ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Sep 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Müzik Pink Floyd: Delilik, Yalnızlık, Rekabet, Kibir


Pink Floyd: Delilik, Yalnızlık, Rekabet, Kibir

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Pink Floydİlk albümlerinin yayınlanmasının üzerinden 40 yıl geçti ve Pink Floyd, hikayesi hala en az bilinen ve en fazla en merak edilen rock grubu...

Dört adamın yeniden bir araya gelmesi için hiçbir sebep yoktu. Syd Barrett, 1968 yılında akli dengesini yitirdiğinden beri Pink Floyd ismini yaşatan Roger Waters, David Gilmour, Nick Mason ve Rick Wright, en son 1981 yılının haziran ayında sahneye çıkmışlardı ve tekrar birlikte konser vermeleri pek de mümkün görünmüyordu. Waters ve Gilmour zaten yirmi beş yıl boyunca birbirlerine açıkça kin ve nefret kusmuş; ikisi de birbirini, yaptıkları işe saygısızlıkla ve geleceklerini yok etmeye çalışmakla suçlamıştı. Waters 1984'te solo kariyerine başladıktan sonra da, eski grup arkadaşlarını eleştirmeye devam etti. Ona göre, gitarist-şarkıcı Gilmour "hiçbir fikir üretmiyordu", davulcu Mason da "davul çalamıyordu" (Waters, klavyeci Wright'ı çoktan gruptan atmıştı zaten). Gilmour da elinden geldiği kadar yanıt verdi bu sözlere. Grubun geri kalanıyla birlikte turneye çıktığında, Waters'ın en çok sevdiği sahne dekoruna, yani domuz şeklindeki devasa balona bir çift haya taktı. Birçok insana göre, bu hareket, Gilmour'un grubun eski basçısı hakkında ne düşündüğünü gösteriyordu. ("Demek domuzuma taşak takmışlar ha" demişti Waters bunu duyunca, "siktirsinler".)

Uzun süren bu anlamsız tartışma, rock & roll tarihinin en derin, en çirkin ve muhtemelen de onarılması en zor ayrılıklarından biriyle sonuçlanmıştı. Bu dört adam, en sonunda, 2005 yılının temmuz ayında, o sıcak Londra gecesi, tarihi Live 8 konseri için Londra'nın ünlü Hyde Park'ında bir araya geldiklerinde, geçmişteki öfkenin ve kalp kırıklığının kolayca unutulacağına ya da iyileşeceğine kimse ihtimal vermiyordu, ama zaten yaşanan o ânı bu kadar etkileyici ve unutulmaz kılan da kısmen buydu. Aralarındaki düşmanlığa rağmen birlikte müzik yapıp şarkı söylediler, çünkü o gecenin amacı yani dünyanın en zengin ülkelerini, dünyanın en yoksul ülkelerinin borçlarını silmeye ikna etmek, grup üyelerinin gerçekten, içten paylaştıkları düşünce yapısıyla uyuşuyordu.
Oysa bu dört adamın o gece bir araya gelmesinin, grubun tarihinde saklı, derin bir nedeni daha vardı. Asla ödenemeyecek bir borcu ödemeleri, bu borcun varlığını açıkça kabul etmeleri gerekiyordu. Onlarca yıl boyunca tek başına gizemli bir hayat süren Syd Barrett, ilk günlerinde Pink Floyd'un beyni olmuştu; grubun şarkılarını yazmış, tarzını oluşturmuş, İngiliz müzik piyasasında önemli bir yer edinmesini sağlamıştı. Ama 1968 yılında, Barrett akli dengesini yitirmeye başlayınca Waters, Mason ve Wright onu gruptan attılar. 1975'te herkesi gözyaşlarına boğan hiç beklenmedik bir karşılaşmaya kadar da hiçbiri onu görmedi. Ama yıllar geçse de Barrett, Pink Floyd'a şekil vermeye devam etti; grup, onun bıraktığı tarzı geliştirmiş, onu pençesine alan karanlığı anlamaya ve anlatmaya çalışmıştı. Grup, Barrett'a bir şey borçluydu; hatta bir bakıma her şeyi borçluydu, ve eğer o Live 8 gecesi, dünyanın gözleri önünde, onu onurlandırmayı, itibarını geri vermeyi başaramazlarsa bir daha asla böyle bir şansları olmayacaktı. Çünkü o geceden sonra, belki de fazlasıyla yakın bir gelecekte Pink Floyd'un varlığına devam edemeyeceğini biliyorlardı. Gruba ismini ve varoluş nedenini veren adamın, Syd Barrett'ın da.
Pink Floyd'un öyküsü, hemen hemen kırk yıl boyunca, gruba başarı kazandıran, grubun saplantısı haline gelen ve grubu parçalayıp bölen şeylerin öyküsü aslında. Yani deliliğin, yalnızlığın, yokluğun, aşırı kibirin ve muhalif bir zarafetin. Popüler müzik tarihinde, buna benzer bir şey yok. 1960'ların sonlarında Londra'da pop-kültür ayaklanmasını ateşledikleri zamanlardan Live 8'teki o dokunaklı manzaraya kadar, Pink Floyd, her zaman bir anlam taşıdı. Hatta 1973'te onları başka bir düzeye taşıyan The Dark Side of The Moon albümü, 1960'ların ideallerini yitirmenin travmasıyla baş etmek zorunda kalan bir kuşağın şüphelerini ve korkularını yansıtmayı başardı ve bunu o kadar etkili bir şekilde yaptı ki Pink Floyd, rock & roll dünyasının en büyük, en çok sevilen gruplarından biri oldu. Yedi yıl sonra piyasaya çıkan destansı ve karamsar The Wall albümü, grubun daha da büyümesini sağladı. Ama çevresindeki dünyaya tahammül edemeyen, yalnız ve öfke dolu bir rock yıldızının hikayesini anlatan The Wall, ilk başta göründüğünden daha kötümser bir hal aldı, çünkü albümün yaratıcısı Waters da, çevresindeki gruba daha fazla tahammül edememeye başlamıştı. 1987 yılında, Rolling Stone'a "Eğer içimizden biri Pink Floyd adını taşıyacaksa, bu benim" diyordu Waters. Pink Floyd'un diğer üyelerinin farklı düşünceleri vardı.
Kazanılan zaferlere ve açılan yaralara rağmen, grup üyeleri aralarındaki güçlü bağı koparamıyordu; sadece birbirlerine duydukları nefret değildi onları birbirine bağlayan şey. Aynı zamanda bir zamanlar sahip oldukları dayanışma ve birliktelik ruhu olmazsa, yaptıkları müziğin hiçbir önem taşımayacağını fark etmişlerdi. Gruptakilerin çoğu, ilerici bir üniversite kenti olan Cambridge ve civarında doğmuş ya da büyümüştü. Güzel sanatlarda kariyer yapmaya kararlı görünüyorlardı. Oysa rock & roll, blues ve R&B'nin gelecek vaat eden sesleri ve ezgileri, Waters, Barrett, Mason ve Wright'ı bir araya getirdi. Aralarında John Lennon, Keith Richards, Eric Clapton ve Jimmy Page'in de yer aldığı diğer önemli İngiliz müzisyenleri gibi, Pink Floyd üyeleri de sanat okulundan edindikleri deneysellik ruhunu alıp rock & roll'un ham haline uyguladılar. Ortaya çıkan sonuç, çevrelerindeki kültürü de biçimlendirecekti.
Waters, Londra'daki Regent Street teknik okulunda mimarlık dersleri almak için 1962 yılında Cambridge'den ayrıldı ve yeni okulunda Mason'la tanıştı. Zaten gitar çalıyordu; hatta ders yapmak istemediği zamanlar, sınıfta gitar çalışıyordu. 1963 yılında Mason'la birlikte Sigma 6 adında, daha önce kurulmuş bir gruba girdiler. Orada caz ve klasik müzik tutkunu klavyeci Wright'la tanıştılar. Wright ve Mason'ın, mimarlıkta kariyer yapma konusunda hâlâ şansı vardı ama Waters için durum öyle değildi. Çoktandır, hocalarının sabrını sınamakla meşguldü o. Gazeteci Caroline Boucher'ye 1970'de "Mimar olabilirdim ama pek de mutlu bir hayatım olmazdı herhalde" demişti, "Bana ne yapacağımın söylenmesinden nefret ediyorum."
Barrett da genç bir gitaristti ve sanat öğrencisiydi. Londra'ya 1964 yılının eylül ayında, resim okumak için gelmişti. Waters ve Barrett, Cambridge'ten tanışıyorlardı; karizmatik Barrett, Fransız varoluşçuluğu ve 1950'lerin Beat hareketine ilgi duyuyor, bohem hayatı yaşıyor, arkadaşı David Gilmour'la gitar çalışıyordu. Barrett, Beatles'ın müziğinin melodik yapısına ve Rolling Stones'un blues'a dayanan pop tarzına bayılıyordu, ama aynı zamanda alışılmadık gitar akortlarına ve tuhaf bir gitar kaydırma tekniğine de merak sarmıştı. Rock & roll çalarken daha esnek ve plansız olmayı, kafasına göre takılmayı tercih ediyordu. Barrett, Londra'da Waters'a katılıncaya kadar geçen sürede, Sigma 6 önce Abdabs, sonra da Tea Set'e dönüşmüştü. 1965'in sonbaharında dört kişilik bir takım oluşturmuşlardı: Gitarla vokallerde Barrett, basta Waters, klavyede Wright ve davulda Mason. Barrett, gruba ayrıca yeni bir kimlik verdi: Pek tanınmayan iki blues müzisyeninin yani Pink Anderson ve Floyd Council'in ilk isimlerinden (ve kedilerinin adlarından) türettiği Pink Floyd Sound adını. Grubun yükselişine tanık olan yazar Barry Miles'ın aktardığına göre, Wright, "Syd'in aramıza katılması muhteşem oldu" demişti. "Eskiden R&B klasiklerini çalıp duruyorduk çünkü o zamanlar bütün grupların öyle yapması gerekiyordu... Syd'le birlikte seyir yönümüz değişti, gitar ve klavyeyi temel alan bir doğaçlamaya dönüştü. Roger, bas gitarı bir lead enstrüman gibi çalmaya başladı, ben de klasik müzik havasına daha çok yer vermeye başladım."
Bundan sonra, Pink Floyd'un öyküsünün ilk bölümü çabucak sona erdi; hem iyi hem kötü olarak. İyi olan şuydu; grubun başarma azmiyle Londra'daki genç kültürün hızla yükselişi bir araya gelmiş, çakışmıştı. Deneysellik ve yepyeni, cesur bir sosyal eğlence anlayışı, gitgide artan bir hızla, yalnızca İngiltere'deki popüler kültürün değil, aynı zamanda günlük hayatın da bir parçası oluyordu. 1965'ten 1968'e kadar, Londra'da bütün bunlar London Underground adıyla bilinen bir hareketin parçası oldu. Bunu istiyorlar mıydı, bilinmez ama Pink Floyd, herkesten daha çok, sözgelimi Beatles'tan bile çok, bu hareketin sesi oldu, merkezinde yer aldı. Çünkü zaman zaman "Londra'nın radikal ve sıradışı grubu" olarak da adlandırılan Pink Floyd, çoğu marihuana, haşhaş ya da halüsinasyona yol açan uyuşturucular kullanan katılımcı bir dinleyici topluluğuyla, her gece canlı birlikte olarak kendini ve müziğini geliştiriyordu. Bu rotada popüler olan başkaları da vardı; Soft Machine, Arthur Brown, Procol Harum, Tomorrow ve caz grubu AMM gibi; ama Pink Floyd, başlıca iki özelliği sayesinde diğerlerinden ayrılıyordu: Konser sırasında, grubu onaylar ya da karşılık verirmiş gibi görünen karmaşık ama yaratıcı ışık oyunları; diğeri de grubun bir an kesin, bir an kuralsız ve biçimsiz, sonra bir an vurucu, bir an neşeli görünen soyut doğaçlama tarzı. Barrett'ın yakın arkadaşı olan sanatçı Duggie Fields, "Birdenbire, çok ama çok kısa bir süre içinde muazzam bir hayran kitlesine ulaştılar. Rolling Stones'dan çok daha kısa sürede" diyor.
1966'nın sonunda, Pink Floyd, EMI'yla epey kazançlı bir anlaşma imzaladı (5000 pound) ve ilk albümlerini şirketin Abbey Road Stüdyolarında kaydetmek için istedikleri kadar çok zamanları vardı (Beatles'ın Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band'i kaydettikleri aynı zaman aralığında, 1967'nin başlarında stüdyoya girdiler). EMI, grubu, Beatles'ın da ses teknisyenliğini yapan Norman Smith'e teslim etti. Smith, pek de uygun bir seçim değildi. Başlangıçta grubun "Astronomy Domine" ve "Interstellar Overdrive" şarkılarındaki enstrümantal deneylerini beğenmediğini herkes biliyor. Daha sonra da grubu, gereksiz derecede kaba sözcüklerle eleştirecek, "Yaptıkları şeyi müzik diye adlandırmak çok zor" diyecekti.
Yine de bu birliktelikten ortaya çıkan sonuç, harikaydı ve uzun ömürlü oldu. Pink Floyd'un ilk albümü The Piper at the Gates of Dawn'la, grup İngiliz rock'unda eşi benzeri bulunmayan bir güç kazandı. Grubun yaratıcı gücünün Syd Barrett olduğu da açık seçik ortadaydı. Barrett çocukluk, hayal dünyası, korku ve eski Çin metinleri hakkında, Lewis Carroll'a saygı duruşunda bulunan sözcük oyunlarıyla dolu şarkılar yazdı; şarkıların sözlerini de hepsi inanılmaz derecede sezgisel melodilerle eşleştirdi. Pink Floyd'un İngiltere'deki en kaydadeğer yeni grup olmasının nedeni Barrett'tı, ve onları çevreleyen kültürel maceranın bir parçası olmayı seviyordu. Londra'daki piyasa hakkında son derece bilgi sahibi olan Jenny Fabian, Mason'a, kitabı Inside Out: A Personal History of Pink Floyd'da grup için "asit bilincinin ilk özgün sesiydi... Sahnede uyuşturucunun etkisiyle kafayı bulmuş müziklerini yapan doğaüstü yaratıklar gibi görünüyorlardı. Onların üzerinde patlayan renk, bizim de üzerimizde patlıyordu. Bir şey, insanın beynini, bedenini, ruhunu ele geçiriyordu sanki" diyor.
Grubun uyuşturucuyla yaptığı dans, sancılı bir hal almak üzereydi. Pink Floyd erken dönem yaratıcı gücünün zirvesindeyken; olağanüstü albüm bitmiş, 1967 yılının yazında piyasaya çıkmak üzereyken Syd Barrett, birdenbire kötüleşmeye başladı. Hastalık, aniden gelmişti. Grubun ikinci single'ı, "See Emily Play" ilk on şarkı arasında yer aldığı için, Pink Floyd'un her hafta yayımlanan Top of the Pops programında temmuz ayında üç kez üst üste ekrana çıkması gerekiyordu. Haftalar geçtikçe Barrett yorgunluktan çökmüş ve her şeyden kuşku duymaya başlamıştı. Sonunda üçüncü programda öfkeden çılgına dönmüş bir halde stüdyoyu terk etti. Bu, sadece başlangıçtı. Ağustos ayında tam da The Piper at the Gates of Dawn piyasaya çıkarken, Pink Floyd'un menajerleri Peter Jenner ve Andrew King, grubun İngiltere turnesini Barrett'ın içinde bulunduğu "sinir zaafiyeti" nedeniyle iptal ettiler ve şarkıcıyı bir doktorla birlikte, bir İspanyol adasına tatile yolladılar. Adadayken Barrett'ın, bazı gecelerini mezarlıkta uyuyarak geçirdiği biliniyor. Kasım ayı geldiğinde, Jimi Hendrix Experience'la Amerika ve İngiltere turneleri sırasında, Barrett'ın durumu daha da kötüleşti. Konserlerde sahnede öylece duruyor, izleyicilerin arkasında bir noktaya, boşluğa bakıyor, gitarına hiç dokunmuyordu. Yıllar sonra Mason, "Pink Floyd: The Early Years" kitabını yazan Barry Miles'a şöyle diyor: "Grubun içinde var olmaya, bir şeyler yapmaya çalışıyorsun... Ama işler yolunda gitmiyor ve nedenini de anlamıyorsun bir türlü. Birinin bilerek ve isteyerek her şeyi mahvetmeye çalıştığına inanamıyorsun, ama içinden bir ses de 'Bu adam deli ve beni yok etmeye çalışıyor!' deyip duruyor."
Barrett'ın bu kadar kısacık bir sürede böyle ani çöküşüyle ilgili bir dolu söylenti çıktı, fikir yürütüldü yıllar boyunca. Birçok insan, Barrett'ın akli dengesini yitirmesini, sürekli ve aşırı LSD tüketimine bağladı. Düzenli olarak asit kullanan ve isteyerek ya da istemeyerek kendisini asitle besleyen bir grup insanla aynı evi paylaştığı 1966 yılından ve Cambridge günlerinden beri LSD kullanıyordu (Mason, "Biz bu işin içine hiç girmedik, grubun geri kalanının pek de uğramadığı bir dünyaydı bu" diyor). Waters da dahil olmak üzere, diğer grup üyeleri, halüsinasyon görülmesine yol açan uyuşturucuların, Barrett'ta gizli şizofreniyi tetiklediğine inanıyor. Ama 2002'de çıkan Madcap: The Half-Life of Syd Barrett, Pink Floyd's Lost Genius kitabı için araştırma yapan yazar Tim Willis, "Barrett'ın hasta değil, 'tuhaf ve değişik' bir kafa yapısına sahip olduğu"nu, bu nedenle ona hiçbir zaman şizofreni teşhisi konmadığını ve ilaç verilmediğini ortaya çıkardı.
1968 yılının başında, grup, Barrett'ın yerine gitar çalıp vokal yapması için, Cambridge'den eski arkadaşı David Gilmour'ı çağırdı. Barrett'ın şarkı yazmaya devam edeceğini umuyorlardı, tıpkı Beach Boys için şarkı yazmaya devam eden ama grupla turneye çıkmayan Brian Wilson gibi. Ama bu formül bile işe yaramadı. Barrett'ın yazdığı şarkılar, grup için sorun yaratıyordu. Gruptakiler, "Vegetable Man" ve "Scream Thy Last Scream" şarkılarının, deliliğin sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüp kayıtları çöpe attı. Gilmour aralarına katıldıktan birkaç gün sonra, o gece verecekleri konser için yola çıkmışlardı. Barrett, onlarla birlikte değildi. İçlerinden biri "Uğrayıp Syd'i de alalım mı?" diye sordu; "Siktir et, gerek yok!" yanıtını aldı. Yola devam ettiler; o gece, Barrett olmadan konser verdiler ve bir daha da onunla asla çalmadılar. Pink Floyd, yeni albüm için çalışırken Barrett, stüdyonun lobisinde, elinde gitarıyla içeriye çağırılmayı bekliyordu. Bir gece, sahnenin hemen önünde durmuş; Gilmour Barrett'ın yazdığı şarkıları söylerken ona ters ters bakmıştı. Yaşadıkları Gilmour'ın o kadar sinirini bozmuştu ki az kalsın gruptan ayrılacaktı.
Pink Floyd'un ikinci albümü A Saucerful of Secrets'in kaydı sona erdiğinde, albümde yalnızca bir tane Syd Barrett şarkısı yer alıyordu: "Jugband Blues". Şarkının hüzünlü, insanın içini acıtan sözleri, Barrett'ın içinde bulunduğu duruma teşhis koyması olarak yorumlandı hep: "Beni burada düşündüğün için acayip düşüncelisin / Bense neredeyse mecburum, aslında burada olmadığımı açıklamaya... / Bir de bu şarkıyı kimin yazdığını merak ediyorum." Bu dizelerin ardında başka bir anlam daha var mı? Barrett, gruba "Bu kadar zarar görmüş ve gözden çıkarılmış biri, böylesine güzel ve orijinal bir şarkıyı nasıl olur da yazar?" diye soruyor olabilir.
Waters, yüksek öğrenimini ve diğer hırslarını bir kenara koyup Pink Floyd'u hayattaki tek amacı haline getirmişti artık. Gilmour, Barry Miles'a "Syd'i gruptan çıkarma cesaretine sahip tek insan oydu" diyor Waters için, "çünkü Syd grupta oldukça, bir arada kalamayacaklarını fark etmişti; sürekli kavga çıkıyordu. Roger, Syd'e bakıp en yakın dostunu kırdığı için kendini suçlu hissediyordu." Diğerleri de, Pink Floyd'un tutacağı yol konusunda, artık gitar ve vokali üstlenen Gilmour'a güveniyorlardı. Barrett'ın tersine, Gilmour çok daha yapısal bütünlüğü olan, melodik bir yaklaşımı benimsiyordu. Pink Floyd'un hem başarıya ulaşmasının hem de sürekli sorun yaşamasının arkasında, Waters ve Gilmour'un arasındaki bitmeyen işbirliği ve rekabet yatıyordu. Gruba katıldığı ilk zamanlar Gilmour, Waters'ın despot tavrına tepki veriyor, onu "baskıcı bir tip" olarak tanımlıyordu.
Sonraki birkaç yıl boyunca, grup rock & roll'a olduğu kadar yirminci yüzyılın yenilikçi akımlarına da yakın duran bir müzik yaptı. Waters, "Pink Floyd'un özü, koşulları zorlamak ve riske atılmaktan ibaret" demişti ve yaptıkları müzik de Waters'ın böyle böbürlenmesini haklı çıkarıyordu. Ummagumma ve Atom Heart Mother, orkestral kompozisyon ve seri atonalite açısından epey kapsamlı denemeler içeriyordu; EMI, arada sırada, bu albümlerin özellikle de Amerika'da nasıl satacağına dair endişeye kapılmış olsa gerek. Pink Floyd'un İngiltere'de hâlâ bir numara olması, birkaç şeyi gösteriyordu: O zamanın İngiliz pop müzik dinleyicisi, progresif rock müzik olarak ortaya çıkan psychedelic-sonrası türe ilgi duyuyordu. Ayrıca grubun eşsiz sahne performansının da bu başarıda payı vardı. Syd Barrett, 1967'de "Gelecekte" demişti, "gruplar pop müzik konserinden daha çok şey sunmak zorunda kalacaklar. İyi hazırlanmış bir tiyatro şovu sunmaları gerekecek". Pink Floyd da bu görüşü, gitgide artan ışık efektleri ve (aralarında açıkhavada verilen bir konser sırasında gölden çıkan kocaman bir ahtapot da dahil olmak üzere) devasa sahne dekorları kullanarak yorulmaksızın takip etti. 1960'ların sonlarında, bu teatral teknikler, Waters'ın konsept çalışmalarına duyduğu iştahın ilk belirtileri olarak, The Man / The Journey gibi temalı suitlere de eşlik etti arada sırada.
Pink Floyd, belli bir yere doğru ilerleyen bir grup havası yaratmıştı; müzik ve düşüncenin birlikteliğine. Bu birliktelik, daha sonra, grubun çağdaş sanattaki yerini belirleyecekti.


1971 yılında grup bunu gerçekleştirdi. Aralık ayında, yeni bir albüme başlarken, artık grubun en önemli şarkı yazarı, yani lideri olan Waters, grup üyelerine Pink Floyd'un tek bir konu üzerine yoğunlaşan bir çalışma yapmasını istediğini söyledi: Modern hayatta insanları birbirinden ve hayallerinden uzaklaştıran, yabancılaştıran şey neydi? Bir araya gelip onlara rahatsızlık veren şeylerin listesini yaptılar: Yaşlanma, şiddet, ölüm korkusu, din, savaş, kapitalizm (grubun bütün üyeleri, politik açıdan solu tercih ediyordu, Waters diğerlerinden daha solcuydu) ve delilik. Listenin son maddesi, Waters'ı sımsıkı yakalamıştı, çünkü o günlerde Waters, sıklıkla Barrett'ı düşünmeye başlamıştı.
Eclipse adını taşıyan albümün yapımı uzun sürdü. Waters, şarkı sözlerinin doğru olmasını; basit, açık seçik, doğrudan olmasını istiyor, tuhaf benzetmelerle dolu olmasını istemiyordu. Gilmour da dinleyenleri derin düşüncelere sevk edecek bir müzik bestelemek niyetindeydi. Amaç, yaşanan ânı ve müzikal motifleri, birbirinden kesin olarak ayrılmayan katmanların içinde eriterek bağlantılı bir etki yaratmaktı. Bütün bu çaba karşılıksız kalmadı: 1973 yılının mart ayında, Pink Floyd, çağdaş bir başyapıt olan The Dark Side of the Moon'u piyasaya çıkardı. Şarkıların konularının doğrudan, bazen de rahatsız edici bir şekilde konuşularak dile getirildiği bölümlerle dantel gibi işlenmiş; popüler müzik tarihindeki en başarılı geçişlerle bir araya getirilmiş plak, Beatles prodüksiyonlarından bu yana, bir albümün nasıl olması, dinleyicilerin hayatında nasıl bir etki yaratması gerektiğine dair yeni standartlar oluşturuyordu. Albüm aynı zamanda tematik hedeflerine de ulaşmıştı. Çok ender rastlanan bir yapıttı bu: İç karartıcı modern gerçeklikler üzerine, insanı kabuslarla rahatlatan düşünceli ve yaratıcı bir cümle kuruyordu.
Dark Side of the Moon (albümün adı, grubun Syd Barrett'ı bıraktığı yere atıfta bulunuyor, yani Ay'ın karanlık yüzüne), Pink Floyd'un en çok sevilen ve en uzun ömürlü albümü oldu, hâlâ da öyle. Sadece piyasaya çıktığı zaman değil, sonrasında da geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı: Piyasaya çıktığı ilk günden itibaren 35 milyondan fazla sattı ve Billboard listelerinde 591 hafta boyunca yer aldı (herhangi bir albüm için en uzun süre bu). O günden beri de arada sırada listelerde görünmeye devam ediyor. Ama albüm Pink Floyd'un ulaştığı mükemmelliğin işareti olduğu kadar, aynı zamanda çöküşü hazırlayan olayları da tetikliyordu. Dark Side of the Moon, ince işlenmiş bir sanat yapıtı olmasının yanı sıra, titizlikle hazırlanmış bir üründü: Geniş kitlelerin beğenebileceği, pırıl pırıl cilalanmış bir ürün ortaya çıkması için müziğin bütün yenilikleri, iyice geliştirilmişti. Pink Floyd'ın erken dönemde kullandığı yöntemler düşünüldüğünde, müziğin böylesine terbiye edilmesi, piyasayla uzlaşmak gibi görünüyordu. Ayrıca, kitleler tarafından kabul görmek, gruba sadece bir tane hit şarkı nedeniyle aşina olan ama o şarkıyı meydana getiren duyarlılıktan habersiz bir dinleyici kitlesi de getirmişti beraberinde. Bu da Pink Floyd'un üyelerinin hazırlıklı olduğu bir durum değildi. Gilmour, 1982 yılında David Fricke'ye "Bizi, iğne düşse sesi duyulabilecek kadar sessiz bir ortamda, saygıyla dinleyen hayranlara alışıktık biz" diyor ve devam ediyor: "Biz cidden sessizliği sağlamaya çalışıyorduk, özellikle de 'Echoes'un ya da akustik notaları olan şarkıların başında. Biz güzel bir ortam yaratmaya çalışıyorduk, ama çocuklar 'Money' diye çığlık atıp duruyordu!"
Pink Floyd 1973 yılında turne bittikten sonra, ekim ayında bir araya gelip yeni albüm için çalışmaya başladı. Artık istedikleri her şeyi yapabilirlerdi, ama sorun şuydu: Hiçbir şey yapmak istemiyorlardı. Waters daha sonra, "O sırada bütün hedeflerimize ulaşmıştık" diyecekti. Önce değişik bir şeyler yapmayı düşündü grup. Albümün adı, Household Objects (Ev Aletleri) olacaktı ve müzikal enstrüman kullanılmayacaktı. İki ay boyunca çivi çakıp ampul kırdıktan sonra proje tıkandı, kaldı. O sırada, gruptakilerin hepsi, menajerlerine şu veya bu şekilde gruptan ayrılmak istediklerini söylemişti. Sonunda, grup içi kavgalardan birinin orta yerinde, Waters bir fikir ileri sürdü: Neden aralarındaki uzaklık ve gerginlikle ilgili bir albüm yapmıyorlardı?
Dark Side toplumsal yabancılaşma ve yalnızlık üzerineydi, yeni albüm (Wish You Were Here) de yabancılaşmanın daha kişisel bir biçimi üzerine olacaktı: Arkadaşların, esin perisinin ve bir zamanlar birbirlerinde buldukları birliktelik duygusunun eksikliği. Bu çalışmanın sonucunda Barrett-sonrası Floyd'un kaydettiği en iyi iki şarkı ortaya çıktı: "Wish You Were Here" ve "Shine On You Crazy Diamond". İki şarkı da açıkça, Syd Barrett üzerineydi ve Waters, o zamanlar Barrett'ı bir simge olarak görüyordu: "İnsanların, çağdaş hayatın kahrolası hüznüyle başa çıkmanın tek yolu olarak kendilerini her şeyden geri çekmesinin, yok oluşun en uç noktasına ulaşmasının simgesi" olarak. Waters, daha sonra "Wish You Were Here"in kendini artık hiç de yakın hissetmediği grup üyelerine de kolaylıkla hitap edebileceğini söylemişti. Ya da kendi içindeki savaş hakkında olabilirdi bu şarkı.
1975 yılının haziran ayı başlarında, "Shine On You Crazy Diamond" şarkısının kaydını dinlerlerken, grup üyeleri, stüdyoda tanımadıkları birinin dolaştığını fark etti â€"alet edevatı kontrol eden, şişman ve kel bir adam. Birkaç dakika sonra, Waters, Wright'a dönüp "Adamın kim olduğunu hatırladın mı? Bir düşün bakalım!" dedi. Wright, ziyaretçinin yüzüne dikkatlice baktı: Davetsiz misafir, Syd Barrett'tı. Waters, daha sonra, bir röportajında, artık bir simge değil de, etten kemikten canlı bir adam olarak karşısına çıkan Barrett'a, gözyaşları içinde sarıldığını anlatmıştı. Aralarında biraz zor ilerleyen bir konuşma geçti. Barrett gruba, müzik konusunda onlara yardım etmeye hazır olduğunu söyledi. Konuşurlarken, arka planda, "Shine On You Crazy Diamond" çalıyordu; şarkı, grubu ziyarete gelen Barrett'ı anlatıyordu: "Anımsa genç olduğun günleri / Güneş gibi parlardın / Parlamaya devam et seni çılgın elmas / Şimdi gözlerinde bir bakış / Gökyüzündeki kara delikler gibi." Barrett, şarkıda kendisinden söz edildiğini anlamış olsa bile, bundan hiç bahsetmedi. O gün, aynı zamanda Gilmour'ın düğünü vardı. Barrett, grup üyelerine tören yerine kadar eşlik etti, sonra ortadan kayboldu. Gruptan hiçkimse onu bir daha görmedi.
"Wish You Were Here"den sonra, Pink Floyd'un hikayesiyle ilgili neredeyse her şey, çirkin bir hal aldı. Değersiz ya da başarısız değil, çünkü bir dolu muhteşem iş çıkardılar, ama yine de çirkin. Bir açıdan işin özü de buydu; Waters psikolojik ve sosyal rahatsızlıklar hakkında şarkı yazıyordu, ama bu, bir yandan da grubun kendi içinde yaşadıklarının sonucuydu.
1977 yılında çıkan, baskı ve başkaldırmayı konu edinen karanlık ve komik fabllerden oluşan Animals albümü, grubun komutasının Waters'ta olduğunu da garantilemişti. Artık bütün şarkıların sözlerini o yazıyor, bestelerini o yapıyor, vokallerde gitgide daha çok yer alıyor, grup üyelerine ne zaman, ne çalacaklarını söylüyordu. Grupta uzun süredir devam eden bir kavga söz konusuydu: Gilmour, albümlerin müzikal içeriğine önem verirken Waters şarkı sözlerinin daha önemli olduğunu düşünüyordu. Animals albümüyle, Waters çok da gerekli olmayan bazı düzenlemeleri ve müzikaliteyi azalttı yavaş yavaş. Bu da Gilmour'ın gelecekte yapacakları kayıtlar için endişe duymasına neden oldu. Gitarist, Waters'ın sahnede grubun performansını başarıyla devam ettirecek kadar karizmatik olduğundan da emin değildi. Gilmour, Saucerful of Secrets: The Pink Floyd Odyssey kitabında Nicholas Schaffner'a "Bir Roger Daltrey ya da Mick Jagger'ımız yoktu bizim" diyor. "Sahneyi ağır ağır adımlayıp suratını şekilden şekle sokan bir basçımız vardı sadece."
Waters'ın esas adam olarak yetersizliği, çok kısa sürede acılı bir şekilde kanıtlandı. Animals, Waters'ın o günden sonra yarattığı diğer albümler gibi, tuhaf olmasına karar verilmiş bir yapıttı - vaaz veren, müzikal olarak kendini tekrar eden, acayip kötümser ama kendinden son derece memnun, bir o kadar da cesur. Albümü takip eden altı aylık turneyse, baştan sona kadar planlanmıştı. Aralarında dinleyicilerin üzerinde uçan ve sonunda patlayan domuz şeklinde, hayaleti andıran bir helyum balonunun da yer aldığı acayip büyüklükte sahne dekorlarıyla özellikle stadyumlarda konser veren Pink Floyd, sanki dinleyicilerle ve yaptıkları müzikle aralarında duygusal bir mesafe oluşturuyor, yabancılaşmayı anlattıkları şarkılarını gerçeğe dönüştürmeye kararlı görünüyordu. Turne, Waters'ı yormuştu. Konser verdikleri yerleri sıradan ve fazla mekanik buluyor; dinleyici kitlesini, yaptığı müziğin mesajıyla tamamen ilgisiz görüyordu. Bütün bunlar, turnenin son gösterisinde, Montreal'de zirveye ulaştı; Waters sürekli bağırıp çağırarak şarkı isteyen bir hayranın yüzüne tükürdü. Gilmour o kadar tiksinmişti ki sahneye geri dönüp bis yapmayı reddetti. 1980 yılında, rock müzik dinleyicisinin rolünün ne olduğu sorulduğunda, Waters "Pasif. Tıpkı tiyatro izler gibi. Orada öyle uslu uslu otursunlar. Dinleyicinin katılımından nefret ediyorum" diye yanıt vermişti. London Underground günlerinden kalma bir çığlıktı bu.
Bir hayranın suratına tükürmek, Pink Floyd tarihinin dönüm noktalarından bir diğeri oldu. Waters, 1977 yılındaki turnede o kadar hayal kırıklığına uğramıştı ki Pink Floyd, bir duvarın arkasında sahneye çıkmadıkça, büyük konserler vermeyeceğine yemin etti. 1978 yılının ocak ayında, bu fikri hayata geçirme hayaliyle buluştu grupla. Üstesinden gelemediği bir duvarın arkasında yaşayan, dinleyicilerinden ve duygu dünyasından kopmuş bir müzisyenin öyküsünü anlatan bir destanın taslağını yazmıştı. Waters yazdıklarında, gitgide kendini anlatmaya başlamıştı ve bu yeni proje, The Wall da yine kendisi hakkındaydı. Rock yıldızının öfkesi, çektiği acı ve yaşadığı kayıp, Waters'ın kendi yaşadıklarından ortaya çıkmıştı (Waters'ın babası Eric Fletcher Waters, tıpkı öyküde anlatılan baba gibi, İkinci Dünya Savaşı'nda silah altına alınan bir vicdani retçiydi ve İtalya'daki bir savaşta hayatını kaybetmişti).
The Wall, Pink Floyd'u üç yıl boyunca meşgul etti. Grubun en hırslı albümüne, en şatafatlı sahne gösterisine (her konser gecesi, sahneye 50 metre uzunluğunda, 10 metre yüksekliğinde bir duvar kuruluyor, konserin en heyecanlı yerinde yıkılıyordu) ve bir filme dönüşerek hayat buldu. The Wall çarpıcı bir albümdü: Dark Side of the Moon albümü gibi, The Wall da yabancılaşmaya yol açan şeyleri ele alıyordu, ama bu sefer Waters eğitim, aile ve ordu gibi insanın bilincini kontrol altında tutmayı amaçlayan ideolojiler üzerinde yoğunlaşmıştı. Milyonlarca insan The Wall'u beğendi (Amerikan Müzik Endüstrisi Birliği, albümü bütün zamanların en çok satan dördüncü albümü olarak listeliyor), ama birçok eleştirmen, The Wall'u ister albüm ister konser olarak aşırı dağınık, rahatsız edici ve dengesiz bulmuştu.
Waters, The Wall'ın ardından The Final Cut'ı yarattı ve bu sefer, yaptığı iş konusunda hiç taviz vermedi. Albümde "savaş sonrası düşü için bir cenaze marşı, Waters yarattı, Pink Floyd çaldı" yazılıydı. Albüm, Waters'ın Soğuk Savaş döneminde, Batı'nın politik, ekonomik ve askeri değerlerini kıyasıya eleştirmesiydi. Gilmour, bu yeni şarkılardan hoşlanmadı. Tıpkı Animals gibi, bu albüm de kısmen daha önce gözden çıkarılmış eski melodilerden oluşuyordu ve Gilmour'a göre, şarkı sözleri fazlasıyla basitti. Waters Gilmour'a, teslim olup şarkıları olduğu gibi kabul etmezse, albümün Waters'ın solo çalışması olarak piyasaya çıkacağını söyledi (Bunun üzerine Gilmour yapımcı olarak adını sildirdi). Waters, daha sonra, "Kedi köpek gibi kavga ediyorduk" diyor, "Sonunda ortada grup diye bir şey olmadığını fark ettik, ya da kabul ettik de denebilir". Final Cut'ın piyasaya çıkmasından aylar sonra, 1983 yılının kasım ayından itibaren, Pink Floyd'un konser takvimi dolmuştu ama Waters konser tarihlerini iptal etti. Rolling Stone dergisine de "Pink Floyd'un geleceği büyük ölçüde bana bağlı" dedi.
Gilmour ve Mason, aynı fikirde değildi. 1986 yılında, aralarına Waters'ı almadan, yeni bir Pink Floyd albümü yapmaya karar verdiler ve proje için Wright'ı geri çağırdılar. Gilmour "Ben yirmi yıldır kendi adım için herhangi bir şey yapmıyorum" diyordu, "ben Pink Floyd'un adı duyulsun diye uğraşıyorum yirmi yıldır." Waters, haberi duyunca köpürdü. Grubun dağılması için dava açtı, ama Gilmour ve Mason onu geri püskürttü. Sonunda Gilmour ve Mason, Pink Floyd'un isim haklarını aldı, Waters'a da The Wall albümü ve havada uçan domuz şeklindeki balon kaldı.
Pink Floyd'un Waters'sız yeni albümü, A Momentary Lapse of Reason, aynı anda hem İngiltere hem de Amerika'da bir numaraya yükselen ilk Pink Floyd albümü oldu. 1988-89 turneleri de grubun tarihindeki en büyük turneydi ve brüt 135 milyon dolar kazandırdı. Waters'ın, bu başarı yüzünden morali bozulmuştu. Yıllar sonra bu konuda "Yaptıklarının yanına kâr kalmasına biraz kızmıştım. Avam ahalinin aradaki lanet olası farkı anlamamasına kızgındım" demişti. Grupla ilgili, grubun idaresiyle ilgili bir dolu konuda Waters tamamen haksızdı belki ama bir konuda kesinlikle haklı çıktı: Pink Floyd'un müziği, Waters olmadan aynı etkiyi asla yaratmıyordu. A Momentary Lapse of Reason, 1994'te çıkan The Division Bell ve "tamirattan geçmiş" Pink Floyd'ın iki konser albümü, Delicate Sound of Thunder ve Pulse, grubun eski albümlerindeki bütünlük hissine asla sahip değildi. Ne yazık ki Waters'ın solo albümleri (The Pros and Cons of Hitch Hiking, Radio K.A.O.S. ve Amused to Death) de, Pink Floyd bağlamında ilgi çekiyordu sadece. Pink Floyd'un Waters'ın sert ve alaycı bakış açısına, Waters'ın da eski grubunun müzikal zarafetine ihtiyacı vardı.
Aralarındaki kan uyuşmazlığı yüzünden, birbirlerinin yeteneklerini ve çalışmalarını sürekli küçümsemeleri yüzünden grubun yeniden bir araya gelemeyeceği çok açıktı. Waters, eski arkadaşları için "Onlara zerre kadar saygı duymuyorum" demişti.
Sene 1990'dı.

2005 yılında, Bob Geldof, Gilmour'ı arayıp Pink Floyd'un, Londra'daki Live 8 konseri için Waters'la bir araya gelip gelemeyeceğini sordu. Gilmour, "Hayır" dedi. Ama Waters, bir şekilde teklifi haber almıştı. Gilmour'ı arayıp bu işi yapmaları gerektiğini; konserin amacının, aralarındaki anlaşmazlıktan daha önemli olduğunu düşündüğünü söyledi. "Galiba onu aramama şaşırdı" diyor Waters. Gilmour bir gün boyunca düşünmüş ve sonunda kabul etmiş.
Pink Floyd, herkesin heyecanla beklediği konserlerle dolu o uzun günün en çok beklenen grubuydu. Bu kadro, yirmi dört yıldır sahneye birlikte çıkmamıştı ve sonuç, beklentileri haklı çıkardı. Grubun, birlikte müzik yaptıkları dönemden çok daha uzun süren kavgalarının üstesinden gelmesi ya da sahnede muhteşem müzik yapması değildi o konser anını bu kadar etkileyici hale getiren. Bunun yerine, orada bulunmalarının gerçek nedenini onurlandırmalarıydı. Waters, konserin ortasında şöyle dedi: "Bunca yıl sonra bu üç adamla burada birlikte olmak, insanı aslında epey duygulandırıyor. Burada, sizden biri olarak sayılmak. Bu arada, sıradaki şarkıyı, şu anda burada bulunmayan herkes için çalıyoruz, ama özellikle Syd için tabii ki."
Sonra Pink Floyd, grubun en iyi şarkısını, "Wish You Were Here"i çaldı. Gilmour ve Waters, belki de son kez seslerini birbirine uydurarak şarkı söyledi: "Ne kadar, ne kadar çok isterdim burada olmanı / İki yitik ruhuz biz / Akvaryumda yüzen / Yıllar yılı / Aynı yerde koşturup duran / Ne bulduk peki? / Eski korkuları / Keşke burada olsaydın." Bu şarkıyı birbirlerine de söyleyebilirlerdi aslında; vazgeçilmiş hayaller ve yitirdikleri ortak zemin hakkında, ama söylemiyorlardı. O ânı unutulmaz kılan şey, gruptakilerin, kendi yaralarından çok daha büyük önem taşıyan borçlarını ve kayıplarını açıkça gözler önüne sermeleriydi. Bu kadar zaman sonra, büyük olasılıkla tek yapabilecekleri buydu.
Bir yıl sonra, neredeyse aynı gün, her şeye esin veren adam öldü. Gruptan atıldıktan sonraki yıllarda, Syd Barrett, The Madcap Laughs ve Barrett adını taşıyan iki albüm yapmış, albümlerin prodüksiyonunu da büyük ölçüde eski grup arkadaşları üstlenmişti. Yıllar geçtikçe, bu sıradışı albümler, Barrett'ın deliliğine kanıt olarak sunulmuştu. Bazılarına göre, delilik, albümlere hem karanlık hem de çekici bir hava kazandırmıştı. Bazıları ise Barrett'ın deliliğinin, albümleri, katlanılmayacak kadar acı dolu hale getirdiğini düşünüyorlardı. Wright, "Kimsenin bu albümleri beğenebileceğini hayal edemiyorum" demişti. Ama aslında hâlâ parlamaya devam eden bu albümler, bir şeyin daha kanıtıydı: Barrett'ın dehasının ışığını yitirmesi, hiç de kolay olmamıştı.
Pink Floyd üyeleri, 1975'te stüdyoda karşılaştıkları günden sonra Barrett'la hiç görüşmediler. Ailesi, buna izin vermezdi zaten; eski grubundan haber almak, Barrett'ı çok üzüyordu. Ama grup her zaman için, Barrett'a şarkılarının telifi için hak ettiği paranın tam olarak ve zamanında ödenmesine özen gösterdi; Pink Floyd için yaptığı müzik hâlâ çok satıyordu. Son yıllarında Barrett, şeker hastalığından mustaripti; gözleri görmüyordu, bazı parmakları da kesilmişti. 7 Temmuz 2006'daki ölümünden çok kısa bir süre önce de pankreas kanseri teşhisi konmuştu.
Barrett, 1970'lerin ortalarından sonra müziğe asla geri dönmedi. Ama kızkardeşi Rosemary'ye göre, sanatla uğraşmaya devam etti. Onun Barrett'ın biyografisini yazan Mike Watkinson ve Pete Anderson'a anlattığına göre, Barrett bir çiçeğin fotoğrafını çekiyor, sonra o fotoğrafın resmini yapıyor, sonra resmin fotoğrafını çekiyor, sonra da resmi yırtıp atıyordu. Kızkardeşi, "Bir şey bittiğinde, tam anlamıyla bitiyordu" diyor. Pink Floyd'la yaşadıklarından pek de farklı değil bu: Barrett belli bir süre hayatı olan şeyler üretti, sonra asla bilinemeyecek nedenlerden ötürü bunlardan geriye sadece zamanla yok olup gidecek anılar kaldı. Pink Floyd, Barrett'ın yarattığı şeylerden biriydi ve zamanla yok olması gerekiyordu. Pink Floyd hiçkimseye ait değildi, ve hiçkimse Pink Floyd'u, Syd Barrett'tan daha iyi anlayamazdı. Uzun zaman önce gölgesini dünyada bırakmaktan yorulup çekip gitmiş olan Syd Barrett'tan.

 

                                                     Mikal Gilmore/Rolling Stone 


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy