok çok büyük olan bu ülke Ruanda’dan başkası değildi.

   Afrika’nın incisi sayılan Uganda’nın güneyindeki Kabale kentinden bindiğimiz eski bir pikap, yarım saat sonra koca boynuzlu sığır çobanlarının hayvanlarının otlattığı yemyeşil çimenli bölgelerden geçerek Ruanda sınırına dayandı. Sınır prosedürlerini yerine getirip Ruanda toraklarına ilk adımlarımı attığım andan itibaren kendimi 1994 yılındaki katliamın görüntülerini belgesel yapan üstad Coşkun Aral’ın filminden izlediğim ve bir türlü belleklerimden çıkarıp atamadığım o kara günlerden geri alamadım. Gösterime girdiği günlerden itibaren insanların derin izler bırakan “Hotel Rwanda” filminin ürpertici sahneleri geldi bir bir gözümüm önüne. Hemen yanımdan geçen nehirde ölü bedenlerin yüzdüğünü görür gibi oldum. Ruanda’da Nisan 1994’te yaşananları o dönemlerde henüz insanlık namına tam olarak idrak edemeyip  koltuğumuzda oturup izlerken  tıpkı filmdeki gazetecinin söylediği gibi; “gazeteciler sadece olanları aktarır, insanlar da izleyip “ah ah, vah vah” diyerek seyreder ve ardından günlük işlerine geri dönerler. Oysa ki onları harekete geçirecek olan temel duygu, dünyanın neresinde olursa olsun insan haklarına yapılan her türlü saldırının eninde sonunda onları inciteceği, varlıklarına kastedebileceği, sevdiklerinden yoksun bırakabileceği endişesi taşımalılar” diyordu. Ruanda’da 94 yılında sadece 100 gün içinde 1 milyon kişi öldürülmüş (günde 10 bin kişi ediyor). Daha da vahim olanı ise  bu insanlar atom bombası ile,  taramalı tüfekle ya da kimyasal silahlarla topyekün öldürülmeleri değil “pala”larla, kolları bacakları kesilerek ve doğranarak öldürülmeleridir. Hem de kendi kapı komşuları ve kendi halkı tarafından. Gerçekte biyolojik kökenleri bir, tarihi bir, dili bir, kültürü bir, dini bir ama... Sömürgeciler tarafından farklılaştırılmış, Hutu ve Tutsi adlı iki talihsiz insan topluluğundan biri, diğerine amansız kıyıyor.

Peki nasıl oluyor da bu denli bir vahşet hem de Birleşmiş Milletler ve tüm dünyanın gözü önünde olabiliyor?

 Ne yazık ki bu taşın altından da yine Avrupa’nın  sömürgeci zihniyeti çıkıyor.

Ruanda 1890’larda aç gözlü Avrupa’nın sömürge paylaşımında Almanya’nın payına düşmüş. Fakat Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanlar yenilince Ruanda’nın yönetimi Belçika hükümetine devredilmiş. Belçika, ülke halkını geniş yüz hatları ve burun deliklerine göre şekillendirip Tutsi ve Hutu olmak üzere iki kabileye bölmüş. Ülke yönetimini daha zengin ama azınlık (nüfusun yüzde 11’i) olan Tutsiler ile birlikte sürdürürken fakir olan Hutu kabilesine devlet memurluğu ve yüksek öğrenimi yasaklamış.

Bu politikalar sonucu ezilen Hutular, hem Belçikalılara, hem de kendi soydaşları olan Tutsilere içten içe nefret duygusu beslemeye başlamışlar. Çoğunluğu oluşturan Hutular kendilerine yönelik bu olumsuz politikalardan rahatsızlık duyarak kendi aralarında örgütlenmeye ve hatta silahlanmaya başlamışlar. 1960’larda çıkardıkları bir ayaklanmayla Tutsilerin iktidarına son verip yönetimi ele geçirmişler. Çoğu yurtdışına kaçıp mülteci durumuna düşen Tutsiler başka ülkelerde örgütlendikten sonra yeniden Ruanda’ya dönüp iktidarı ele geçirmeye çalışmışlar. Böylece İç savaşın kıvılcımları çakılmaya başlamış. O sırada ülkede bulunan Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün komutanı dönemin genel sekreteri Kofi Annan’ı ve tüm dünyayı olacaklar konusunda önceden uyarmasına rağmen  haykırışlarına hiçbir cevap alamayınca canını kurtarmak için ülkeyi kendi kaderine terk ederek ülkesine dönmüş. (Belçika’nın Tutsileri, Fransızların ise Hutuları gizlice silahlandırdığı sonradan ortaya çıktı.)

6 Nisan 1994’te Hutulu cumhurbaşkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak düşürülmüş (bundan Tutsiler sorumlu tutulmuş.) Bunun üzerine, zaten sallantıda olan Ruanda olaylar patlak vermiş. Nisandan temmuz ortasına kadar, 100 gün içinde 1 milyon Tutsi ve onlara sempati duydukları düşünülen Hutu öldürülmüş. Milyonlarca insan mülteci olarak komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmış. Gözü kulağı kapalı olan tüm dünya ise olaylar durduktan sonra bile maalesef kanlı bilançonun gerçek boyutunu medyalarında yansıtmaktan uzak ve aciz bir çizgideydi. Ta ki, bu büyük katliamın gerçek boyutlarının beyaz perdeye aktarıldığı “Hotel Rwanda” filminin olaylardan tam on yıl sonra 2004 yılında gösterime girmesine kadar.

Terry George’un yönetiminde; figüranlar da dahil olmak üzere, başta Paul’u canlandıran Don Cheadle ve ‘Şeytanla El Sıkışmak" adlı kitabında katliamı anlatan Birleşmiş Milletler gücü subayı Dallaire"i oynayan Nick Nolte’un rol aldığı film tüm çıplaklığı ile soykırımı bir filmden çok belgesel niteliği ile gözler önüne seriyor. Hotel Rwanda sadece bir katliamı değil onun arkasındaki tarihsel süreci, insanın ilk çıkış noktası olan Afrika’nın unutulmuşluğunu, emperyalizm ve sömürgeciliğin yıkıcı sonuçlarını yansıtıyor. Daha önemlisi insanlık adına hepimizin bir parça kendisini suçlu hissetmesini sağlıyor.

 

MUSTAFA ANDIÇ


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy