ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Oct 22nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Kitap KAYIP HAYALLER KİTABI HASAN ALİ TOPTAŞ


KAYIP HAYALLER KİTABI HASAN ALİ TOPTAŞ

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Edebi çevrelerde hakkı teslim edilse de, Türkçe yazılan romanları takip ettiğini söyleyen pek çok kişinin yakından tanımadığı, hatta hiç okumadığı bir isim Hasan Ali Toptaş. Sık yazmadığı için kitap tanıtım dergilerinde röportajları yayımlanmıyor, İstanbul dışında, dışı ne kelime, taşranın tam da kalbinin attığı bir yerde yaşadığı için entelektüel mekanlardan dolayısıyla gözlerden ırak kalıyor, artık unutulan, doğrusu unutulmak istenen o taşra hayatını konu edindiği için romanları zenginlik imgelerine alışkın kentsoylu okuyuculara sevimli gelmiyor belki de... Oysa ki, zamanların iç içe geçtiği, düşle gerçeğin birbirine karıştığı, bilincin farkına bile varılamamış parçalanmışlığının resmedildiği çok katmanlı -ama hikayesiz- metinleri ve büyülü diliyle, Hasan Ali Toptaş’ın günümüz roman yazımının en özgün ve önemli yazarlarından biri olduğunu hiç tereddüt etmeksizin söyleyebiliyoruz.

Güzel bir zaman
İster ilk sayfasından, ister ortasından, isterseniz de sonundan başlayın okumaya, sizi hep aynı yere çıkaran bu labirentin hikayesi hiç değişmeyecek, işte bu yüzden “Kayıp Hayaller Kitabı”nı -haddimi aşıp- özetlemeye kalkışmayacağım. Sadece bu yazı süresince üzerinde duracağım birkaç ana karakter ile onların birbirleriyle ilişkilerinden söz etmek istiyorum; roman, Anadolu’nun herhangi bir köyünde yaşayan Hasan adlı bir çocuğun -kasaba veya küçük bir kentte yaşasaydı da- değişmeyecek hayalleri üzerine kurulu. Hasan’la birlikte arkadaşı Hamdi, Hamdi’nin dedesi, Hasan’ın babası ve diğerleri, hepsi de hayallerle duruyorlar ayakta. Ancak henüz olup bitenleri kavramakta güçlük çeken bir çocuğun, Hasan’ın bakış açısını seçmiş yazar; Hasan Ali Tektaş’ın o kırık, anlamlandıramayan, dehşetle açılan ve görmemek için sımsıkı kapanan bakışını...

Etrafına baktığında zaten ne görebilir ki Hasan? Önce, ancak şu cümlelerle ifade edebildiği bir ev; “evimiz orada, topraktan fırlamış dev dişlerine benzeyen bıçak sırtı taşların birdenbire kırmızıya dönüştüğü yerdeydi. Dedemin babasının ta fi tarihinde yaptırdığı bu iğreti şeye ev bile denemezdi aslında; dense dense belki birkaç tanığın da ısrarıyla, ancak tavuk kümesi denirdi. Yarısına kadar nemden göveren eğri büğrü duvarlardan hiçbiri ötekilerin boyunda değildi çünkü, bu haliyle ev evden çok, bayırı soluk soluğa tırmanırken yere kapaklanmış buruşuk yüzlü bir adamı andırıyordu. Gece gündüz demeden köpek eniği gibi mızıklayıp duran kapılarsa, kapandı’yla kapanmadı arasında bocalayan gevşek, gevşekliği kadar da çürük ve yaşlı birkaç tahta parçasından ibaretti.”

Bir adım sonrasında; kavga ve çekişmenin hiç dinmediği bir ev yaşantısı, dayaktan kırılan annesi, işini gücünü terk edip eve kapanarak hayattan ve alacaklılarından saklanan babası, varlığını sürekli duyuran yoksullukları, dayanışma duygusunu yitirmiş, sevgisini tüketmiş bir toplum çarpacak, kapkara bir perde indirecektir gözüne. Böyle bir hayat elbette ürkütecektir onu, üstelik sığınacak bir yeri, sevecek kimsesi, kurtuluş vaat eden bir hayat modeli de yoktur; kaçacağı yegane yer, gizlice girdiği Şeref’in sinemasında izlediği filmlere karışmış hayalleridir. Artık kendi kendine vaat edecektir mutluluklar ülkesini, hayallerinde bulacaktır sevmeye değer insanları, yeni yeni uyanan cinselliğinin nesnesi Kevser ise, yaşlı bir deli kadındır.

Hasan, hayalleri hep kayıplara karışmış, “hem kendini kuşatan tüyler ürpertici görüntülerin, eşyaların ve seslerin karmaşasında, hem de kendi iç dünyasının derinliklerinde kaybolup gitmiş” insanların mirasçısıdır; tıpkı hep bir sonraki mevsime ertelenen düğünleri nedeniyle sevdiği kıza bir türlü kavuşamamış dedesi ya da görkemli bir ev yapmayı düşlerken yıkılmaya yüz tutmuş viranelerine bir çivi bile çakamayan inşaat ustası babası gibi... Hasan da geleneği sürdürecek, kendisini gerçeklikte var etmenin zorluklarına göğüs germektense bir başkasıyla yer değiştirmeyi düşleyecektir. Hasan’ın küçük dünyasının o “bir başkası”, bir varlığı şüpheli arkadaşın “mutlu” görüntüsünün ötesine taşamayacaktır elbette.

Bir başkası olmaya özense de, şiddet, çaresizlik, mutsuzluk, eşyanın solukluğu, birbirini tekrarlayan zamanlar ve renksiz hayaller sadece Hasan ve ailesinin değil, romandaki köylülerin tamamını kapsayan bir durum. Edebiyatımıza 50’li, 60’lı yıllarda damgasını vuran “köy romanları” kanonu tarzında bir gerçekçiliğin izini sürmemekle birlikte, gerçekliğin –bizim bugünkü kentli hayatlarımız için- çok daha çarpıcı ve baş edilmesi zor hallerini dillendiriyor Toptaş; 90’ların taşrasını anlatıyor!

Taşranın bir çocuğun zihninde yansıyan imgelerle canlandırılması, söz konusu etki hallerinin derinleşmesi açısından ayrıca önemlidir. Çünkü “tıpkı taşra gibi, uzakta yanıp sönen, parlayıp yiten ışığın vaadiyle yaşar çocuk. Her gün onu bekleyen, her sabah onu yanına çağıran bir dünya. Orada, dışarıda bir anlam vaadi olduğunu fark etmiştir bir kez.... Çocuğu umutlandıran da, bir şeylerin kendisinden esirgendiğini hissettiren de dışarının vaat ettiği bu anlamlardır. Çünkü çocuk, anlamı kendi içinde, kendi bedeninde, kendi dilinde üretemez henüz. Dışarıdaki anlamı da yakalayamayacak kadar bodur, ona ulaşamayacak kadar çelimsizdir. Bu yüzden anlam vaat eden dünyanın kıyısında, simgesel düzenin kenarında, cinselliğin taşrasında, annesinin eteğine yapışmış öylece kalakalır”.(N.Gürbilek, “Yer Değiştiren Gölge”)

Taşra
Yukarıda adını andığım bir dönemin köy romanları, o dönemin siyasi arayışları gereği taşrayı bir yer tayini olmanın ötesinde bir anlamla ele almamışlardır. Eleştirmek için söylemiyorum, ama metinlerde ifadesini bulan düşünce ve hissiyat, ya İstanbul’da kapanıp kalmış aydın kesimin kendisini dışa vurma biçimi ve kendisine biçtiği bir görevler manzumesi veya çıplak gerçekler üzerinden siyasi bir duruşun temsiliydi. “Taşra”nın, “Kayıp Hayaller Kitabı”ndan esinlenerek bu yazıda kullandığımız diğer anlamını, yani Ahmet Oktay’ın deyişiyle taşranın “yetersiz ya da engellenmiş bir toplumsal/kültürel statüyü” de taşıyan boyutunu Türkçe yazılan romanlara taşıyan yazar sayısı pek azdır. Eskilerden Kenan Hulusi’nin “Bahar Hikayeleri”(1939), Reşat Nuri’nin “Kavak Yelleri”(1950), Yusuf Atılgan’ın \"Bodur Minareden Öte\"(1960) ve \"Anayurt Oteli\"(1975) romanları geliyor aklıma. 80’lerden sonra İstanbul’a kapanan yeri romanlardaysa taşra ve taşralılık tümden buharlaşmıştır. Hakan Bıçakçı’nın \"Romantik Korku\"(2002) ve Haldun Çubukçu’nun “Bütün Aşkların Gömüldüğü Yer”(2003) hem edebi değerleri, hem de istisnai durumları nedeniyle ilgiye değer. Yerli edebiyata uzak kalmış okuyucular ise, zihinlerinde taşra imgesini canlandırmak için 19.yüzyıl Rus romanının taşralı çiftlik-çubuk sahibi aristokratlarını, ya da Balzac’ın “Taşralı Bir Büyük Adam Paris’te” romanını anımsamalıdırlar.

Yusuf Atılgan’la, Kemal Bilbaşar’la ya da kasaba hayatına “köy kanonu” dışındaki bir perspektifle yaklaşan diğerleriyle Hasan Ali Toptaş’ı birleştiren çizgi, bu hayata bir taşra olarak bakmalarından, taşralıları ise “yetersiz ya da engellenmiş” bir ruh hali içinde tasvir etmelerinden geçer. Bütün bu taşra anlatılarında bir yabancılaşma, bir benlik yitimi ya da yaralı bilinçaltları, belki de hepsinden önemlisi kopkoyu bir sıkıntı söz konusudur.

Hasan Ali Toptaş, bu anlam yoksunluğu, iç içe geçmiş zamanlar, gerçekleştirilememiş hayatlar ve hayaller üzerine kurulu romanında insanların iletişimsizliğini, yabancılaşmışlığını, daralmışlığını ve yürekleri çölleştiren dayanılmaz sıkıntıları deşiyor. Onun diğer anlatılarında da gördüğümüz gibi, roman kahramanlarının hemen hepsi, kesin sınırlarla kuşatılmış dar dünyaların, bu dünyalar içinde daralan, hep bu darlığın ötesindeki bir dünyanın hayalini kuran insanlar. Yoksunlukla akraba bir sıkıntıyı hemen hissediyoruz; en iyi taşrada gözlemlenebilecek, en çıplak, en görünür ifadesini taşrada kazanmış bir sıkıntıyı... Nurdan Gürbilek’in “Yer Değiştiren Gölge” adlı deneme kitabındaki şiirsel ifadesine başvuralım şimdi de ve “taşra sıkıntısı adını verelim buna; taşra sözcüğüne yalnızca mekana ilişkin bir anlam yüklemeden, yalnızca köyü ya da kasabayı kast etmeden; onları da, ama onların ötesinde, şehirde de yaşanabilecek bir deneyimi; bir dışta kalma, bir daralma, bir evde kalma deneyimini, böyle hayatları ifade etmek için.... Ancak taşrada bulunmuşların, hayatlarının şu ya da bu aşamasında taşranın darlığını hissetmişlerin, hayatı bir taşra olarak yaşamışların, kendi içlerinde bir şeyin daraldığını, benliklerinin bir parçasının sapa ve güdük kaldığını, giderek bir taşradan ibaret kaldığını hissedenlerin anlayabileceği bir sıkıntı”.

Gerçekten de, “benim hayatımın yirmi beş yılı küçük taşra kasabalarında geçti” diyecektir Hasan Ali Toptaş bir söyleşisinde; “o kasabalar hâlâ öyledir sanıyorum. Kitapçı denen yer yine kırtasiyecidir, yazmak yine boş iştir, kitap deyince akla yine ders kitabı geliyordur ve kırtasiye dükkanlarının bir rafında yine yalnızca Ömer Seyfettin\'in, Halide Edip\'in ve Yakup Kadri\'nin birkaç kitabı vardır. Taşra kasabalarında geçen yıllarımın herhalde bende olumsuz etkisi de olmuştur ama, ben bugün dönüp baktığımda, o etkinin bile zamanla olumlu sonuçlara yol açtığını düşünüyorum.... O kasabalarda yaşadığım yalnızlığın şiddeti de belki beni tümüyle harflerin dünyasına itti. Yazıyı benim için hayatın bir parçası değil, tümü kıldı. Küçük taşra kasabalarında geçen o yaşantı, muhtarı, bağbozumu şenlikleri, minibüsleri, kayıpları, sessiz kadınları, sinema salonuna kaçak giren çocukları, bunalan insanları, kederleri, çıkmazları, gaz lambasının ışığında anlatılan hikayeleri ve daha başka şeyleriyle, yazdığım romanların ve öykülerin örgüsünde de yer aldı tabii”.

Epey bir süredir bu topraklarda böyle bir taşra; kendisini mahrum bırakılmış, başka yaşantıları kendisinden esirgenmiş hisseden bir taşra var. Haldun Çubukçu’nun romanındaki doktor tiplemesinin; “böyle bir Gülyazı her yerde... İstanbul’da Alibeyköy’de, ya da Ümraniye’de, ya da Bayrampaşa’da, ya da Sultanbeyli’de; kar içinde kuşatılan değil de, çamurla kuşatılan bir çıkmazda... Ya da Bodrum’da; keskin alkol kokulu kusmuklarla kuşatılmış olarak, ya da ne bileyim işte Batman’da hacıyağıyla kuşatılmışlıkta; Aksaray’da bozkırın kuşatmasında kalakalmışlık” derken dile getirdiği gibi, böyle bir taşra her yerde var üstelik. Ancak, –yine Gürbilek’in hatırlattığı üzere- bugünün taşrasıyla, çocukluk yıllarımızın taşrası, ondan da öteye gidersek 50’lerin taşrası arasında önemli bir fark var. O yıllar taşranın da çocukluk yıllarıydı; birdenbire taşra konumuna itilmiş olmayla, bunun doğurduğu sıkıntıyla nasıl baş edeceğini bilemediği yıllar. Merkez olmadığını fark ettiği, merkez karşısında içinin boşaldığını hissettiği, kendi kabuğunu fark ettiği, darlığını gördüğü, bunun sıkıntısını yaşadığı, ama henüz bunu sessizce yaşadığı, bunu ifade edecek bir dili bulamadığı bir dönem. Karşıtıyla karşılaşmanın onda doğurduğu sıkıntıyı henüz bir öfkeye, bir hırsa, bir inatlaşmaya, bir ödeşmeye dönüştürmediği, dışındaki anlamlar vaadine, yetişkinler dünyasına, büyük şehre açılma umudunu koruduğu sessiz yılların taşrasıyla, mekan aynı kalsa da, 20.yüzyılın sonlarının, 21.yüzyılın taşrası aynı yer değil. Çünkü taşra kavramında mekan zamanla tanımlı; mekan o zamanın nesneler dünyasıyla, duygu ve düşünceleriyle, siyasi ve ideolojik şekilleriyle canlı; zaman derken mekanı, mekan derken zamanı da kastediyoruz.

Yeni zamanlar, yeni biçimler
Hasan Ali Toptaş, işte böyle bir zaman ve mekan birlikteliği ile anlaşabilecek taşranın şimdisini, taşra atmosferini, taşralılık hallerini ele alırken zamanın ardışıklığını kırıyor. Güntekin’in, Bilbaşar’ın, Atlıgan’ın 50’lerin taşrasındaki tekdüze zaman akışı, Toptaş’ta döngüselleşiyor elbette. Onların taşrasındaki büyüsünü ve birliğini yitirmiş, içle dış arasındaki aşılmaz uçuruma işaret eden, iç dünya denen yıkıntıyı birden ışığa boğan, olumsuz anlamdaki aydınlanma anlarını da geremiyoruz. Çünkü zaman değişmiş, taşranın değişmezliğe mahkum kaderi kesinleşmiştir. Tıpkı akıp giden günlerimizde olduğu gibi, Toptaş’ın romanlarında da ne iç ne dış, aydınlanma denilen anlar hiç yaşanmayacaktır artık. Gerçek dünyadan hayaller alemine sıçrayan roman kahramanları ne bilinçlerinin, ne o bilinçlerindeki parçalanmışlıkların, ne de bilinçaltlarında kanayan yaraların farkına varabilirler. İçerisi ve dışarısı karanlıkla dengelenmiştir.

Hasan’ın, babasının, annesinin, Almanya’ya işçi giden yengesinin, o gidişten kendisine de bir kurtuluş umudu çıkaran dayısı ve diğerlerinin cılız ve beyhude çözümlerle değiştirmeye çabaladıkları hayatları, bir saatin tıkırtılarının aynılığıyla tekrarlanarak sürüp gidecek, dedesinin Kevser’e duyduğu aşktan Hasan da nasibini alacaktır; dedesinin kurtaramadığı kadını elbette o da kurtaramayacak, bu erkekler dünyasının yükü yine kaderleri hep o erkeklere bağlanmış kadınlara taşıtılacaktır.

“Kayıp Hayaller Kitabı”nın anlattığı, aslında canlandırdığı atmosferin okuyucuyu bu denli etkilemesi konu seçiminden, anlatılan olaylardan ya da roman kahramanlarının hayalci kişiliklerinden çok, yazarın –her zamanki- dili kullanımındaki başarısından kaynaklanıyor. Her biri özenle bulup çıkarılmış kelimeler, göze olduğu kadar kulağa da seslenen cümle kalıpları, sıfatlar, kelime tamlamaları ve imgelerle zenginleşmiş, çoğu yerde ritmik, melodik bir dil... Bakış açısı da hiç aksamıyor; çocuğun bilincinden usulca dedeye, ondan anlatıcıya, sonra yine usulca çocuğa geçiyor. Hepsinde de aynı dinginlik, aynı derinlik, iç ya da dış monologlarda aynı kusursuzluk...

Düşüncenin sınırı dille, dilin sınırları yazıyla çevrilir. Bir yazar dil ile oynamaya başladığı, onu gündelik konuşma dilinden ayırdığı, söz dizimsel dizgeyi, alışık olduğumuz kurguyu kırdığı anlarda, okuyucusunu kendisinden –uzaklaştırmaz ama- bağımsızlaştırır. Okuyucu, yazarın metaforlarını, kelimelere, şahıslara, nesneler, kimi olaylara yüklediği simgelerini kuşkusuz dikkate alacak, ama onları kendi zihninde yarattığı farklı çağrışımlar eşliğinde görselleştirerek kendi anlamlarını yine kendisi yaratacaktır. Aslında az ya çok, her dil eylemi, her metin bizi benzer bir pratikle yüzleştirir. Bir kurmaca metni okumanın, incelemenin ve yorumlamanın hoşça vakit geçirme, içindeki anlamları çözme, bir fikirden yararlanma, bilgi edinme, daha iyi bir okuyucu olmak için deneyim elde etme gibi amaçları olabilir. Bütün yazınsal metinler farklı yorumlara açıktırlar ve bir metnin hiçbir zaman tek bir doğru yorumu yoktur. Ne var ki kimi yazar düşüncelerinin tek bir şekilde açımlanmasını amaçlar, bu sebepten kelimelerini ortak bir kullanıma uygun seçer, imgelerin anonimliğe özen gösterir. Hasan Ali Toptaş, bu anlayışta değil; tek bir doğru yorumu, tek bir özeti, tek bir başı ve tek bir sonu olmayan, metinler üretiyor o...

Bense bu yazıyı, Hasan Ali Toptaş ve romanı hakkındaki düşüncelerimi son birkaç cümleyle özetleyebilirim; dilin ve anlatımın Türkçe’deki bütün sınırlarını zorlayan “Kayıp Hayaller Kitabı”, kolay okunan, ama zor tüketilen bir roman. Romanın ne anlattığına, yani hikayesine önem veren okurlardan çok, edebiyatı ve insan zihnini bir labirent olarak algılayan, bulmacalardan, kayıp parçaları bir araya getirmekten hoşlananlar için yazılmış bir metin. Zaten yazar da, kolay okunma gibi bir kaygısı olmadığını, okuyucuyu elinden tutup her şeyi göstere göstere kendi içinde gezdirecek bir roman yazmadığını, katılımcı bir okur tarzına hitap ettiğini söylüyor; \"çünkü ben okuruma -varsa eğer, bir yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa- güveniyorum\" diyor Toptaş... Siz de Toptaş’a, hüzünlü de olsa size daima edebi hazlar verecek hikaye ve romanlar okutacağına güvenebilirsiniz.

A. Ömer Türkeş


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy