ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Nov 13th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Kitap İvan Denisoviç'in Bir Günü


İvan Denisoviç'in Bir Günü

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Ivan Denisovic'in Bir Gunu Kitap KapagiSoljenitsin Bizlere

'Kreçetovka İstasyonunda Bir Olay' ve 'Matriyona'nın Evi' adlı yapıtlarıyla birlikte sunduğu bu kitap-İvan Denisovçin Bir Günü- kahramanının başından geçen uzun bir günün öyküsünü anlatırken, aslında yönetim biçimlerinin tuğlalar ve taşlarla değil, insanlarla kurulduğunu; insan uğruna olduğunu iddia eden yönetimlerde insanların bunca aşağılanmasının göz yumulamaz olduğunu anlatmıştır.

Soljenitsin, 1918’de Don kıyılarındaki Rostov’da doğdu. Babası isçi, annesi öğretmendi. Babası çok küçük yaşlarda öldüğünden eğitim ve öğrenimiyle annesi uğraştı. Rostov Üniversitesi’nde fizik ve matematik okuyan yazar, 1941 yılında burayı bitirdi. Doğu Almanya’da askerlik yaparken Stalin aleyhine konuştuğundan ötürü 1945 yılında mahkum edildi ve çalışma kamplarına gönderildi. 1953’te, Stalin ölünce cezası sürgüne çevrildi.

Soljenitsin'in belki de en ünlü yapıtı olarak nitelendirilen "İvan Denisoviç'in Bir Günü" çekilen bu sıkıntıları dile getiriyordu. 1957'de bir yüksek mahkeme, davasını yeniden ele aldı ve yazarın itibarını iade etti. Soljenitsin'in savaşı burada bitmemişti. Kendi isteğine aykırı olarak iki yapıtı yurtdışına kaçırıldı: "İlk Çember" ve "Kanser Koğuşu". İkisi de batıda büyük olaylar yarattı. Eleştirmenler iki kitabını da o yılın en iyi on romanı arasında sayıyorlardı. Romancı, kendi ülkesi, anayurdu dışındaki okuyucuların ilgisini toplamıştı. Ama bu koşullar altında tanınması bir yazar için çok üzücüydü. Sovyet Yazarlar Birliği, bu yüzden onu mahkum etti. O da, 16 Mayıs 1967'de Yazarlar Birliği'nin 4. Kongresi'ne gönderdiği mektup üzerine birlikten ayrıldı.

Soljenitsin, "İvan Denisoviç'in Bir Günü" adlı romanında, Rusya'da türlü nedenlerden dolayı çalışma kamplarına alınmış, sürgün edilmiş insanların aralarında çektiği acıları, yaşam koşullarının yetersizliği ve bu yetersizliklerin içerisinde bile mutluluk payının ister bireysel, ister toplumsal olarak nasıl belirlenip yaşandığının üzerinde duruyor. Doğa koşulları çok çetindir; toplanma kamplarına giren her insan için ölümle mücadele çoktan başlamıştır. Bu romanda mekan, kamp yönetiminin belirlediği yasalarla yaşatılıyor. Kampta bulunan mahkumlar, hem birbirleriyle, hem de onları günün belirsiz saatlerinde sayan gardiyanlarla mücadele vermektedirler. Yönetim, kamplarda bulunanları takımlara ayırmıştır. Örneğin, 75. Takım, 104. Takım, vs.

Aleksandr İsayeviç Soljenitsin104. takımın başkanı Şukov'dur. Şukov, diğer arkadaşları gibi ezilse de güçlü olmayı başarabilmekte, çünkü her şeye rağmen yaşamayı istemektedir. Yaşam, onun için buzlu duygular içerisinde doğan ve batan güneşten ibaret olsa da, bazen mücadele etme ruhunu ne kendisine, ne de takımdaki arkadaşlarına verebiliyordur. Bu yaşamın adını koymak gerekirse, insanın yüreğine ve beynine girmiş, Azrail'in soğuk elidir. Kamplarda yenilen yemeklerin yalnızca adı yemekler sözcüğünden ibarettir. Çünkü gardiyan ve diğer personeller takımlarda çalışanlara ancak kapların altını temizleyip yiyebilme fırsatını bırakmaktadırlar. Açlık kol gezmekte, hasta olanların kampın çok uzağında bulunan revire gidebilmek için günlerce yol kat etmeleri gerekmektedir. Ancak revire varıldıktan sonra -ki eğer yolda donulmazsa- revir yönetiminin onları bahanelerle geri göndermesi söz konusudur. Çünkü kurallar, mahkumlara nasıl davranılacağını revir yönetimi için de belirlemiştir. Tam bir insanlık dramının yaşandığı bu romanda, Şukov'un en yakın arkadaşı, daha on beş - on altı yaşlarında olan Çezar'dır. Çezar çok uyanık bir özelliğe sahiptir. Öyle ki kampta büyük bir meziyet olan sigarayı gün boyu saklayabilmeyi becerebilmektedir. Şukov, sigara gereksinimin, genellikle Çezar'dan karşılamaktadır. Sigara çalışma kampında yaşamsal öneme sahiptir; çünkü bir nefes sigara, gün boyu yaşanan moral bozukluğunun hafifleticisidir.

Şimdi kitaptan bir enstantane aktaralım: Şukov, tahta bir kalıbın köşesine oturarak sırtını duvara dayar. O oturmak için eğilirken ceketi gerilir ve göğsünün sol yanında, tam yüreğinin üstünde katı bir şeyin varlığını duyumsar: Öğlen yemeği için getirdiği tayının yarısı oradadır. Şukov, çalışmaya gelirken her zaman aynı büyüklükteki bir ekmeği getirir ve ona öğlene dek elini sürmez; ama tayının yarısını her zaman sabah kahvaltısında yemiş olurdu. "Bu kez yememişti. Bugün bu ekmeği artırarak aslında hiçbir şey kazanmadığını düşündü. Çünkü midesi, bu artırdığı ekmeği hemen orada, sıcakta yemesi için guruldayarak yalvarıyor sanki. Daha yemeğe beş saat var. Zaman da çok yavaş geçiyor."

"Zonklamalar ve ağrılar, bugün pek güçsüz olan bacaklarına inmişlerdi şimdi de. Bıraksalar da biraz yanaşabilse sobaya, ne olurdu sanki?"

"Şukov, eldivenlerini çıkarıp dizlerinin üstüne koyuyor, yüzünü koruyan bezi, şeritleri çözerek boynundan çıkarıyor. Soğuktan kaskatı olmuş bezi birkaç kez katlayarak pantolonunun dizi üstündeki cebe sokuyor. Sonra ceketinin göğsündeki cepte temiz bir beze sarılı olarak duran ekmeğine uzanıyor. Ekmeği bezle birlikte, yere kırıntı dökülmesin diye göğsünün hizasında tutarak kemirmeye başlıyor. Kaputunun ve ceketinin altında duran ekmek, gövdesinin sıcaklığıyla ısınmıştır. Ayaz ona işleyememiştir."

"Kamplarda geçen yılları süresince birçok kez yaptığı gibi köyündeyken neler yediğini bir kez daha anımsıyor: Tencereler dolusu patates, koca koca kaplarla çorba, savaştan önceleri de parça parça etler. Gırtlaklarına dolana dek süt içerlerdi. Kamplarda böyle yemek yenmeyeceğini öğrenmişti. Şimdi yaptığı gibi, ekmeği ufak ufak bölerek, kırıntılarını diliyle toplayarak, tüm aklını ekmeğe vererek yemeli. İşte o zaman, nasıl tatlı geliyor insana o mis gibi kara ekmek, bilemezsiniz. Sekiz yıllık kamp yaşamında ne kadar yiyecek yemişti ki? Aşağı yukarı hiç. Ama ne kadar çalışmıştı, işte onu tanrı bilir.

O böyle köşesinde oturmuş, kendisini kemirdiği ekmeğine vermişken, 104. Takımda, odanın yanında oturup dinleniyorlar."

"Bir insanın yaşayabilmesi için en ufak şeylerde umut aramasına benziyor, Şukov'un başından geçenler. Ekmeğin kırıntılarıyla yaşamlarını ertesi güne devreden Şukov ve arkadaşlarının ne kadar çaresiz bir grev, kendilerinin başlatmadığı bir grevde oldukları apaçık ortadadır."

"Ve en sonunda yardım ettiği bir adamın yaşadıklarını düşündükçe hayatı iyice trajikleşiyor. Adam oturduğu sıraya ağır ağır yığılmıştı. Başı omuzlarına gömülmüş, güçsüz parmakları ayrık vaziyette aşağı sarkmıştı. Açık paltosu, üstünden kaymıştı. Yusyuvarlak ve şiş karnının, baldırlarının üstünde çok garip bir görünüşü vardı: Adam, ölmüştü."

Kısacası, bu, yazarın kendi yaşadığı uzun günlerden biriydi. Soljenitsin, bu yapıtında bir hükümlünün şafaktan ışıklar sönene kadar süren bir gününü anlatmıştır. Ama bu, bir ümitsizlik içinde değil, birleştirici ve güçlendirici bir dille anlatılmaktadır.

Yazar, bu kahramanın birçok malzemesini kendi yaşantısından almış, ama ona başka yerlerde ve başka kişilerde bulunan ortak acıları da, yapıştırma etkisi yaratmadan, katmasını bilmiştir. Kendisinin ve onların acılarının üstesinden gelebildiği durumlar, romanın ana düşüncelerinden birinin çekirdeğini oluşturmaktadır: Karşı koymayı bilmeyen insan, yenilgiye mahkumdur.


Cevaplar (1)Add Comment
0

Faydalı bilgiler


yazar cemil, Mayıs 18, 2011
Arkadaşlar inan bana siteniz harika :) Ben Rusyada okumakta olan bir öğrenciyim ödevim de tam olarak bu Roman üzerineydi kısacası faydalı bilgileriniz için teşşkür etmek istedim çok sağolun :)

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy