ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Oct 23rd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Kitap Özetleri Edebiyat ve İntihar


Edebiyat ve İntihar

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Adem Eyup Yilmaz adli genc yazarin 54 adet intihar etmis edebiyatci ve sanatcinin oykusunu anlatmaya calistigi kitap.

Edebiyat ve İntiharEdebiyat ve İntihar'ın Önsözü

 Hayatın tarafını tutan, yaşamın beri yakasından konuşan biri olarak, kendilerini ölümün kucağına gönüllü bırakanlar adına konuşmam olanaksızdır...

…::sonsöz::…

yaşamaktan bir güneşle kaplanıyor onun kalbi
i. özel


Hayatın tarafını tutan, yaşamın beri yakasından konuşan biri olarak, kendilerini ölümün kucağına gönüllü bırakanlar adına konuşmam olanaksızdır. Çünkü söylenecek söz, en çok söyleyenin öznel durumuna ilişkin olacaktır. Konu edilen ise zaten söyleyeceğini söylemiştir. Neredeyse tüm müntehirler geride kalanlara -yazılı/yazısız- bir mesaj vermeyi amaçlamışlar. Verilen mesajı çarpıtmak onlara yapılmış en büyük haksızlıktır. Bu yüzden intiharlarının izini sürdüğüm metinlerine bir yorum getirmeden ve özellikle bıraktıkları son mektuplara ulaşarak onları okura sunmayı amaçladım.


Shakespeare'in eserlerindeki elliden fazla karakter, (Dostoyevski’de 17) intihar ederek ölmüş. İlginç olan, müntehir karakterlerin çokluğu değil, Shakespeare'in yaşadığ dönemde İngiliz dilinde intiharı karşılayacak bir sözcüğün bulunmamasıydı. Ortaçağ Avrupa’sında intihar ve cinayet aynı sözcükle ifade ediliyordu. “Suicide” (intihar) sözcüğü ilk kez isim olarak 1643’te kayıtlara geçmiş, fiil olarak ise 19.yüzyıl ortalarında kullanılmaya başlanmıştı. Türkçe’de, ne İslamiyet öncesi ne de İslamiyet sonrası kaynaklarda intihar anlamına gelebilecek bir kelimeye rastlanmamaktadır. (Vankulu Lugatı-1170/ Burhan-ı Kadı-1278) Tanzimat döneminde Batı dillerinden yapılan çevirileri karşılayabilmek için, Arapça’da “kendi kendini öldürme” anlamına gelen “intihar” kelimesi kullanılmıştır.


İlahi kaynaklı dinlerin hemen hepsinde intihar, Tanrı’ya öncelik vermemekle eş anlamlıdır. Dinsel kuralları sekteye uğratan, sosyal hayatın işlerliğine çomak sokan bu eylem, hem beden ve hem de ruhsal anlamda cezaya çarptırılır. Bazı ilkel inanç sistemlerinde ise intihar tam tersine yorumlanır. Markis adasında yaşayan Eskimolar, Tanrı katındaki mutluluğa ulaşmanın tek yolunun intihar etmek olduğuna inanıp genç yaşta intihar ederlermiş. Filipinler’de, deniz üzerinde yaşayan Badjaola’lar ise yaşamayı uğursuzluk saymaktalar. Günlük yaşamda karşılaştıkları intihar olayları, onlar için oldukça sıradandır. Vikingler, intihar sonucu ölenlerin ailelerine saygı gösterip onların geçimlerini üslenirlermiş.


Sanatçılar neden intihar ediyorlar? Dilin, fırçanın, notanın sınırlarının, dünyanın sınırları olduğunun farkına vardıkları için mi? Yoksa hayatın tüm yaşanılabilir alanlarını tükettikleri için mi? Cevap ne olursa olsun, hepimiz sanatçıların intiharında derin anlamlar olduğunu düşünürüz, bütün öteki intiharlardan ayrı tutarız onların intiharlarını. Can havliyle yazdıkları son sözlerine kulak kesilir, yazdıklarını kutsarız neredeyse. Çünkü bıraktıkları notlar, giderayak omuzları üstünden geride bıraktıkları hayata hala göz kırptıklarının izlerini taşımaktadır. Her tercih, bir kaybedişi de beraberinde getirir. Neyi kaybettikleri bizde, neyi kazandıkları ise yalnızca kendilerinde saklı kaldı.


Yaklaşık on beş yıl boyunca günlüğünde kendi intiharının izini süren Pavese, gösteriş düşkünü müntehirleri dışarda bırakarak, canlı olmanın nasıl bir güç barındırdığına göndermede bulunmuştu: “İnsanı yarına, hayatın ona verebileceği şeylere, olağanüstü geleceğe bağlayan iplik -son kertede- herhangi bir inançtan ve tutarlılıktan daha güçlü bir bağdır.” Fransız edebiyatının erken Sembolist şairi Gerard De Nerval, soğuk bir kış gecesi Paris’te bir sokak fenerine kendini kravatıyla astığında, ruhunu saran bir tedirginlik ve yazıklanma içindeydi: "Yazık! Her şey ölecek demek ben ölürsem!". Mayakovski, Rus ruletine şans vermeyecek bir kararlılıkla tetiği çektiğinde bile, gözü alnına dayadığı namlunun ardında kalmıştı. Çünkü bıraktığı mektupta bitmemiş şiirlerinin kime verileceğini salık veriyor, sevgilisine “Lili beni sev!” diye sesleniyordu. Bir zamanlar teorisyenliğini yaptığı Gerçeküstücülüğü de aşan Artaud, intiharın gerçekliğinden şüpheye düştüğü anda, yaşayanlara öykünerek hayıflanır: “Elbet yaşayacaktım, ama vücudum bana ihanet etti”. Nirvana’nın assolisti Kurt Cobain, çenesine dayadığı av tüfeğinin soğukluğuna aldırmadan, kendisinin kaybettiğini söylediği yaşama sevincine, eşinin sıkı sıkı sarılmasını tembihler: “Lütfen devam et Courtney.”


Toplumsal intiharları açıklarken Psikolojik kuramlar, duygusal ve kişilik unsurlarının, Sosyolojik kuramlar ise toplumun birey üzerindeki baskılarının etkin olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sosyal intihar olayları her ne kadar mevsimsel dönüşüm zamanlarında büyük bir artış gösterse de, bütün bunların sanatçılar için belirleyici bir yanı yoktur. Sanatçılar daha farklı bir algı ortalamasına sahip olduklarından, insanlığın ortak kaderini etkileyecek olumsuzlukların tam da kırılma noktalarına şahitlik ederler. Bu şahitlik sanatçıları püskürtülmesi zor bir algı bombardımanına maruz bırakır. Bir sanatçı duyarlılığının nerede, nasıl ve ne zaman ortaya çıktığına en güzel örnek Zweig’ın 16 Eylül 1939 tarihli günlüğüdür: “ne olursa olsun mahvolduk, hayatlarımız onlarca yıl düzelmeyecek… Fransa’nın teslim olması yakın… bitti. Avrupa’nın işi bitti, dünyamız çökertildi. İşte şimdi tam anlamıyla vatansızız.” Ve çok geçmeden 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Özellikle iki dünya savaşına da tanıklık eden Avrupalı sanatçıların neredeyse organize sayılabilecek intiharları, düşlenilen daha güzel bir yaşama ulaşamama kırılganlığının izlerini taşıyordu. Avrupa’dan Uzakdoğu’ya, bellerinden ikiye bölünmüş “yitik kuşak” sanatçıları, artık şiir yazmanın imkansız olduğu sonucuna varmışlardı. Her birinin yöntemi farklı olsa da, hemen hemen tüm sanatçıların intihar algısı aynı noktada buluşmaktaydı.


Kitapta isimleri geçen bir çok sanatçı arasında, soy kütüğü henüz çıkartılmamış bir intihar akrabalığı olduğunu fark ettim. Sanki intihar, tarihin arka sokaklarından akan aşkın bir bilinç haliydi ve soyunun devamı için en “sağlıklı” bedenleri seçiyordu. Farklı zaman ve mekanlarda yaşamış olsalar da, tüm müntehir sanatçılar, kendilerine özgü iletim duyarlıklarıyla birbirlerinden intihar devşirmişlerdir. İngiliz şair Thomas Chatterton, 1770’te intihar ettiğinde henüz on sekiz yaşındaydı. Dört yıl sonra Goethe'nin yazdığı “Genç Werther’in Acıları” isimli roman, İngiltere’de Chatterton’la başlayan intihar furyasını Almanya’ya taşıdı. Şair ve filozof Heinrich Von Kleist’ın sevgilisiyle birlikte intihar ettiği yıl (1881) dünyaya gelen Stefan Zweig, Kleist’ın ayrıntılı biyografisini yazmış ve ona derin bir hayranlıkla bağlanmıştı. Ne var ki Zweig da Nazi zulmünden kurtulmak için gittiği Brezilya’da Kleist gibi eşiyle birlikte intihar etmişti. Nilgün Marmara Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırladığı bitirme tezinde, kendisinden önce intihar etmiş olan Sylvia Plath’ı konu etmişti. Sergey Yesenin’in intiharı üzerine uzun bir mersiye yazıp onu eleştiren Mayakowski, çok geçmeden kendisini intihar edecekti. Bir başka müntehir olan Antonin Artaud ise, “Van Gogh: Toplumun İntihar Ettirdiği” isimli eserinde, intihar olgusunu açıklamaya çalışan psikiyatrisleri, Van Gogh’u “deli” olarak niteleyen Arles halkını şiddetle eleştiriyordu. “Çünkü Van Gogh, gözbebeğinin boşluğa devrileceği an’ı yakalayan feci bir duyarlıktı.”


Peki neydi bu metinleri bir araya getirmeme sebep olan. İntihar kutsayıcılarını haklı çıkarmak mı? Sonunda, yaşayanlar için bir ölüm tasarımına dönüşen intiharlardan yarar umarak, yine yaşayanlar için hayatın haklılığını ispatlayacak sebepler bulmak mı? Gittiğim her yere götürdüğüm alternatifimi yakından tanımak mı? Bedeni çürüdükçe imgesi diri kalan bir ölme biçiminin, kendisini haklı çıkarmak için başvurduğu kanıtların sorgulanmasına katkıda bulunmak mı? Belki daha çoğu, belki hiç biri. Ama iyi biliyorum ki bir oyun benimkisi: En son oyunlarını kendi canlarıyla oynamış insanları yan yana getirerek, ortaya çıkacak resmi görmek istedim belki de… Sanki onların hepsi büyük bir ölümün parçalarıydılar ve yan yana geldiklerinde hep bir ağızdan bize yaşamanın güzelliğini, hiç bitmeyen tazeliğini haykıracaklardı. Ben bu haykırışı hissettim, umarım sizler de hissedersiniz…


Şimdiye dek düşünmediyseniz
Bakmayın içinde ne var,
Küçük bir kitaptır yaşamak
Elinizde tutmaya yarar.

C. Süreya



Adem Eyyub Yılmaz
Eylül-2003/ İstanbul


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy