ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Monday, Jul 13th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Kitap Özetleri Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir - Alain de Botton


Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir - Alain de Botton

e-Posta Yazdır

Reklamlar

PROUST YAŞAMINIZI NASIL DEĞİŞTİREBİLİR? // Alain de BOTTON

Birinin düşüncelerinin bilgece olup olmadığını tartmak için en iyi yol, o kişinin zihinsel ya da fiziksel sağlık durumunu dikkatle gözden geçirmektir. Eğer dile getirilen düşünceler dikkate değer düşüncelerse, bu düşüncelerin yararını sözü söyleyen kişinin kendisi zaten görmüştür. Bu gerçek, yalnızca yazarın yapıtıyla değil, aynı zamanda hayatıyla ilgilenmemizi haklı kılar mı?

Ondokuzuncu yüzyılın saygın eleştirmenlerinden Sainte Beuve, bu soruyu kesinlikle olumluyordu:

İnsan, bir yazar hakkında kendine bir sürü soru sormadan, bu soruları, kendi kendine, fısıltıyla yanıtlamadan, onu tam olarak kavradığından emin olamaz. Kendimize sorduğumuz sorular onun yazdıklarıyla pek ilgili olmayabilir: Din konusunda neler düşünüyordu? Doğa manzaraları onu nasıl etkiliyordu? Kadınlarla ve parayla olan ilişkisinde nasıl davranıyordu? Zengin miydi, yoksa fakir mi? Her gün neler yerdi, neler yapardı? Erdemli ve zayıf yönleri nelerdi? Bu sorulara verilen yanıtlardan hiçbiri konuyla ilintisiz değildir.

Konuyla ilintisiz olsalar bile, yanıtların bize ilginç geleceği kesin. Yapıtları ne kadar başarılı, ne kadar bilgece yazılmış olursa olsun, galiba sanatçıların çoğunun yaşamı, hemen her zaman, alışılmadık derecede aykırı; karışıklıklarla, üzüntülerle, aptallıklarla dolu.


Bu, Saint-Beuve’ün tezini, Proust’un niçin kabul etmediğini, yazarın hayatının değil, kitaplarının önemli olduğunu niçin bu kadar ısrarla savunduğunu açıklıyor. Proust’a göre, asıl önemli olanı değerlendirebilmek için yazarın hayatına değil, kitaplarına önem vermek gerekir. (“Bazı yazarların kişilikleri, kitaplarından çok daha üstündür çünkü kitapları kitap değildir.”) Balzac aksi, Stendhal konuşma özürlü, Baudelaire takıntılı olabilir; ama bu gerçekler, yaratıcılarının kişisel kusurlarından hiç iz taşımayan yapıtlara yaklaşımımızı niçin etkilesin?

Bu iddia ne kadar ikna edici olursa olsun, Proust’un konu üzerinde niçin bu kadar ısrarla durduğunu anlamak pek zor değil. Mantıklı, iyi kurulmuş, genelde berrak ve neredeyse bilgece yazılmış yapıtlar vermiş olsa da, yaşamı boyunca çektiği fiziksel ve ruhsal acılar şaşılacak kadar çoktu. Bazılarının, hayata Proust’un yaklaştığı gibi yaklaşmak istemesi anlaşılır ama aklı başında olan hiç kimse onun yaşadığı hayatı yaşamak için en ufak bir istek duymazdı.

Onun bu kadar acı çekmiş olması, bizde nasıl şüphe uyandırmasın? Böylesine zor ve benzersiz bir yaşam sürecek bu adamın, bu kadar çok şey bilmesi, bize söyleyecek bu kadar çok ve değerli şey bulabilmesi mümkün mü? Ortaya çıkardığı şeyler, Sainte-Beuve’ün verdiği tariften bu kadar farklı değerlendirilebilir mi?

Hayat gerçekten zor bir sınavdı. Proust’un yaşadığı ruhsal sorunlar yeterince fazlaydı:

 

 

 

PROUST YAŞAMINIZI NASIL DEĞİŞTİREBİLİR?
Alain de BOTTON
Çeviren; Banu TELLİOĞLU
Sel Yayıncılık
Şubat 2000, 1. Baskı, Sf. 52-59

Musevi Bir Anne

 
Proust, hayata, iyideniyiye garip bir annenin kollarında gözlerini açtı. Genellikle “Anne”, ama daha sıklıkla “canım anneciğim” diye çağırdığı Madam Proust için şöyle diyordu Marcel: “Ona göre ben her zaman dört yaşındaydım.”

“Ana-babasından hiç ‘annem’, ‘babam’ diye söz etmezdi, onları her zaman bir çocuk duygusallığıyla ‘anneciğim’, ‘babacığım’ diye anardı. Bu heceler ağzından çıkar çıkmaz gözleri yaşarır, boğazına düğümlenen hıçkırık yüzünden boğuk bir ses çıkarırdı.” Diye anlatıyor, Proust’un arkadaşı Marcel Plantevignes.

Madam Proust, oğlunu, en ateşli aşığı bile geride bırakacak bir tutkuyla seviyordu. Bu güçlü sevgi, büyük oğlu olan Proust’un çaresizliğe kapılmasına yol açıyor ya da en azından çaresizliğini artırıyordu. Annesi, Proust’un onsuz hiçbir şeyi doğru düzgün yapamayacağını düşünüyordu. Proust 34 yaşına gelip de annesini kaybedene kadar onunla birlikte yaşadı. Ama ölmeden önce de, Madam Proust’un en büyük kaygısı kendisi gidince Marcel’in hayatta kalmayı nasıl becereceğiydi. “Annem, onsuz olduğum zaman nasıl acılar çektiğimi çok iyi bildiğinden, acı çekmemem için bütün yaşamını bana adamıştı.” diye anlatıyordu annesinin ölümünden sonra Proust. “Hayatı boyunca beni eğitmeye çalıştı. Beni bırakıp gideceği güne kadar o olmadan nasıl yaşayacağımı öğretmeye uğraştı bana. Ben de, onu becerebildiğim kadar ikna ettim onsuz da gayet güzel yaşayabileceğime.”


İyi niyet taşımasına karşın, Madam Proust’un oğlunu bu kadar düşünmesi, tahakküm boyutuna varıyordu. Birbirinden ayrı kaldıkları ender dönemlerden birinde, Marcel 24 yaşındayken, annesine çok iyi uyuduğunu bildiren bir mektup yazdı (Uykusunun, dışkısının ve yediği yemeklerin niteliği, mektuplarda üzerinde en çok durulan noktalardı). Ama annesi yeterince ayrıntılı yazmadığından yakınıyordu: “Sevgili oğlum, ‘çok uyuman’ bana fazla bilgi, daha doğrusu, yeterince bilgi vermiyor. Tekrar tekrar soruyorum:

“Saat ... da yattın.
“Saat ... da kalktın.”

Proust, günlük yaşamını kontrol altında tutmak için annesinin duyduğu arzuyu tatmin etmekten genellikle mutluluk duyuyordu (Madam Proust ile Sainte-Beuve’ün konuşacak çok şeyleri olurdu herhalde). Zaman zaman, aklına geliveren bir şey için bütün ailenin görüşlerini almak istiyordu: “Tuvalete çıkarken bir yanma hissediyorum; yarım saat içinde beş ya da altı kere işiyorum ama kesik kesik. Bunun ne demek olduğunu babama sorar mısın? Son günlerde galonlarla bira içtim , belki de ondan olmuştur,” diye anlatıyordu Proust, annesine yazdığı bir mektupta. Bunu yazdığı zaman annesi 53, babası 68, kendisi de 31 yaşındaydı.

Proust, bir ankette yer alan “Sizi en çok mutsuz eden nedir? sorununa, “Annemden ayrılmak” diye yanıt vermişti. Geceleri uyuyamadığı zaman, annesi kendi yatak odasındayken, ona mektuplar yazar, sabah bulması için kapısına bırakırdı. “Sevgili anneciğim,” diye başlıyor Proust’un tipik bir mektubu, “Şu anda uyuyamadığımı ve seni düşündüğümü söylemek için yazıyorum bu mektubu.”

Birbirlerine böyle mektuplar yazmalarına karşın, aralarında gizliden gizliye bir gerginlik de vardı. Marcel şunu sezebiliyordu: Annesi onun sağlıklı olmasından, iyi işemesinden çok hasta olup kendisine bağımlı yaşamasını yeğlerdi. Madam Proust’un ilişkiyi, bir hemşire-hasta ilişkisine dönüştürme arzusuna isyan ettiği ender ama çok önemli mektuplarından birinde şöyle diyordu Proust: “Gerçek şu ki ben iyileşir iyileşmez, yeniden hastalanmam için elinden geleni yapıyorsun, çünkü sürdüğüm yaşam beni iyi ediyor, bu da seni kızdırıyor. Aynı anda hem sağlıklı olmanın hem de sevilmenin mümkün olmaması ne kadar üzücü.”

 

Garip Arzular


Marcel’in öteki çocuklara benzemediği yavaş yavaş anlaşılıyordu. “İlk bakışta onun garip biri mi, bir şair mi, kendini beğenmiş biri mi yoksa bir alçak mı olduğuna karar veremiyordu insan. Erotik şiirler okuyup müstehcen resimlere bakan bir çocuk, bedeninin okul arkadaşının bedenine dayayınca, kadınlara duyulan arzunun aynısını ona karşı da duyduğunu düşünür. Mme de La Fayette’i, Racine’i,Baudelaire’i, Walter Scott’u okurken hissettiklerinin temelinde ne olduğunu fark ettiği zaman, öteki çocuklardan farklı olduğu niye aklına gelsin ki?”

Ama Proust giderek daha iyi anlıyordu ki, Scott’un Diana Vernon’uyla geçireceği bir gece bile arkadaşının bedenine yaslanmanın çekiciliğiyle boy ölçüşemezdi; özellikle de, o dönemin Fransasının açık fikirlilikten ne kadar uzak olduğu, Proust’un, hala oğlunun evleneceğini uman bir annesi olduğu düşünülürse, Annesi, Proust’un erkek arkadaşlarına, onu tiyatroya ya da yemeğe davet ettikleri zaman yanlarına genç bayanlar getirmelerini rica ediyordu sürekli olarak.

 

Flört Sorunları


Keşke annesi bütün enerjisini ona erkek arkadaş bulmaya harcasaydı; çünkü Diana Vernon’dan kendisi gibi hiç etkilenmeyen bir genç bulmak zordu. “İsteksiz olduğumu, erkek olmadığımı düşünüyorsun. Ama yanılıyorsun,” diye karşı çıkmıştı onunla flört etmek istemeyen onaltı yaşındaki yakışıklı sınıf arkadaşı Daniel Halévy’e. “Eğer bu kadar hoşuma gidiyorsan, bu kadar güzel gözlerin varsa..., eğer bedenin ve aklın ... bu kadar kıvrak ve zarifse, kucağına oturduğum zaman düşüncelerine daha yakın olduğumu düşünüyorsam, aşağılayıcı sözlerini hak edecek ne var bunda?”

Arkadaşının itirazları üzerine kendi arzusunu desteklemek için Batı felsefe tarihinden örnekler vermeye girişiyordu: “Ahlaki inceliklere muktedir, çok seçkin ve zeki arkadaşlarım olduğunu söylemek isterim. Hepsi de en azından bir kere bir erkekten zevk almışlardı.” diye bilgi veriyordu arkadaşı Daniel’e, “İlk gençlik dönemlerinde yapmışlardı bunu. Sonradan kadınlara döndüler ... Engin dehaya sahip olan iki ustayı anmak isterim: Sokrates ve Montaigne. Onlar bütün hayatları boyunca yalnız çiçekleri topladılar. Bütün zevkleri tatmış olmak, içlerinden taşan kendilerine ‘zevk vermelerine’ izin verdiler. Erkekler arasında yaşayan bu tensel ve zihinsel arkadaşlığın, keskin bir güzellik anlayışı olan, ‘şehvet duyguları’ uyanmış bir erkek için, aptal, iğrenç kadınlarla yaşayan ilişkilerinden çok daha iyi olduğunu düşünüyorlardı.”

Yine de, gözleri hiçbir şeyi göremeyen genç adam, aptal ve iğrenç olan cinsin peşinden gitti.

 

Aşkta Karamsarlık


Proust’un aşk konusundaki karamsarlığı, sevilmeye duyduğu aşırı gereksinime, bir de kendini sevecek birini bulma konusundaki trajikomik beceriksizliğine dayanıyordu. “Üzüntülü olduğum zamanlarda tek tesellim, sevmek ve sevilmek,” diyor, en belirgin karakter özelliği olarak da şunu veriyordu: “Sevilme gereksinimi; daha ayrıntılı söylemek gerekirse, takdir edilmekten çok, okşanıp şımartılmaya duyulan gereksinim”. İlk gençliğinde yanlış türe, okuldaki erkek arkadaşlarına şehvet duyan genç adamın erişkinliği de bu açıdan pek verimli olmadı. Birçok kadına yaklaşmayı denedi ama kadınlar onu aramadılar. 1911 yılında Caubourg sahilinde otururken, genç arkadaşı Albert Nahmias’a şöyle içini döküyordu Proust: “Keşke, yaşımı ve cinsiyetimi değiştirip genç ve güzel bir kadına dönüşebilseydim, seni bütün içtenliğimle bir kere kucaklayabilmek için.” Bir süre, Alfred Agostinelli’yle bir nebze de olsa mutlu olabilmişti. Agostinelli karısıyla birlikte Proust’un dairesine taşınmış, ama adam Antibe’lerde bir uçak kazasında ölüverdiği için mutluluk kısa sürmüştü. Bundan sonra Proust, kimseye derin duygularla bağlanamadı. Aşkla acının ne kadar ayrılmaz şeyler olduğunu ifade eden sözler söyledi yalnızca: “Aşk, tedavisi imkansız bir hastalıktır.” “Aşk, sonsuz acıların kaynağıdır.” Mutlu olan kişi, aşık değil demektir.”

 

Tiyatro Kariyerinde Başarısızlık


Biyografik çalışmalarında Proust’un psikolojik durumu üzerinde yapılan tersi spekülasyonlara karşın, öyle görünüyor ki, o aşk ve seks duygularını birlikte götürme konusunda bazı zorluklar yaşıyordu. Bu iddiayı en iyi destekleyen şey, onun 1906 yılında Reynaldo Hann’a gönderdiği oyun taslağı olabilir. Oyunun konusu şöyleydi:

Bir karı-koca birbirlerini çok severler; kocanın karısına duyduğu sevgi çok derin, yüce, saf (iffetli olduğunu söylemeye bile gerek yok) bir sevgidir. Ama adam bir sadisttir ve karısına bu kadar büyük bir sevgi duyarken bir yandan da fahişelerle birlikte olur. Karısına karşı duyduğu temiz hisleri onlarla birlikte olup lekelemekten zevk alır. Her zaman biraz daha güçlü bir duygu yaşamak isteyen sadist, sonunda fahişelerle konuşarak karısını daha çok lekelemeyi amaçlar; onlardan karısı hakkında kötü şeyler söylemelerini ister; kendisi de onlara katılır (beş dakika sonra midesi bulanır). Adam, tam karısı hakkında kötü sözler söylediği sırada, kadın odaya girer. Adam karısının odaya girdiğini fark etmez. Kadın gözlerine, kulaklarına inanamaz ve düşüp bayılır. Sonra da kocasını terk eder. Adam karısına boşuna yalvarır. Fahişeler yeniden ziyaretine gelmek isterler ama sadizm adama çok ağır gelmektedir artık. Adam karısına kendini affettirmeyi son bir kez dener ama kadın ona yanıt bile vermeyince kendini öldürür.

Ne yazık ki, Paris’teki tiyatrolardan hiçbiri oyuna ilgi göstermedi.

 

Arkadaşları Tarafından Anlaşılmama


Dahilerin temel sorunu. Swann’ın Yolu bittiğinde, Proust arkadaşlarına kitabın birer kopyasını gönderdi ama arkadaşlarının çoğu zarfı açmakta zorlanmıştı.

“Sevgili Louis, kitabımı okuyabildiniz mi?” diye sorduğunu anlatıyor Proust, aristokrat playboy Louis d’Albufera’ya.

“Kitabınızı okumak mı? Bir kitap mı yazdınız?” diye soruyor d’Albufera hayretle.

“Evet, tabi yazdım; bir kopyasını da size gönderdim.”

“Ah, Marcel’ciğim, eğer bana gönderdiysen mutlaka okumuşumdur. Sadece gönderip göndermediğinden emin değilim o kadar.”

Madam Gaston de Caillavet, kitabı alınca çok memnun olmuştu. Gönderdiği armağan için yazara, en içten duygularını sunduğu bir teşekkür mektubu yolladı. “Swann’da ilk komunyonla ilgili pasajı tekrar tekrar okuyorum.” diye anlatıyordu kadın, “çünkü ben de aynı panik ve çözülme duygusunu yaşadım.” Madam Gaston de Caillavet’nin kendi duygularını paylaşmak istemesi gerçekten çok hisli bir davranıştı ama kitabı okumaya zahmet edip orada dini bir törenden hiç söz edilmediğini görseydi daha kibar bir davranış sergilemiş olurdu.

Proust şöyle bir yorum yapıyordu: “Kitabım daha birkaç ay önce yayınlandı ama herkes bana yalan yanlış şeyler söylüyor. Bu da, ya kitabı okuyup sonra tamamen unuttuklarını ya da zaten hiç okumadıklarını gösteriyor.”

 

Otuz Yaşında Kendi Hayatı Üzerine Yaptığı Yorum


“Mutsuzum çünkü zevksiz, amaçsız, hareketsiz, ihtirassız geçirdiğim bir hayatın sonuna geldim, üstelik aileme ne kadar çok acı çektirdiğimin de farkındayım.”


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy