ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Sep 18th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Nietzsche Adalet, Suç ve Ceza Üzerine : Nietzsche


Adalet, Suç ve Ceza Üzerine : Nietzsche

e-Posta Yazdır

Reklamlar

NietzscheADALET, SUÇ ve CEZA ÜZERİNE: NIETZSCHE
Prof. Dr. SABRİ BÜYÜKDÜVENCİ

ÖZET
Bu çalısmada Nietzsche’nin adalet, suç ve ceza konusundaki temel argümanları, bu kavramların kökeni ve içerimleri vurgulanarak ele alınacaktır.


Anahtar Kelimeler: Güç istenci, adalet, suç, ceza, nihilism, dekadans.


ABSTRACT
The main arguments of Nietzsche on justice, crime and punishment will be dealt with throughout the
article, emphasizing the origin and implications of those terms.
Keywords: Will to Power, justice, crime, punishment, nihilism, decadence.


Batı Avrupa kültürü, Sokrates’ten baslayarak, amacı en zayıf insan tipini korumak olan varolus
ussallıkları olusturmustur. Bu olusturulan ussallıklar, rasyoneller bu daha zayıf tipin yasamın acı
gerçeginden korunmasına yardımcı olmustur. Yasamın onlar için degismeyen tek anlamını güvenceye almak için de degismeyen dogrular olusturmuslardır. iste bu ebedi gerçeklik yanılsaması ve bunu sürdürmeye çalısmak sonunda hem toplum hem de benlik için yıkıcı olmustur. Platon, dogru dünyayı, idealar dünyasını duyulur dünyanın ilerisine, ötesine koyarak bunu yapmıstır. Bunun sonucu, yasamın kendi kendini tanımaması, reddetmesi olmustur. Ve bu da en çarpıcı biçimiyle tüm Hıristiyanlık felsefesidir. Kant da dogru dünyayı bir kategorik buyruk olarak kurtarmayı denemistir (Sözer, 2000, s. 391-404).Nietzsche’nin 19. yüzyıl Avrupa kültürü için yaptıgı belirleme budur ve bu yozlasma hastalıgından onu kurtarmayı kendine bir görev bilmistir.

Ankara Barosu, Felsefe Kulübünde verilen konferans, 29 Nisan 2006.
DTCF Felsefe Bölümü

Nietzsche’nin bu görev bildigini simdi sizlere O’nun ‘adalet, suç ve ceza’ kavramlarına
yükledigi anlam çerçevesinde serilmemeye çalısacagım.


I- Konusmamda bazı yinelemeler olacak. Ama konunun açıklık kazanabilmesi için bunu
zorunlu görmekteyim. Son söyleyecegimi bir baska biçimde bastan söylemek
istiyorum; ‘iyinin ve Kötünün Ötesinde’ baslıklı yapıtında Nietzsche adaleti söyle
betimler; ‘’….doga gibi bir varlıgı düsünün, ölçüsüzce savuran, kayıtsız, amaçsız,
acımasız ve adaletsiz, hem bereketli hem kısır…bir güç olarak kayıtsızlıgı
düsünün…buna göre nasıl yasayabilirdiniz? Yasamak, kesinlikle dogadan baska bir
sey olmayı istemek degil mi? Yasamak, degerlendirmeyi, seçim yapmayı, haksız
olmayı, sınırlı olmayı, farklı olmayı istemek degil mi?..’’ (Nietzsche, 1989, s.15)
Burada ilk tümcede doga adaletsiz olarak betimleniyor. Son tümcede ise, adil olmama,
dogaya karsıt olma olarak betimleniyor. Nietzsche’ye göre adalet, dogaya ait bir sey olmalı,
insana ait degil… Bu ifadelere göre insan, yasamakla, varolusuyla adil degildir. insan yasamı
dogaya karsıttır. Dogaya karsıt olmadan yasamak insan için olanaksızdır.
Sayet adalet saf haliyle dogaya ait bir seyse, bunun insan dünyasına uygulanması
olanaksızdır. Ya da insanlar arasındaki adalet dogal biçimiyle adalet olamaz. insan dünyasında
adalet, insanın kendi dünyasına uyarlanmıs ayrı bir kavramdır. Bu, adaletle ilgili temel
sorunlardan biridir. ideal, gerçek olanda mevcut olamaz. insana ideal olana saygı göstermesi
ögretilir ama o gerçeklik alanında eylemek zorundadır.
Nietzsche, zalim kayıtsızlıgından dolayı dogayı suçlasa da, dogadaki adaletin temelini bu
olusturur. Dogadaki kayıtsızlıkta bir tür esitlik vardır; hiçbir ayrıcalık yoktur; iltimas yoktur;
rüsvet, yolsuzluk yoktur (bunları ben ekledim).
insanda bu türden bir kayıtsızlıgın, umursamazlıgın olmayısı, adaletin dogal olandan
gerçek olana aktarılmasını olanaksız kılar. insan dogası geregi, bencilliginden dolayı kayıtsız
kalamaz. Adalet, bu kayıtsızlık, umursamazlık konusundaki yeteneksizligimizin tanınmasıdır.
insanın bencil bir varlık olması nedeniyle, olusturdugu adalet dogal adaletten daima farklı
olacaktır; yalnızca farklıdır… Ben buna adaletin paradoksu diyorum…
Peki o zaman, olması mümkün olmayan nasıl mümkün oldu? Adaletsiz adalet nasıl
gerçeklik kazandı? Konusmamın konusunu da zaten bu olusturuyor…


II- Nietzsche, ‘güç istenci’, ‘gücü isteme’ içgüdüsüne dayanarak, yasama, dünyaya yeni
bir bakıs getirmeye çalısıyor. Tüm eylemlerimizin temelinde ‘güç istenci’, ‘gücü
isteme’ dedigi güdünün yer aldıgını varsayıyor. Her canlı kendi gücünü çogaltmaya,
kendi dısındakilere gücünü dayatmaya çalısır. ‘Çocuk sahibi olmak ‘ da aslında
kendimizden olanı çogaltmak içindir. Beslenme de öyle; güçlenme istencinin bir
sonucudur; güç istenci, içten dısa dogru yasanan bir degisim. Güçlü varlık, kendine
engel olusturdugunu düsündügü ‘zayıf’ı ele geçirir, kendinin kılar. “….bu dünya bası
sonu olmayan bir enerji canavarıdır…Bu alem,gücü istemeden baska bir sey
degildir.’’ der, Nietzsche (Nietzsche, 2002, 1067).
Organizmaların eylemlerinde, devinimlerinde esas olan bu güdü, dünyadaki degisimin de
nedenidir. Tarih denen sey böyle ortaya çıkar. Birey, toplum ve devlet arasındaki iliskiler de
bu çerçevede görülmelidir. Bazı insanlar yasamı gelistirebilecek, zenginlestirebilecek güce,
ruh gücüne sahiptir; bazıları da (ki bunlar çogunluktur) böyle bir güce sahip olmadıklarından
kendi varlıklarını sürdürebilme olanagını, olusu tıkamakta, durdurmakta bulur… Güçsüz,
yetersiz, zayıf olduklarından mücadele edemezler. Tek yapabildikleri kendilerini bu mücadele
alanından korumak, bu mücadeleyi durdurmaya çalısmaktır. Bu nedenle ‘farklı’ olana, kendisi
olmayana ‘hayır’ der… Bu durum, eylem ilkelerini yasamdan türeten güçlü insanların
olusturdugu degerleri degersizlestirir. Kendilerinden eylem ilkesi türetemeyen, yasamı
onaylayıp ona katılamayan bu insanlar, kendilerini ezen güçlü insanların tüm eylemlerini
‘degersiz’ olarak nitelendirir. Bu, ‘kötü’nün ortaya çıkısıdır. Aslında bu hıncın bir baska adıdır
(Nietzsche, 2001, s.36-39; Nietzsche, 1989, s.195).
Ya da bu noktada su soru gündeme geliyor; kölenin, sürünün ‘efendi’lere duydugu
hıncın, öfkenin, nefretin, kinin kaynagı nedir?


III- Nietzsche’ye göre insanı diger hayvanlardan ayıran sey, söz verme ve sözünü tutma
yetisidir. Bu yetinin ortaya çıkısı en ilkel toplumsal iliski biçimi olan ‘borç veren’,
‘borçlu’ iliskisiyle olmustur. Bu beraberinde sorumlu tutabilmeyi getirmistir. Sonuçta
‘söz verme hakkına sahip’ bir varlık ortaya çıkmıstır; geri ödemeyi bir ödev olarak,
kendi içinde, imgesinde bir zorunluluk olarak duyması gerekmistir; buna insana
hissettirilen ve tasıtılan sorumluluk denebilir. Eylemlerimize egemen kılınan bu
güdüye sonraları ‘vicdan’ denmistir.
Verilen sözler bellek gücüyle gelecege tasınır. Böylece sözün kalıcı olması saglanır;
bir baska deyisle, sözün kalıcılıgını saglamak için söz bellege yakılır, kazınır…
Böylece bellek, toplumsal varolusun önkosulu olur. Bellek aracılıgıyla toplumsal bagları olusturan kurallar gözlenir. insani toplum böylece olanaklı olur. Kalıcılıgın bir
yolu da acı’dır; acı, zevkten daima daha kalıcıdır… Ortaçagdaki iskenceler bunun bir
aracıydı; insana, tanrıya verdigi sözleri, yeminleri hatırlatıyordu… Bugün yasal
cezalarla varlıgını sürdürüyor; insana, yurttaslarına, topluma, devlete verdigi sözleri
anımsatıyor…
iste bu borçlu ve alacaklı iliskisinin saglam bir temele oturtulmasının bir yolu olarak
olusturulan seydir ‘adalet’. Bu adalet anlayısının temelinde, borçlunun verdigi sözden,
yaptıgı sözlesmeden, kabul ettigi sorumluluktan saptıgı için cezayı hak ettigi
düsüncesi yer alır. Buradaki sorun, adaleti saglayacak cezanın ne olacagı sorunudur.
Bu ilk ilkel iliski biçimi, alıcı/satıcı, borçlu/alacaklı iliskisi, aynı zamanda insanın
insanla ilk kez yüz yüze gelmesidir. Fiyatı belirlemek, degerini saptamak, karsılıgını
olusturmak, mübadele etmek, tüm bunlar ilkel insanı mesgul eden seylerdi; düsünme
biçimini de bu belirlemistir. Böylece insan kendini tartan ve ölçen bir varlık olarak
görmüstür.
Bu ilkel borç veren borçluyu borcunu ödemeye zorlamıstır. Aslında borçlu açısından
karsılıksız, bedava bir sey elde etmek yanlıs degildi. Çünkü her yasayan canlının
olagan davranısıydı… Nietzsche, ‘her zararın bir karsılıgı oldugu’ düsüncesinin,
borçlunun, suçlunun ancak acı çekmesi yoluyla zararın karsılanabilecegi düsüncesine
dönüsmesini, insanın gizemli ve anlasılmaz yanına baglar… ‘Zulüm olmadan senlik
olmaz… cezada senlikli o kadar sey var ki…’ der Nietzsche… Kısaca, bu ilkel iliski
biçimi beraberinde su düsünceyi de türetmistir; her seyin bir degeri vardır; her sey için
ödeme yapılabilir. iste bu, adaletin en eski ve en saf ahlak yasasıdır…


IV- Uygarlıgın ilk düzeylerindeki biçimiyle ceza, ya da ceza yoluyla gerçeklestirilen
adalet, zarardan dogan hıncın, öfkenin yatıstırılma aracıdır. Bu yönüyle ‘adalet’ adı
altında yapılan sey, bir tür ‘intikam’ almaktır; görülen zarar ölçüsünde, bazen de
ötesinde… ilkel düzeyde adalet anlayısının tüm iç yapısı bundan ibarettir.
Bu ilk iliski biçimi, toplum ile üyeleri arasında da geçerlidir. Borç veren toplumdur;
bireyi kabul ederek, onu zarar ve düsmanlıklardan koruyarak… Ama birey görevini
yerine getirmediginde bu yapıdan çıkarılması gerekir. Bireyin degeri, görevini ne
ölçüde yerine getirip getirmedigine göre belirlenir. Bu bir tür çıkar iliskisidir. Bu iliski
koparsa toplum hayal kırıklıgına ugrar ve her tür siddeti uygulayabilir…

Adalet mekanizması devletin eline geçtiginde, degerlerin yeniden degerlendirilmesi
gündeme gelmistir. Bireyin yerine getiremedigi görevleri yapacak baska bireyler
vardı. Devlete zararlı gelen, pahalıya mal olan seylere ‘yanlıs’ denerek cezanın
orijinal amacı belirsizlesti ve unutuldu; borçları ayarlayan, düzenleyen bir araç olarak
yola çıkarken, ahlaki kavramları dayatan, uygulayan bir araca dönüstü. Toplumun
gücü ve kendine güveni arttıkça ceza hukuku da daha ılımlı bir yapı kazandı.
Nietzsche buna ‘adaletin alt edilmesi’ der.
“her seyin bir karsılıgı vardır, o halde her sey geri ödenmelidir’’ anlayısıyla yola çıkan
adalet, borçlarını ödeyemeyecek olanların görmezden gelinmesi, serbest bırakılması,
borçların silinmesi sonucuna ulastı. Adalet, her güzel sey gibi, kendisinin alt
edilmesiyle son buldu… Adaletin bu alt edilisi… herkes buna verilen su güzel adı
bilir- merhamet’’ (Nietzsche, 2001, s. 72-75).
Simdi, buraya degin söylenenlerden adaletin kaynagının hınç duygusu oldugu gibi bir
sonuç çıkıyor. Ceza da hınç duyan insanların tepkilerini yatıstırmaya yarıyor.
Nietzsche, bu konuda sunları söyler; “…nerede adalet uygulanıyor ve savunuluyorsa
orada daha kuvvetli bir gücün kendi altında bulunan daha zayıf güçler arasındaki
anlamsız hınç kaynaklı kavgalarına son vermek için bir araç aradıgını görüyoruz…
Yani kendi açılarından neye izin verilip neyin hak sayıldıgının, neyin yasaklanıp suç
sayıldıgının buyurucu biçimde beyan edilmesidir…’’(a.g.e., s.73).
O halde kaynak, denetimsiz ve biçimsiz bir kalabalıgın anlamlı bir biçime sokulmasını
isteyen ve bunun için siddete basvurmaktan kaçınmayan efendiler, ‘sarısın yırtıcı
hayvanlardır’…
V- Nietzsche’ye göre ‘insan’, bir yarı-hayvandır. Bu yarı-hayvanın insanlasması,
uysallasması, uygarlasması, evcillesmesi efendilerin onları tahakküm altına almasıyla
ortaya çıkar. Bu durum, bu varlıgı, temelde ‘gücünü bosaltmak’ üzerine kurulu
dogasından uzaklastırmıs, kendine yabancı bir varlık haline getirmistir. Böylece insan,
dogasından kaynaklanan her eylemden ‘suçluluk’ duymaya baslamıstır.
Daha zayıf güçler arasındaki çatısmalara son vermek, onlara birlik ve düzenlik
getirmek için yola çıkan efendilerin yarattıgı insan toplulugu, vicdan, sorumluluk, suç,
ceza yoluyla kendi dogallıgından çıkarılıp, kendine yabancı bir hale getirilmistir.

Böylece insan, bu baskı altında ‘suçun bilincine’ varmıs, suç bilinci de beraberinde
‘vicdan azabı’nı getirmistir (a.g.e., s.82-84).
Yasaklar ve cezalar nedeniyle kendini dısa vuramayan içgüdüler, bu kez kendi içine
yönelmistir. Yarı-hayvanın düsmanlıktan, zulümden, saldırmadan, degisim ve
yıkımdan aldıgı haz, bu yarı-hayvan insanlasınca, bu kez bu içgüdülere sahip olanlara
yönelmistir. Eylemlerinin kaynagını hınçta bulan varlıklar haline gelmislerdir.
Efendiler, bu hıncın nesnesi olmustur.
Hıristiyanlık da aynı seyi yapmıstır; yüksek tip insana karsı ölümüne savas vermistir;
bu tipin tüm temel içgüdülerini yasaklamıs, bastırmıstır… Tüm zayıfların,
düskünlerin, nasibi kıtların yanında yer almıstır (Nietzsche, 1995, s. 15-16). Kölelige
yazgılı olanlara kurtulus umudu sunmustur; onların efendilerine yönelik istemlerine
‘tanrı buyrugu’ diyerek mesruluk kazandırmıstır. Böylece toplumun çürümüs, yasam
içgüdülerini yitirmis, bu yasamdan, bu dünyadan kaçıs için kurtarıcı bekleyen
yozlasmıs, tükenmis bireylerini kendi çatısı altında toplamıstır. Bu yönüyle
Hıristiyanlık bir hınç, öfke dinidir; onun aracılıgıyla ezilmisler, nasipsizler yasamdan
ve efendilerden intikam alır (a.g.e., s. 28-33).
Böylece güçlü insanların tüm yetileri kötülenerek en zayıfların koruyucu araçları
deger ölçütü yapılmıstır. Böylece de yasam, köle ruhların efendilere duydukları hıncın
egemen olmasıyla soysuzlasmaya baslamıstır. içgüdülerinden, dogalarından koparılan
bu yarı-hayvanlar, duydukları hıncın yarattıgı intikam duygusuyla, degerlerin asıl
yaratıcısı olan efendiler karsısında, çogunluk olmaktan aldıkları güçle, onların da
uymak zorunda kaldıkları degerler olusturmaya baslamıslardır… Böylece, degerin
yaratılmasını saglayan efendi/köle iliskisi ortadan kalkmıstır. Bir baska deyisle,
efendiler, zayıf olanları düzenleyip, biçimlendirirdi. Ama süreç içinde bu durum,
kölenin efendi yani yasa ve kural koyucu hale geldigi yeni bir evreye ulasmıstır;
efendi köle çeliskisi köle lehine sonuçlanmıstır. Ve köle ahlakı, kölece düsünme,
kölece zayıflık en üst deger olarak sunulmustur. Efendiler alt edilmistir. Böylece de
olus durmustur. Nihilizm evresi baslamıstır. Çünkü insan yönünü ve amacını
yitirmistir… Dünyaya yeni bir anlam ve deger dizgesi gerekiyor… Artık sorun sudur;
ne için yasıyoruz? Çünkü efendilerin ortadan kalkmasıyla Hıristiyanlıgın tüm anlam
ve degeri de ortadan kalkmıstır. ‘Tanrı Öldü!’…
VI- Bu genel çerçeve içerisinde Nietzsche, yasa bozucunun, ‘suçlu’nun ceza yoluyla suç
ve günahkarlık duygusu edinecegi inancını gülünç bulur; ‘ceza arıtmaz çünkü cürüm
kirletmez’…Suç islemesinin akıllıca olmadıgını anlar ama aynı zamanda da toplumun
onun akılsızlıgını cezalandırma yönteminin, kendisine karsı aynı tarzda yapılan bir
suç oldugunu da anlar… Bir baska deyisle, kendine verilen cezayı da bir suç gibi
görmeksizin, kendini de suçlu göremez… Bu da açıkça saçmalıktır.
Nietzsche’ye göre ceza, arzulara boyun egdirmekten, insanın daha dikkatli olmasını
saglamaktan, korkuyu artırmaktan baska bir ise yaramaz. Ve böyle yaparak insanı
evcillestirir ama onu daha iyi kılmaz. Sayet ileride suç islemekten uzak durursa bunun
nedeni artık daha uyanık oldugundandır yoksa daha ahlaklı oldugundan degil…
Geçmis suçlarından pismanlık duyuyorsa bunun nedeni cezasının ona acı vermesidir,
bilincinin degil…
Cezayı takip eden pismanlık degilse nedir? Bunun yanıtı, eski güç istencinin içe
yönelmesinden baska bir sey degildir. ilkel düzeyde insanın bu güç istenci serbestti.
Çevresine yönelik, gücünü çogaltan her eylem, baskalarına ne denli zarar verdigi
önemli olmayan her eylem ona iyi geliyordu. Ahlak diye bir seyden bihaberdi.
Çevresinde olanlar ona yalnızca yararlı ya da zararlı görünüyordu. iste bu güç istenci
daha sonraki süreçlerde düzenlendi ve denetlendi. Birey, çogunlugun arzusuna tabi
olmak zorunda kaldı ve ahlakın kodlarına uymak zorunda bırakıldı. Sonuçta güç
istenci kendine döndü; kendi bedeni ve aklına iskence yapmaya basladı. Baskı altına
almadan duydugu eski ilkel zevk, nese varlıgını sürdürdü ancak artık bunu
çevresindekilere yapamadıgından, kendine yöneltti ve suç duygusunun, günahkarlıgın
ve yanlıs yapmanın avı haline geldi.
Bu kendine iskencenin aldıgı ilk biçimlerden biri, ilkel insanın kendini suçlamasıdır;
tanrısının iyiliklerine geregi gibi sadık olmaması… Yaratıcısına kendini borçlu gördü
ve sürekli kendini bu borcunu ödemede ihmalkarlıkla suçladı; adaklar adamaya
basladı; en degerli seylerini ona adamaya… ilk dogan çocugunu örnegin. ilk baslarda
bunlar yeterli iken, Hıristiyanlıkla birlikte kendini feda etmek zorunlu oldu. Böylece
Hıristiyan günah düsüncesi ortaya çıktı… Bazen kendini bir magarada gizledi ve
toplumdan soyutlanarak yasadı; daha sonra ona aziz dendi. Kendini kamçılarla dövdü,
yaralarına sirke döktü… Bazen de cinsel güdüsünü öldürdü; güç arzusuna son verdi…
Nietzsche bu durumu, hıncın nesnesi kalmadıgından gücün bosaltılamamasını
herkesin yasamına yayılmıs nihilizmin kaynagı olarak görür. Nihilizm, bugüne degin
sürünün yasamına anlam vermis tüm degerlerin sorgulanmasına yol açacak bir geçis
evresidir. Aslında Hıristiyan degerleri O’na göre ta bastan nihilistti; ortadan kaldırmaya çalıstıgı çeliski, yasamın akısını, olusun devamını saglayan seydi. ‘Gücü
istemeyi’ bastırarak ulasabildigi sey, yasamın çekilmezligini ortadan kaldırayım
derken, onu sonsuza dek çekilmez kılmak, yasamı yasanmaya deger olmaktan
çıkarmak olmustur. Nihilizm, Nietzsche’ye göre, bireyin içinde bulundugu psikolojik
bir durumdur; kisi artık kendisinin ve baskalarının kutsal saydıgı degerlerin artık
degerli olmadıgını düsünmeye baslar. Evren, dünya, olus anlamını yitirmistir.
Eylemenin amacı kalmamıstır. ‘Niçin yasıyorum?’ sorusu yanıt bulamamaktadır.
Yasamda inanılabilecek, baglanılabilecek, yönelinebilecek hiçbir sey yoktur. Nihilizm
böylece her seye karsı duyulan bir inançsızlık, her seye yüklenmis bir degersizlik
yasantısıdır… Bunun nedeni de, evrene, dünyaya, olusa bizim tarafımızdan yüklenen
kavramların içinin bosalmasıdır…
Ama Nihilizm aynı zamanda, yasamın yeniden ileri atılmasını saglayacak gücü de,
tohumu da içinde barındırır. Yeniyi aramaya yönlendiren, eldekinin yetmedigini,
doyurmadıgını hissettiren de bu psikolojik durumdur.
Sözlerimi yine Nietzsche’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum; “…Yalan dedigim sey
sudur; kisinin gördügü bir seyi görmemis olmayı istemesi, gördügü bir seyi öyle
görmemis olmayı istemesi… Şimdi, bu görmüs oldugunu görmemis olmayı istemek,
onu öyle görmemis olmayı istemek, herhangi bir anlamda yan tutmanın neredeyse ilk
kosuludur: yan tutan insan, zorunlu olarak yalancı hale gelir…” (a.g.e., s.84-85).



Kaynakça
Önay Sözer. (2000). ‘Nietzsche’de Dogru Dünya’nın Masal Olusu Sorunu’, Bedia Akarsu
Armaganı, Hazırlayanlar: Betül Çotuksöken- Dogan Özlem. istanbul: inkılâp Yayınevi.
Nietzsche, F. (1989). İyinin ve Kötünün Ötesinde. (Çev. A.inam). Ara Yayıncılık.
Nietzsche, F. (2002). Güç İstenci. (Çev. S.Umran). Birey Yayıncılık.
Nietzsche, F. (2001). Ahlakın Soykütügü Üstüne. (Çev. A.inam). Yorum Yayınevi.
Nietzsche, F. (1995). Deccal. (Çev. Oruç Aruoba). hil Yayın.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy