ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Aug 22nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Kitap Kadro Hareketi


Kadro Hareketi

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Kadro HareketiKadro Hareketi: Yolunu Yitirmiş Bir Akım

Coşkun Musluk | 19 Temmuz 2009

Kadro dergisinin (Ocak 1932-Aralık 1934) ve Kadrocuların, Türk siyasal düşün tarihinde oldukça önemli bir yeri var. Kadro, tarihsel materyalizm ve sınıfsal bakış açısından faydalanılarak yüksek nitelikli analizlerin yapıldığı, zamanın ünlü kuramcılarının görüşlerinin tartışıldığı, planlı iktisadın ve devletçiliğin savunulduğu ulusçu bir yayın olmuştur. Adını bugün de sıkça duyduğumuz bu dergi, kendisinden sonraki pek çok hareketin ilham kaynağıdır. Kadro, günümüz Türkiye’sinde “ulusalcı sol” olarak adlandırılan politik hattın ilk temsilcisi olarak değerlendirilebilir.

 

Kadro’nun yayımlanmasından önce Kadrocular ve ”Kadro”nun doğuşu

Kadro, Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dan oluşan bir grup aydın tarafından çıkarıldı. Bir yıl sonra, dönemin subaylarından Mehmet Şevki Yazman da bu “kadro”ya katıldı.1 1923’te kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, kendi kendisine bir yol arıyor ve dünya, 1929’daki Büyük Buhran’dan geçiyordu; Kadro, böylesi bir dönemde yayın hayatına başlıyordu. Kadrocular, kendilerini, yalnızca ideolojik ve ekonomik tartışmalara katılmakla değil, aynı zamanda “Türk devrimi”ni yorumlamak ve ona kuramsal bir çerçeve kazandırmakla da sorumlu tuttular.2 Kadro’nun ilk sayısında derginin çıkarılış amacı şöyle belirtiliyordu:

Türkiye bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı. Bugüne kadar geçirdiğimiz hareketler, şahit olduğumuz muazzam kıyam manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır. Bir ihtilal geçirdik. İhtilal inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır. Bu ihtilal safhasında dursaydık inkılabımız akim kalırdı. Halbuki o, genişliyor, derinleşiyor. O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş değildir. ... Bu inkılap kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkılaba İDEOLOJİ olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş değildir. ... KADRO BUNUN İÇİN ÇIKIYOR.3

Kadrocular, “O zaman bizim neslimiz, kendisi için hiç bir hak düşünmeyen bir nesildi. Bize göre hak yok, vazife vardı,” diyen bir gelenekten geliyorlar.4 Sonradan tanıştıkları Yakup Kadri Karaosmanoğlu hariç, hepsi komünizme ilgi duymuştu. Marksist tartışma ve çözümlemelere hakim oldukları görülüyor. Şevket Süreyya Aydemir, 1923 yılı sonuna kadar; İsmail Hüsrev Tökin, 1926 yılına kadar Moskova’da öğrenim görüyorlar. Vedat Nedim Tör ve Burhan Asaf Belge ise Berlin’de okuyor ve burada sol düşüncelerle karşılaşıyorlar. Bu dörtlü, aynı zamanda, Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası’yla da ilişki içindedir. Tökin hariç diğer üçü 1927 yılında tutuklandıklarında, Tör TİÇSF’nin gizli belgelerini polise teslim ediyor. Bu tarihten sonra ise TİÇSF ile herhangi bir bağları yoktur. Dörtlü, bundan sonra, devletin çeşitli birimlerinde memur olarak görev aldı. Dönemin gazete ve dergilerinde yazıları yayımlandı. Aslında, sözünü ettiğim dörtlünün buraya kadar özel bir birliktelikleri yoktur. Dörtlünün esas bir araya gelişi, sonradan Ulusal Ekonomi ve Artırma Kurumu ve daha sonra da Türk İktisat Cemiyeti ile birleşerek Türkiye Ekonomi Kurumu adını alacak olan, Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nde aldıkları görevler sırasındadır.

 

Aydemir, daha 1929 yılı başlarında, Türk Ocakları’nda verdiği seminerlerde, Cumhuriyet Türkiye’sinin ideolojisi hakkındaki görüşlerinin yanı sıra, “Mustafa Kemal Atatürk tarafından başlatılan devrimin süreklilik kazanması için elit bir kadronun oluşturulmasına ihtiyaç olduğu” yollu görüşlerini dile getirmeye başlıyor.5 Bu görüşleriyle, Ahmet Ağaoğlu ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi zamanın aydınlarının da dikkatini çeken Aydemir, 1931 yılında, İnkılap ve Kadro başlıklı bir rapor hazırlıyor ve bu raporunu Mustafa Kemal başta olmak üzere, CHP Genel Sekreteri Recep Peker gibi rejimin önde gelen yöneticilerine yolluyor. Aydemir’in Cumhuriyet’e ideoloji üretecek çekirdek bir kadronun olması gerektiğine dair fikirleri ile “partinin rolü” üzerine yazdıklarının CHP başta olmak üzere yüksek bürokraside çatlaklar yarattığı tahmin edilebilir. Nitekim, Türkeş de Peker’in Aydemir’in bu görüşlerinden rahatsızlık duyduğunu, “bir ideoloji üretilecekse bunun başkası tarafından değil, CHP’nin kendisi tarafından yapılması gerektiğini” belirtiyor.6 Aydemir, Peker’e “partinin rolü üzerine yorumda bulunmayacağını” beyan ettiği bir mektup yollamak durumunda kalıyor ve ne İnkılap ve Kadro’nun kitap hâlindeki ilk baskısında ne de ileride çıkarılacak Kadro’da partinin rolü üzerine değerlendirmelerden özenle kaçınılacaktır.7 Aydemir’in, Tökin, Tör ve muhtemelen Belge ile birlikte aylık bir dergi yayımlamayı ve derginin adının da “Kadro” olmasını diğer üç yazara bu sıralarda önerdiği düşünülmektedir.8 “Kadro” adının Aydemir’in düşüncelerine uygun olduğunda kuşku yok.9 Bu arada, o sıralar mebus olan Karaosmanoğlu ile tanışan dörtlü, çıkaracakları dergi için sorumlu yayıncı ve sermaye bulma sorununu da aşmış oldu, zira o tarihte devlet memurları dergi ve gazetelerde sorumlu yayıncı olamamaktaydı ve Karaosmanoğlu ise devlet memuru değildi.10 Karaosmanoğlu, Mustafa Kemal Atatürk’e de oldukça yakın olduğundan, Atatürk’ün olurunun alınması meselesi de böylelikle halloluyordu.11

 

Kadrocuların ideolojisi ve önerdikleri

Kadrocular, Kemalist yönetimi yönlendirmek istediler. Türkiye toplumuna dair ciddi sınıfsal analizlere girişen Kadrocular, Kemalist yönetenleri ve devleti, analizlerinin dışında tutmuştur; rejimin ileri gelenleriyle çatışmamak için bilinçli yaptıklarını düşünebiliriz. Kadro, ulusçuluğu tarihsel materyalist bakış açısının içine yerleştirmeye çabalamış radikal bir ulusçu sol yaklaşımın ifadesi oluyordu. Emperyalizm analizlerinde doğrudan Lenin’den etkilendikleri anlaşılan Kadrocular, kaynakların ve gelirlerin dağılımının burjuvazinin kontrolüne bırakılmaması ve devletin burjuvazinin üzerinde bir tahakkümünün olması gerektiğini savunuyorlardı.12 Kadroculara göre, Türkiye’de kapitalizm öncesi sınıflar vardı, ancak devletin kapitalizme özgü sınıfların ortaya çıkmasına ve bunlardan birinin baskın çıkmasına engel olması gerekiyordu.13 Kadrocular, sol söylemler üretmekle birlikte, alternatif bir ideoloji üretememişler, dönemin ulusçu ve sol söylemlerini uzlaştırmaya çalışmışlardır.14

 

Kadrocular, devletin ağır sanayinin kurulmasında doğrudan rol almasını ve planlı bir gelişmeyi savunuyorlardı. Bunun için gereken sermaye birikiminin hangi yollardan sağlanacağına dair önerilerini ise “kapitalist olmayan sermaye birikimi stratejisi” olarak adlandırmaktaydılar. Mustafa Türkeş, Kadrocuların tanımlamasıyla yetinmeyip bunun gerçekten “kapitalist olmayan” bir strateji olup olmadığını sorgulamakta ve böyle tanımlamanın kolay gözükmediğini belirtmektedir.15 Kadrocular; özel sektörün elde ettiği kârları devletin doğrudan ele geçirmesini; bu gelirlerin, devlet işletmelerinden ve özellikle devlet tekellerinden elde edilecek gelirlerle birlikte doğrudan sanayi yatırımına ve gelişmeye harcanmasını ve son olarak korumacı bir dış ticaret politikasını öneriyorlardı. Ne var ki, ilk öneri, bir tür gelir vergisidir ve ikinci öneri ise artı değerin ve tüketim vergilerinin tamamen devletin elinde toplanmasından ibarettir; dolayısıyla, kapitalizme alternatif değil, kapitalizm içinde değerlendirilmesi gereken bir strateji sunmaktaydılar.16 Korumacı dış ticareti de kapitalizme alternatif sayamıyoruz. Bu durum, elbette, önerilerinin değerini azaltmıyor. Kadrocular, tarımsal alana ilişkin de oldukça ciddi analizler yapmışlardır. Buradaki sınıfları, sınıfsal yapıyı, toprak mülkiyetinden kaynaklanan sosyo-ekonomik ve politik sorunları konu ederek sorunların çözümü için bir toprak reformunu gerekli görmüşlerdir. Kadrocular, 1945 yılına kadar CHP dahil hiç kimsenin bir toprak reformu tasarısı sunmayacağı Türkiye’de, ciddi düzeyde ilk toprak reformu tasarısı hazırlayanlar oldular.17 Toprak reformunun, tarımsal üretimi arttırarak, oradan gelecek gelirin artmasıyla sermaye birikimini hızlandıracağını, kırsal alanda istenen sosyo-politik dönüşümü gerçekleştirerek derebeylerin politik ve dinsel gücünü kıracağını, devletin bu bölgelerdeki nüfuzunu arttıracağını, topraksız köylüleri özgürleştirerek boyunduruğundan kurtaracağı derebeylerine karşı siyasal anlamda devletin yanında yer almalarını sağlayacağını savunmuşlardır.18 Kadroculara göre toprak reformu, feodaliteyle ilgili olduğunu düşündükleri Kürt sorununun çözümüne ve ulusal bütünlüğün sağlanmasına da yardım edecektir.19 Kürt sorunu, Mustafa Türkeş’in Kadro Hareketi’ni incelediği kitabında, ne yazık ki, yalnızca bir kez ve bu bağlamda geçmektedir. Bilimsel anlamda, metodolojik yönden ve tarifleri kurma bakımından oldukça başarılı bir yapıt olan bu kitapta, “ulusçu” olarak tarif edilen akımın ulusçuluğunun özelliklerini ortaya koymak için ulusçu hareketler için ciddi bir kriz noktası olan Kürt sorununa dair Kadro’daki görüş ve analizler ayrıntılandırılabilirdi. O hâlde, benim bir başka çalışma için üzerinde durup incelediğim Kadro Hareketi’nin “ulus” anlayışı ve Kürt sorununa dair görüşlerine kısaca göz atmak faydalı olacaktır.

 

Kadrocuların ulusçuluğu ve Kürt meselesine dair görüşleri

Kadrocular, toplumun ve dolayısıyla “ulus”un baştan yaratıldığını düşündükleri bir zamanda, bunun temel aktörü olarak gördükleri merkezî devlet aygıtını ve politik devletçiliği öncelikli bir konuma yerleştirdiler. Yalçın Küçük’ün yaptığı “konstrüktif” nitelemesi, bu anlamda, Kadrocular için oldukça uygun görünüyor. Kadrocular, devletin bu “millî” rolüne ek olarak daha çok ekonomik politika önerilerinde bulunmuşlardır. Aydemir, bu önerilerini, “Yeni Devletin İktisadî Fonksiyonları” olarak adlandırmaktaydı.20 Vedat Nedim Tör, derginin daha ilk sayısında, yeni kurulmuş Cumhuriyet’te sonraları oldukça popüler olacak olan tezi ilk ileri süren entelektüellerden biri oluyordu: Askerî zaferleri, iktisadî zaferlerin izlemesi gerektiğini yazmış, aksi takdirde emperyalizmin kucağına düşme tehlikesinin var olduğuna dair uyarmıştır.21 Bu iktisadî zaferler, yalnızca dış düşmanlara karşı değil, aynı zamanda “gayri millî” iç düşmanlara karşı da alınmalıydı. Örnek olsun, Burhan Asaf Belge gibi, 1930’lu yılların ırkçı tezlerin ortalıkta daha fazla dolandığı tartışma ortamında, bu tezlere uzak ve mutedil sayılabilecek bir yazar bile, Almanya’daki Yahudilerin Hitler iktidarı altında maruz kaldıkları kötü muamele ve işkenceleri, Türkiye’deki iç düşmanlara, genç Cumhuriyet’in “millî” karakterine uyum sağlamamaları hâlinde neyle karşı karşıya kalabileceklerine dair örnek göstermekten geri durmuyordu.22 Bu yolla, hem gayrimüslim azınlıkların hem de Kürtlerin uyarıldığı açıktır. Türkeş’in de belirttiği ve daha önce aktardığım üzere, Kadro’ya göre ülkenin doğusundaki sorun gayet açıktı: Feodalite. Aydemir’e göre, feodal düzen, “tarihin en eski devirlerinden beri her yayıldığı yerde, gerek istihsal [üretim] vasıtaları, gerek toprak, gerek sanat mahsülleri üstünde Türk müstahsilinin [üreticisinin] fiilî mülkiyetine müstenit serbest bir iktisat nizamı kuran Türklerin içtimaî [toplumsal] ve hukukî ananalarına zıddır.”23 Bölgedeki insanlar, feodal toprak sahipleri tarafından Kürt gibi hissetmeye, Kürtçe konuşmaya ve itaate zorlanmışlardır.24 Aydemir, aynı makalesinde, feodaliteye uygun olmayan bir Türk kimliğinin karşısına, köküne kadar feodal, toprak köleliğine uygun bir Kürt kimliği çıkarmaktadır. Aydemir’e göre yapılması gereken, bölgedeki geri üretim ilişkilerinin kırılarak Kürtleşmiş Türklerin özgürleştirilerek yeniden özlerine dönmelerini sağlamaktır. İsmail Hüsrev Tökin de benzer tezleri tekrar ettiği bir makalesinde, Kürtlerin millet olmadığını dile getirmektedir, zira “[m]illet yüksek içtimaî bir kategoridir.”25 Olan ise bir Kürt milleti değil, “Kürtçe konuşan aşiretler ve Kürtçe konuşmıya icbar edilmiş Türk anasırıdır.”26 Genç Cumhuriyet’in en önde gelen vazifelerinden biri, feodalite tarafından “Kürtleştirilmiş Türkleri” özgürleştirmek oluyordu. Devlet tarafından yaratılacak millî toplumun tiyatroya ve operaya gitmek ve çalışma hayatında yer alan kadınlarının olması gibi bazı vasıfları da olmalıydı.27 Özellikle Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “millî edebiyat” ve “millî ilme” olan ihtiyaca sık sık vurgu yapıyordu.28 Görülebildiği üzere, Kadrocuların meseleye bakışları ekonomizmin ve pozitivist bir modernizmin tesiri altındaydı.29

Kadrocular: Tam olarak neyi savunmaktaydılar?

Kadro’da ileri sürülen görüşlerden, bir kısa değerlendirmede söz edilmesi gerektiği kadar ve belki de bundan fazla, söz ettikten sonra, Kadro Hareketi’ne ilişkin değerlendirmelerime devam edebilirim. Kadrocular, Birinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan uluslararası konjonktürde, yükselen üç tür devlet görmekteydiler: Kapitalist nizama sahip devletler, sosyalist nizama sahip devletler ve yeni Türkiye Cumhuriyeti gibi “Millî Kurtuluş Hareketleri”nin sonucunda kurulacak olan devletler. Kadrocular, kendilerini kapitalizmden ideolojik nedenlerle ayırıyor, ulusçuluk anlayışlarının da dönemin diğer ulusçuluk anlayışlarından farkını açıklamada savundukları ekonomik politikaları vurguluyorlardı. Kadrocuların sosyalizme olan itirazları da ideolojik düzlemde olmakla birlikte, dönemin yöneticileri ve aydınları tarafından, “komünist” veya “Bolşevik” olmaktan, “Komintern” propagandası yapmaya kadar varan ithamlara maruz kalmaktan kurtulamamışlardır. Sınıf analizinden, diyalektik materyalizme başvurmalarına, kapitalizm ve emperyalizme karşı çıkışlarına bakıldığında, Kadrocuların sosyalizme olan ideolojik itirazlarının, özellikle sosyalizme uzak yönetenler ve aydınlarca önemsiz olarak değerlendirilmiş olması mümkündür. Kadrocuların kişisel geçmişlerinin ve düşünsel donanımlarının kaynaklarının da bu kişiler tarafından duyulan şüpheyi arttırdığı muhakkak. Kadrocuların kapitalizme itirazları tipik: Kapitalizmin işçi sınıfını ve sömürgecilik ile diğer ulusları sömürdüğünü ileri sürüyorlardı. Sosyalizme olan itirazları ise kapitalistleşmiş Avrupa ülkeleri ile sanayileşememiş Asya ülkeleri arasındaki farklılıkların niteliksel olarak analiz edilmemiş olması ve bu farklılıkların sosyalizm ile çözülmesinin mümkün olmadığı yönündedir.

 

Kadrocular, 20. yüzyıldaki temel çelişkinin öncelikle sanayileşmiş ülkelerle sanayileşmemiş ülkeler arasında olduğunu ileri sürerek, daha sonra Bağımlılık Okulu yazarlarının ileri süreceği tezleri ilk dillendirenlerden olmuşlardır. Burada şu soru sorulabilir: Sanayileşmiş uluslarla sanayileşmemiş uluslar arasındaki çelişki, Kadrocuların önerdiği gelişme stratejisiyle ortadan kalkacak mıydı? Kadrocuların temel problematiğinin, sanayileşme özelinde, kalkınma olduğu anlaşılıyor. Kadrocular tarafından kapitalizm öncesi üretim ilişkilerine ve sınıfsal yapıya sahip Türkiye’de kapitalist gelişme stratejisinin, ideolojik olarak karşı olunması bir yana, uygulanabilir de olmadığı açık. Oysa, aynı itirazı sosyalist gelişme stratejisi için dile getirmek mümkün değil. Bu noktada, donanım ve analiz yeteneği bakımından oldukça yüksek nitelikte bir hareket olan Kadrocuların, bu noktaları göremediğini düşünmek de pek akla yatkın görünmeyebiliyor. Ancak bu noktadan sonra yapılacak değerlendirmeler, ancak birer tahmin olabiliyor ve bilimsel nesnellikten uzaklaşılıp kişisel sezgilere ve dileklere yaslanma tehlikesini içinde barındırıyor. Mustafa Türkeş’in temel aldığımız çalışması ve Kadro ve Kadroculara dair diğer çalışmalarının takdir edilesi bir diğer özelliği, tam da bu noktada, bilimsel nesnellikten uzaklaşmaması oluyor.

Bilimsel nesnellikten uzaklaşmak pahasına birkaç nokta ilave ederek devam etmekte fayda görüyorum. İlki, Kadrocular, zaten inkılabın ideolojisini oluşturacak ve yönetenleri yönlendirecek bir “kadro” olmak iddiasıyla yola koyuluyorlardı. Bu ideoloji ve inkılaba vermek istedikleri yönün, bir an için sosyalizm olabileceğini düşünsek bile, yeni rejimin iktidar sahiplerinin bu tür arayışlar içerisine girmiş hareket ve figürleri daha 1920’lerin ortalarında tasfiye etmiş oldukları ortadadır ve kendileri de mahpusluk tecrübesine sahip Kadrocuların böyle bir çabanın imkânsızlığını bilmemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla, inkılaba, sosyalizm yerine, sosyalizme yakın bir halkçı doğrultu vermek istemiş olabilirler. Bunun yanı sıra, Kadrocuların, anılan ideolojik itirazları dışında, ne sosyalizme ne de Sovyetler Birliği’ne yönelik olumsuz bir neşriyatının olmadığı görülüyor. Ayrıca, Kadrocuların sosyalizme yönelik itirazlarını dillendirdikleri ve kendilerini sosyalizmden ayrı tutmaya çalıştıkları kimi yazıları, Kadro’ya karşı komünist suçlamalarının yoğun olarak yapıldığı bir dönemdedir.30 Bu dönemde, Mahmut Soydan gibi İş Bankası grubu temsilcileri ve liberaller, özel sektörün karar alma mekanizmalarından tümüyle dışlanması ve devletin tahakkümü altında bulunması gerektiğini savunan Kadro’ya savaş açmış vaziyettedir. Diğer yandan, Marksist sınıf analizlerine yetkin olduğunu tahmin edebildiğimiz Kadrocuların, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ve yönlendirmeye çalıştıkları Kemalist askerî-bürokratik eliti analizlerinin dışında tuttukları görülmektedir. Bunu, tıpkı CHP ve partinin rolü üzerine analizlerden kaçınmayı tercih ettikleri gibi, politikaları gereği bilinçli olarak yaptıklarından şüphe etmek pek de mümkün görünmüyor. Nitekim, Türkeş de bu görüştedir ve Türkeş’ten bir aktarma yapmanın sırasıdır:

Açıktır ki, Kadrocular Türkiye konusunda devletin kimin çıkarlarını temsil etmesi gerektiğini analiz etmekten çok, kimin çıkarlarını temsil etmesi gerektiği tartışmasını yapmaktadırlar. Diğer bir ifade ile Kadrocular olan ile ne olması gerekir sorunsalları arasında sıkışıp kalmışlardır. Marksist analizden yola çıkan Kadrocular, Kemalist devleti de bu yaklaşımla analiz etselerdi, Kemalist devletin uyguladığı ulusal girişimci burjuvazi yaratma stratejisini bütün ulusun çıkarlarını temsil eden bir yaklaşım içine oturtmaları mümkün olamazdı. Kadrocular bu noktanın farkındaydılar ve kuvvetle muhtemeldir ki, bilerek Kemalist devletin sınıfsal kimliği üzerine bir analiz yapmaktan kaçınarak, onu, etkilemeye ve dönüştürmeye çalışmışlardır.31

Kadrocuların açmazları, işte tam da bu noktada başlıyordu. Aynı açmaz, Kadroculardan bir otuz yıl sonra, yeniden Kemalist askerî-bürokratik eliti etkileyip yönlendirme çabasının ortaya çıkacağı, ülkenin sosyo-ekonomik yapısında üstyapıdan bir değişimi sağlayacak olan devrimi Türk ordusu eliyle gerçekleştirme çabasının ana aktörü olan Yön-Devrim Hareketi’nin önüne de çıkacak, onun da başarısızlığının ve sonunun kaynağını oluşturacaktır.

 

Kadro Hareketi’nin “kadro”su, “Mustafa Kemal liderliğinde, onun gösterdiği ulusal bağımsızlık ve kalkınmacı idealleri kabul eden ve kendisini bu doğrultuda çalışmaya adayan bürokrat-aydınlar”32 iken, Yön-Devrim Hareketi’nin hedefindeki kesim ise zamanının asker-bürokrat elitleri oluyordu. Kadro Hareketi de, Yön-Devrim Hareketi de, sınıfsal çıkarları olmayan ve olmaması gereken bu elit kadronun sınıfsal analizini yapmaktan ısrarla kaçınmış ve bu sınıfın, sınıfsal çıkarlarının olabileceğini, başka sınıflarla ilişkiye girerek ortak çıkarlar geliştirebileceklerini gözden kaçırmışlardır; gözden kaçırmasalar da göz ardı etmek durumunda oldukları aşikardır. Mustafa Türkeş, Kadrocuların, bürokrat-aydın sınıfın çıkarları olabileceğini hesaba katmamalarında, o dönemdeki sınıf olgusunun ağırlıklı olarak mülkiyetle ilişkilendirimesinden kaynaklanmış olabileceğini de belirtmektedir.33 Benim kendi görüşüm ise Türkeş’in biraz yukarıda doğrudan aktardığım görüşlerinin daha gerçekçi olduğu yönündedir. Yön-Devrim Hareketi için ise, Türkeş’in dile getirdiği son olasılık, bir geçerlilik taşımaktan uzaktır. Yön-Devrim Hareketi’nin önünde bir Kadro deneyimi var ve Kadro Hareketi’nin öncüsü konumundaki Şevket Süreyya Aydemir Yön’de yazılar kaleme alıyordu.

 

Kadro’nun kapanışına dair: Hazin bir son

Kadrocular, Kemalist yönetenlere hitap ediyordu, ancak Kemalist askerî-bürokratik elitin Kadro’yu dikkate alması için herhangi bir zorunluluk bulunmuyordu. Daha açık bir ifade ile, Kadrocular ile yönetenler arasındaki ilişki, daha başından itibaren eşitsiz bir siyasal ilişkiydi ve Kadrocuların siyasal olarak bağımlı oldukları Kemalist yönetim Kadro’ya olan desteğini sonlandırdığı andan itibaren Kadrocuların dayanak noktaları da ortadan kalkmış oluyordu. Aynı eşitsiz bağımlılık ilişkisi, Yön-Devrim Hareketi’nin zamanının askerî-bürokratik elitleriyle kurduğu ilişkide de vardır. Kemalist yönetim için Kadro, yayın hayatına başladığı dönemde uygulanmakta olan devletçi iktisat politikalarının savunusu için liberaller başta olmak üzere kimi kesimlere karşı bir kalkan işlevi görebiliyordu. Oysa, Kemalist yönetim, 1932 sonlarından itibaren özel sektöre karşı elini güçlü tutan politikalarda değişikliklere gitmeye başladı ve Kadrocularla ihtilaf hâlinde olan İş Bankası Grubu yönetimde daha fazla söz sahibi oldu. Zaten CHP içerisinde, inkılabın ideologluğuna girişmiş Kadroculardan hazzetmeyen bir grup öteden beri bulunuyordu. Böylelikle, halihazırda Kemalist yönetime bağımlı durumda bulunan Kadrocuların dayanakları ortadan kalkmış oluyordu. 1934 yılına gelindiğinde “devletçilik” anlayışı netleşmiş ve “liberal” kesimlerin tasarılarını da kapsamıştı.34 Kemalist yönetim ile liberaller arasındaki bu uzlaşı ilerledikçe, Kadro’nun daha çok göze battığı ortadadır. Nitekim, Kadro da, Kemalist yönetime bağlılığını ilân etmesine rağmen, uygulanan iktisat politikalarına olan eleştirilerinin ölçüsünü 1934 yılının başından itibaren daha da yükseltmiştir.35 Kemalist yönetim için artık ayak bağı olmaktan başka bir özelliği kalmayan Kadro’nun sonu da bu dönemde geliyordu. Kadro’nun yayın sorumlusu Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1934 sonunda Arnavutluk’a diplomat olarak atanıyor ve Kadro, fiilen yayımlanamaz duruma getirilmiş oluyordu; dergi, bu “atama” sonrası, ilk başta, “yayınına geçici bir süre için ara verileceğini”, sonra ise yayınına “şimdilik son verildiğini” duyuracaktı. Karaosmanoğlu, sonraları, rızası olmaksızın gerçekleştirilen bu atamayı, “sürgün” olarak anlatacaktır.36 Politik olarak veya başka nedenlerle yönetimden uzak tutulmak istenen kişilerin, yurtdışına görevli olarak atanmalarının örnekleri var. Karaosmanoğlu’nunki de bu babda ele alınabilecek türdendir, hazindir.37 Kadro’nun kapanış öyküsü, bir sürgünledir, ama daha çok, Kadrocuların asker-sivil bürokratik sınıfa “ahlakî bir sorumluluk” yükleyen naif beklentilerle örülü bağımlılık stratejilerinin doğal bir sonucudur.38 Aynı naifliği, Yön-Devrim Hareketi’nde de tecrübe edileceği üzere, kendilerinden sonraki diğer ulusçu sol akımlar, yeniden üretmiştir. Fakat en hazini, Şevket Süreyya Aydemir’in, Suyu Arayan Adam adlı kitabını, Moskova’dan dostu Vala Nurettin’e hediye ederken kitabın içine düştüğü, gerçekleştirilememiş bir düşün olduğu itirafını da barındıran not olsa gerektir: “Galiba suyun bulunması, yolun yitirilmesi pahasına oldu.”39

 

 

 

1. Mustafa Türkeş, “Kadro Dergisi”, Ahmet İnsel (der.), “Kemalizm”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, 2. Cilt (İstanbul: İletişim, 2007) içerisinde, s. 464.

2. Mustafa Türkeş, Ulusçu Sol Bir Akım: Kadro Hareketi (1932-1934) (İstanbul: İmge, 1999), s. 9.

3. “Kadro”, Kadro (Sayı: 1, Ocak 1932), s. 3.

4. Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam (İstanbul: Remzi, 1979), s. 72.

5. Türkeş (1999), op. cit., s. 91.

6. Ibid., s. 91.

7. Ibid., s. 91-92.

8. Ibid., s. 92.

9. Geçerken not edelim: Yalçın Küçük, kendisi ile olan bir söyleşimizde, “Kadro” adının Sovyetler Birliği’nden esinlenilmiş olabileceğini, bu sıralarda Stalin’in “Kadrolar, her şeyi çözer” veya “Kadrolar, her şeye karar verir” olarak çevrilebilecek bir sözünün gündemde olduğunu hatırlatıyordu. Yalçın Küçük ile söyleşi, Balgat-Ankara, 30 Haziran 2008. (Bu söyleşiye, http://www.yalcinkucuk.net/haber_detay.asp?haberID=120 bağlantısındaki sayfadan ve bu söyleşiyi, bizim iznimiz dışında ve hiçbir kaynak belirtmeksizin, olduğu gibi yayımlayan Aytekin Gezici’nin Yalçın Küçük & Saralı Putlar Tarihi (İstanbul: Karakutu Yayınları, 2008) isimli kitabının son otuz küsur sayfasından erişebilirsiniz.)

10. Ibid., s. 93.

11. Ibid., s. 94.

12. Ibid., s. 105; Ibid., s. 159.

13. Ibid., s. 159.

14. Ibid., s. 159-160.

15. Ibid., s. 183.

16. Ibid., s. 183.

17. Ibid., s. 191.

18. Ibid., s. 192.

19. Ibid., s. 192.

20. Şevket Süreyya Aydemir, “Yeni Devletin İktisadî Fonskiyonları”, Kadro (Sayı: 29, Mayıs 1934), ss. 5-14. Kadro’nun tüm sayıları, Cem Alpar’ın yayıma hazırlamasıyla, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi tarafından, 1978 yılında, üç cilt olarak yeniden basılmıştır. Ayrıca, tek kitap altında, Kadro’daki kimi yazı ve makalelerden oluşan bir “Seçmeler”, İleri Yayınları’ndan 2004’te çıkmıştır. Bu yazı için yararlanılan makalelere, bu iki çalışmadan erişilmiştir. Kadro, bir bütün olarak ve isim/kavram dizinini de içerecek şekilde yeniden yayımlanmayı beklemektedir.

21. Vedat Nedim Tör, “Müstemleke İktisadiyatından Millet İktisadiyatına”, Kadro (Sayı: 1, Ocak 1932), ss. 8-11

22. Burhan Asaf Belge, “Bizdeki Azlıklar”, Kadro (Sayı: 16, Nisan 1933): s. 52-53.

23. Şevket Süreyya Aydemir, “Derebeyi ve Dersim”, Kadro (Sayı: 6, Haziran 1932), ss. 41-45.

24. Ibid.

25. İsmail Hüsrev Tökin, “Şark Vilayetlerinde Derebeylik (2)”, Kadro (Sayı: 12, Aralık 1932), ss. 18-25.

26. Ibid.

27. Birsen Talay, “Yakup Kadri Karaosmanoğlu”, Ahmet İnsel (der.), “Kemalizm”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, 2. Cilt (İstanbul: İletişim, 2007) içerisinde, s. 438.

28. Ibid., s. 439.

29. Cumhuriyet döneminde Kürtlere ve Kürt meselesine bakışı konu ettiği, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa isimli çalışmasında Mesut Yeğen, Kadro’nun aynı konuya ilişkin bakışına da yer veriyor. Yeğen de yukarıda faydalandığım makalelere dayanarak yaptığı incelemesinde, Kadro’nun bakışının, aslında, Türk inkılabının “meseleye dair dil ve algısının en billur, en olgun örneklerinden” biri olduğunu belirterek inkılabın “Kürtlerle yeni rejim arasındaki ihtilafı geçmişle şimdi arasındaki bir çatışma olarak okuyan” diline derinlik kazandırdığını yazıyor (Mesut Yeğen, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa: Cumhuriyet ve Kürtler (İstanbul: İletişim, 2006): ss. 158-159). Yeğen’in inkılabın Kürt meselesine dair bu algısını, yönetenlerin çarpıtması olarak değil, gerçekten böyle algıladıkları yönünde okuduğunu da ekleyelim (Mesut Yeğen, Devlet Söyleminde Kürt Sorunu (İstanbul: İletişim, 1999)). Yeğen’in bu tespiti, en azından Kadro özelinde, doğruluk taşıyor.

30. Bunlardan birinde, Aydemir, kendilerine yönelik yapılan “faşizm” ve “komünizm” suçlamalarına da değinmektedir. Bkz.: Şevket Süreyya Aydemir, “Fikir Hareketleri Arasında Türk Nasyonalizmi I FAŞİZM”, Kadro (Sayı: 18, Haziran 1933): ss. 5-6.

31. Türkeş (1999), op. cit., s. 198.

32. Ibid., s. 200.

33. Ibid., s. 200.

34. Ibid., s. 210.

35. Ibid., s. 210.

36. Bkz. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Zoraki Diplomat (İstanbul: İletişim, 1998).

37. En hazinlerinden birini, Yalçın Küçük yazıyordu. Malta’dan tahliye olduktan sonra Almanya üzerinden Moskova’ya ve oradan da Ankara’ya gelen “Çöl Kaplanı” ve “Medine Müdafii” Fahrettin Paşa için harpte bir mevki bulunamıyor ve Afganistan sefiri olarak atanıyor; Kabil, o zaman da bir köydür. Yalçın Küçük, kimi hatıratta, Paşa’nın evinin çatısını kendisinin yaptığını görenlere rast geldiğini de ekliyor. Bkz.: Yalçın Küçük, Gizli Tarih (İstanbul: Salyangoz Yayınları, 2006): ss. 223-224.

38. Türkeş (1999), op. cit., s. 226.

39. Türkeş, bu notun, Mete Tunçay tarafından, 2 Nisan 1976 tarihli Milliyet Sanat’ta aktarıldığını yazmaktadır. Bkz.: Ibid., s. 227.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy