ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Nov 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Müzik Müzik Sanatçıları ve Grublar ‘KALAN’ OLMAK ÇOK ZOR


‘KALAN’ OLMAK ÇOK ZOR

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Havada bugünlerde bir rehavet var, nedendir bilmem... Hani dokunsanız öyle bir ağlayacak ki… Belki bir daha hiç susmayacak. Belki isyan edecek, “artık yeter” diyecek… “Yeter!” Sanıyorum havanın bütün rehaveti benim üstümde şu günlerde. Şu günlerde çok ‘giden’ var. ‘Kalanların’ korkusunu anlatmaya dilim varmıyor. Bugünlerde hava kadar ağır yaşanılanlar, ağır ve ürkütücü…
Muhtemelen bugün keyifli bir Pazar söyleşisi okumak için açtınız bu sayfayı… Ben de bir söyleşi yapmak isterdim onlarla, bu yazıyı yazmak yerine…
Ama hayat, daha doğrusu gazetecilik öyle bir şey ki; kimi zaman yarım saatte bitecek bir röportaj, karşınızdaki kişiyle diyalogunuz iyimser bir havadaysa, saatleri buluyor. Daldığınız keyifli sohbet, sizi karşınızdakiyle gazeteci-sanatçı diyaloğunun dışına taşıyacak bir köprüye dönüşüyor; paylaştıklarınız  ‘Off the record’ boyutuna gelince, hele bir de özel bir dostluk geliştirmişseniz sonrasında… Kazım ve Barış benim için böyleydi.
Bu pazar bu sayfaya Kazım Koyuncu ve Barış Akarsu yansıdı. İki özel nedeni var onları yazmamın: ilki, yukarıda anlattıklarım, ikincisi ise ikisinin de o acı haberini BirGün’ün koridorlarında öğrenmiş olmam. Barış’ı üç yıl önce, Kazım’ı ise beş yıl önce kaybettik. O yüzden bu sayfalardaki yerleri hep özel oldu. Bu yıl da bu geleneği bozmak istemedim. Onları anmak bir vicdan borcu benim için. Çünkü bu sayfalarda sıkça gördünüz siz onları, röportajlarını okudunuz… İkisi de solcu ailelerin çocukları, ikisi de Karadeniz’in hırçın dalgalarından gitarları omuzlarında İstanbul’u yol eyleyenler. Kazım “ben devrimciyim” diyordu, Hopalı olmak başka bir ruh hali elbette.  Barış ise ilk olarak popüler kültürle tanıştığı için daha geride durup hayatı izliyordu, yaşamış olsaydı Kazım’ın yolundan gidecekti belli ki.
ŞAİR CEKETLİ YOK ARTIK
Kazım’ı 25 Haziran 2005’de yitirmiştik. Gazetenin pazar eki baskıya gidiyordu, saat 15:00 sularıydı… Güldal Kızıldemir, ekin koordinatörüydü o dönemler. Hepimiz telaşlıydık ek için. Telefonum çaldı, açamayacak yoğunluktaydım ama bir ses de açmamı istedi o telefonu. Açtım… Tek bir cümle söylenmişti o gün: Kazım’ı kaybettik. Gazetenin o uzun koridoru öyle uçsuz bucaksız görünmüştü ki, bir türlü bitmek bilmedi… Yürüdükçe uzadı, uzadıkça uçurum olmaya başladı. Sonra Kazım’ın beni her gördüğünde söylediği cümlesi koridorlarda yankılanmaya başladı: “Uy bizum kız gelmuş da…” Peki, sen nereye gittin?
Güldal’ın yanına gittim sessizce ama ağlamadan, “şair ceketli yok artık” dedim. O gün o zor koşullarda baskıyı durdurduk, şair ceketliye yakışır bir kapak yaptık; üzerinde şair ceketiyle. İşte o gün bugündür ‘şair ceketli’ diye anılır Kazım.
Ama asıl olarak Umay umay’la yaptığı röportajında söylemişti kendisine bir şair ceketi diktirme düşüncesini… Hasta yatağında anlatıyordu bunları Umay’a. Bir ay sonra öleceğini bilmeden. 22 Mayıs 2005 tarihli BirGün’ün sayfalarında okudunuz mutlaka…
“Çocukken şiirle güzel oynuyordum. Şairlerle çok uğraşıyordum. Bir ceket yaptırmak istedim o zamanlar İstanbul’a gelirken. Şair ceketi. Geldiğimde şairlerin köprü altına gittiğini biliyordum. Kocaman bir yalana hazırdım, muhtemelen ne ceketler diktirdim kendime. Köyümden çıkıp gelmiştim, orada başka şeyler okuyordum, burada başka başka şeyler okumaya başladım, açtırma ağzımı şimdi… (Gülüyor)  Bak solcu bir babanın solcu oğluydum. Solcular saçlarını uzatmıyordu o zaman. Dik yakalı devrimci kazağım…  Biliyor musun, o çocuk doğru bir çocuktu. Hep o çocuk oldum. Hiçbir şeyi terk etmedim. Şiir yazamadım evet… vaktim yoktu.”  Vakti olamadı Kazım’ın. Bugün yaşıyor olsaydı şiir de yazardı, o Karadenizliydi, hırçın dalgaların fırtınanın çocuklarındandı. Yüreğindeki asiliğin devrimci olmasından geldiğini söylerdi hep.
SEVGİMDEN ÜRKEN GÜÇLER VAR
“Biliyor musun çocukluk ütopyalarımı gerçekleştirdim, müzisyen oldum, devrimci oldum, hep güzel olmasını istedim hayatın ama onlar bile bana yetmedi. O kadar güzelini istiyorum ki sanatçılar bunu yaratabilirler. Bu beni bazen ürkütür, bazen de içimde tertemiz olduğunu düşündüğüm vicdanımla iyi hissederim. Sevmenin içine ettik, anlamı bozuldu. Ama bizim sahnemizde bu var, hep de oldu. Bütün insanları mutlu etmek istiyorum şarkı söylerken. Belki bu yüzden hastalandım, belki büyük sevgimden ürken güçler var, durdurmak istiyorlar belki.”
Yok, neden durdursunlar ki…  Ama durdular işte. Ona rağmen hastalığıyla dalga geçmesini de bildi. “Hastalığım dışarıdan bakıldığında bir sanatçının yaratması için biçilmiş kaftan gibi duruyor. Bunalımlar, savaşlar, bilebileceğimiz bütün kötü şeyler sanki sanatçıların yaratması için yaratılmıştır. İnsanlar dışarıdan hep böyle sanırlar” demişti Kazım. Ama Dido Nana’yı söylerken de bütün hüznünü kuşanıyordu. Bilmediğimiz bir dilin hüznü dokunuyordu yaralarımıza. Dokundukça iyileşen bir yara belki… İyileşen ama sızısı dinmeyen.
Tam 5 yıl oldu, şimdi Kazım’la röportaj yapıyor olsaydık daha kirlenmiş bir hayattan söz ediyor olacaktık, HES’leri konuşacaktık. Yok olan Karadeniz kıyılarını, bakir ormanlara girmiş HES’leri… Çernobil’den ölen denizin çocuklarını da konuşacaktık, bölgede ölen dağların çocuklarını da…  Barış şiarıyla yol alırken, yanan ülkelerin çocuklarını da konuşacaktık… Çok şey konuşacaktık, 5 yıl önce söylediği sözlerin çok daha ağırını söyleyecekti belki. Ne acı, 5 yıldır hiçbir şey değişmedi… Karadeniz yok oluyor, bunu görmek ister miydi? Filistin’de savaş sürüyor, kirlenmiş sevgilerin ortasında ölüyoruz; bilmek ister miydi?  Bir iç savaşa sürüklenen ülkenin haline ne derdi devrimci bir sanatçı olarak?
Bu savaşa “dur” derdi, yanık ülkelere kalbinden selam yollardı. Acıyan, ağrıyan kalbinden…
Peki, bir Newroz’da Kürt halkından 500 bin kişiye Lazca Dido’yu söyleten Kazım, bugün etnik çatışmaların had safhada olduğunu bilseydi, o acıyan kalbiyle ne derdi? “Yeter artık, yeter” derdi…
O bu ülkenin yaramaz çocuğuydu; öyle tanımlıyordu kendini, “bizim oralarda devrimcilere yaramaz çocuklar derlerdi. Yaramaz çocuklar… Benim kardeşlerim yani... Yaramazlıklara devam etmek lazım… Hayat başka güzel olmuyor. Hayatta yerinde durmamak, muhalif olmak, hep karşı çıkmak gerekiyor. “
O yaramaz çocuklar bir bir ölüyor. O yaramaz çocuklar infaz ediliyor… Biliyordu.
HAZİRAN’DA ÖLMEK ZOR
25 Haziran’da 2005’de kansere yenik düştü. Haziran’ın dayanılmaz ağırlığıyla uğurladık binler olarak onu Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’ndan. Doğduğu topraklara, Hopa’ya doğru yol aldı… “Sahnede sevgi krallığı istiyorum” diyordu ya, sevginin en kralı olmuştu son yolculuğunda.
“/… Neden böyle acılıyım / neden böyle ağrılı /neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu? / sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı kentlerin
…/sokaksız kent
kentsiz ülke / kahkahanın yanıbaşı gözyaşı …/”
 
“.../bu acılar /bu ağrılar/ bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız? …/”
 
“/...işten çıktım/sokaktayım/elim yüzüm üstüm başım gazete.../
sokaktayım/ gece leylâk/ve tomurcuk kokuyor/
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam/haziranda ölmek zor...!/          Hasan Hüseyin Korkmazgil
 
ÖLÜMÜN VE DOĞUMUN ADI
Zira Haziran’da doğmak da zor. Karanfil hüsransa, haziran sarıdır. Kalan mı ağırını yaşar giden mi bilinmez. Ama hayatında gidenlerin toplamı fazlaysa biraz ağır değil midir hayat? Bir de inat etmişsen yaşamaya, biraz ağırdır hayat.
Barış Akarsu da Karadeniz’in hırçın dalgalarından gelmişti; Amasra’nın bir sahil kasabasından. Sabahlara kadar Karadeniz kıyılarında gitarıyla şarkı söyleyen Barış, yolunu İstanbul’a bir yarışma için düşürdü: Akademi Türkiye. O yarışmada birinci oldu, sonra albüm çıkardı. Evet Kazım’la farklı kulvarlardaydılar ama aynı yöne bakıyorlardı. Barış Kazım’ı ilk olarak Zuğaşi Berepe (Lazca: Denizin Çocukları) grubunda dinlemişti. Ne de olsa Karadenizliydi, çok hoşuna gidiyordu Kazım’ın başarısı…
Ama Barış daha popüler kültüre daha yakın görünüyordu. Kendini anlatamadan gitti o. Hem de doğum gününde. Ölümün ve doğumun adı olmuştu haziran. O da solcu bir aileden geliyordu. Yapmak istediği tek şey müzikti. Karadeniz kıyılarından gitarı omzunda gelmişti İstanbul’a. Sokaklarda aç sefil kaldı, her işi yaptı ama istediği tek şeyi de başardı: Müzik artık onun yaşam biçimi olmuştu. Onun ötesinde elbette geldiği toprakları unutmamıştı, öğretileri, öğretilen felsefeleri…
O Ruhi Su’larla, Pir Sultan Abdal’larla büyümüştü; “Bir gün gönül borcumu ödeyeceğim!” diyordu. En büyük hayali Pir Sultan Abdal türkülerinden oluşan albüm yapmaktı. “Henüz erken, biraz daha araştıracağım” diyordu. Ama hayat beklemeye gelmedi. Hiç unutmuyorum, Küçükarmutlu’da verdiği bir konserde öyle heyecanlıydı ki, “neden bu kadar heyecanlısın anlamadım” dedim: Güldü… “Pir Sultan Abdal’ın felsefesini şiar edinmiş bir yerde, Küçükarmutlu’da sahne alacağım, nasıl heyecanlanmam?” demişti… Dizleri titriyordu…
O her ne kadar popüler kültüre yakın görünse de kapitalizm ve emperyalizme karşı da dik durdu. En azından bilincini yitirmeden, “Vurdum en dibe kadar” diyip hüzünlendiğinde hayatın gerçeklerini görecek kadar da muhalifti. Bir şarkısında da Bush’a gönderme yapıyordu: “ .../Tepede beyaz bir saray /sarayda soytarı bir kral/ kara haber onun işi / sıra kimde / kanlı resimler ressamı / sergide insan mezarı / satılık olan karanlıktır çerçevede/tanrısı para/kendisi köle/sözleri zehir/onu dinleme.../”
Sistemi eleştiriyordu, Amerika’yı… Durum bu olunca da bu şarkıyı hiçbir televizyon kanalı da yayımlayamıyordu. Klip de çekmişti üstelik. Ölümünden sonra görebildik çektiği klibi...
BARIŞ İÇİN DALGALAR DA AĞLADI
O’nu bir kazada kaybettik. 29 Haziran 2007 idi. Doğum günüydü o gün. Kazadan sonra 5 gün komada kaldı ama daha fazla dayanamadı, yaralı bedeni yenik düştü. Onu da Karadeniz’e;  Amasra’ya uğurlamıştık 3 yıl önce. Kazadan sonra Amasra’nın gençleri sahil kıyısında gitarlarıyla günlerce beklediler. Dalgaların sesinden başka ses duyulmuyordu. Dalgalar ki ağlamaklı, dalgalar ki bir daha dinmeyecek yaşlar biriktiriyordu kıyılarına.
Hiroşima’da doğan ölü çocuklar, Filistin’de savaştan başka bir şey görmeyen halklar, zamana yenilen hayatlar. Çernobil faciasıyla sönen onca yaşamlar... Bugün bu ülkenin üzerine çöken kara bulutlar. Tüm bunların tanıklığında, ‘kalan’ olmayı başarmak. ‘Gidenlerin’ ağırlığını unutmadan, unutturmadan, çok zor; hayatla meseleniz varsa çok zor… Şarkılarla geçiyorsa içimizden birileri, çok zor ‘kalan’ olmak… ‘Gideni’ unutmadan, yaşamak çok zor.,

birgün gazetesi ...


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy