ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Jan 28th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Psikoloji Dil ve Düşünce Üzerine Teoriler


Dil ve Düşünce Üzerine Teoriler

e-Posta Yazdır

Reklamlar

DİL ve DÜŞÜNCE ÜZERİNE TEORİLER

Dilin genetik boyutu ortaya 1960'larda Chomsky'le atılmış olabilir; oysa düşüncenin genetik boyutu M.Ö 450'lere kadar uzanır (E.g. Plato). Düşüncenin, içinde yaşanılan dünyanın gerçekliğiyle yoğrulmadan önceki varlığı, onun dil öncesi varlığına bir koşut sayılamasa da, genel anlamda bilişimimizde neleri genlerimizde taşıdığımız hep merak konusu olmuştur.

Dil ve düşünce arasındaki ilişkiyle ilgili yapılması gereken öncelikli saptama, düşünce denilen olgunun, oluşumun operasyonel anlamda nasıl tanımlanabileceği, ne şekilde betimlenebileceğidir.

1920'li yıllar psikolojinin daha fazla bilimsel nitelik kazanmaya başladığı yıllardır, çünkü davranış artık ölçülebilen, maniple edilebilen en önemlisi kestirilebilen bir platforma taşınmıştır. Bu dönemin güçlü okulu davranışçı model, düşünceyi "konuşma" olarak tanımlar, yani düşünmek çok basit bir şekilde gırtlaktaki motor hareketlerdir (Watson, 1913).

Jacobsen (1932) insan gırtlağına yerleştirdiği elektriksel aktiviteyi kaydeden detektörler kullanarak bu görüşü desteklemeye çalışır. İnsanların düşünme için aldıkları yönergelerin ardından gözlenen elektriksel (fizyolojik) aktivitelerde kayda değer bir artış gözlenir.

1947 yılında Smith, Brown, Thomas ve Goodman da "curare" (paralize eden bir çeşit ilaç) kullanarak çizgili kaslardaki hareketi engelleme yoluyla şu sonuca ulaşır: Düşünce bir çizgili kas hareketiyle sınırlanamayacak kadar geniş bir süreci içermektedir. Düşüncenin operasyonel tanımı üzerine ciddi şekilde düşünülmeye ve ne tür bir ölçülebilir betimlemenin, düşüncenin tüm karakteristiklerini içinde toplayabileceği üzerine tartışılmaya başlanır.

Yapılan çalışmalar gruplandığında ortaya 4 belli başlı teorik yaklaşım çıkıyor.

1. Düşünsel gelişim dil gelişiminde belirleyicidir (Piaget ve takipçileri).
2. Dil ve düşünce birbirinden bağımsızdır (Chomsky ve takipçileri).
3. Dil ve düşünce orijin olarak birbirinden bağımsızdır fakat zaman içinde
aralarında karşılıklı bir bağımlılık gelişir (Vygotsky).
4. Dil düşünceyi belirler (Sapir-Worf).

Piaget'e göre dil sosyal ve bilişsel bir süreçtir ve bu yüzden dilin oluşumu bilişsel ve algısal önkoşullar içerir. Örneğin çocuğun obje isimlerini ve kavramları öğrenebilmesi için "obje kalıcılığı", (object permanace) ile ilgili gelişimsel süreci tamamlamış olması gerekir. Piaget, çocuklarda 18 aylıkken hızla yükselen kelime bilgisi eğrisini de bu şekilde açıklar. Piaget'nin, dilin genetik mi kodlandığı yoksa yaşam içinde öğrenilerek mi edinildiği konusundaki duruşu, Chomsky ve Skinner'in ortasında bir yerdir. Piaget'ye göre genetik olan dil değil, genel bilişsel prensiplerdir.

Chomsky (1965) dilin öğrenilerek edinimine aşağıdaki sebeplerden dolayı karşı çıkarak, genetik donanımlı, dile özgü bir unsurun varlığını öne sürer. Dilbilgisel yetkinlik (kişinin kendi diline ilişkin bilinç dışı farkında olduğu dil bilgisi) ile, performansı (konuşabilme, söyleneni anlama ) birbirinden ayırarak, dilbilgisini performanstan çok bilinçdışı dil yetkinliğiyle ilişkilendirir. Bu çok basit şekilde kişinin kendi dilinde gördüğü yada duyduğu bir cümleyi sebebini açıklayamasa da gramer anlamında doğrulayıp doğrulamadığı durumudur. Bu durumda çocuk için dil, bir öğrenmeyse, dil genetik donanımlı değilse, gramer olarak yanlış dilbilgisi yapılarını çocuk nasıl oluyor da bilebiliyor, yani çevremizde konuşulan dil yapıları normalken nasıl oluyor da hiç tanık olmadığımız bir yanlış grameri görebiliyoruz, yada sezinleyebiliyoruz. Chomsky bunu "negatif kanıt" olarak adlandırır yani negatif dilbilgisi yapıların çevreden öğrenilmesi mümkün değildir ona göre. Diğer bir sebep, dilin yapısal anlamda sonsuz çeşitliliğidir, bir cümle doğal sayılar kümesi gibi sonsuza dek uzayabilir. Sonsuz sayıda oluşturulabilen dil ifadesini öğrenme modelleriyle açıklamak mümkün değildir. 30 ayını doldurmuş bir çocuğun geniş çaplı, farklı karmaşık gramer yapılarını kazanmış olmasının bir öğrenme modeli içinde açıklanması oldukça güçtür. Bunu Chomsky "öğrenilebilirlik problemi" olarak adlandırır, ve genetik bir yapının (Dil edinim aracı-Language Acquisition Device) zorunluluğunu öne sürer. Bu genetik yapı çocuğa, çocuğun dilbilgisi deneyimine göre, gramerin gelişimini sağlayacak genetik aktarımlı algoritmaları verir. Dünya'daki bütün dillerin farklılığı ve karmaşıklığı önsezisine karşılık Chomsky, bir evrensellikten söz eder ve belli prensipler-parametreler ölçüsünde dil edinimini ve süreçlerini açıklamaya çalışır.

Vygotsky (1962) içsel konuşmalar, ben merkezli konuşmalar ve çocukların monologlarından yola çıkarak dil ve düşünce arasındaki ilişkinin daha karmaşık bir süreç olduğunu vurgular. Ona göre dil de, düşünce de başlangıçta birbirinden ayrıdır. Başlangıçta konuşmalar daha basit, düşünce ise sözsüzdür. Bu dönemde kelimeler objelerin sembolü olmaktan çok kendisidir. Dil ve düşünce doğumdan sonraki ilk iki yıl birbirlerinden bağımsız fakat aynı zamanda birbiriyle etkileşim içindedir. Zamanla dil ve düşünce birbirine bağımlı hale gelir, düşüncesiz konuşma, içsessiz tasarlanan düşünce olanaksızlaşır, kısacası artık düşünce kelimelerle kodlanır. Vygotsky'nin öne sürdüğü bu teorinin deneysel anlamda ölçülebilmesi ve geliştirilmesi güç olduğundan, alanda pek kabul görmüş sayılmaz.

Dilin düşünceyi belirlemesi bağlamında öne sürülen ilk kanıtlar antropolojik kanıtlardır. Whorf, Amerikan yerli dillerini (Hopi, Nootka, Apache ve Aztec) inceler. Örneğin Hopi dilinde zamanı belirten bir kelime yada bir gramatik yapı mevcut değildir. Whorf, bundan destek alarak Hopi dilini konuşan bir insanın zaman algısının, zamanı gramatik yapıda ifade eden bir dili konuşan insanın zamanı algısından farklı olduğunu düşünür. Sosyo-dilbilim alanında yapılan daha sonraki çalışmalarda, Whorf'un verileri güvenilirlik ve geçerlilik konusunda sorgulanır ve Lenneberg ve Roberts (1956), Whorf'un yaklaşımına dairesel bir nitelik taşıması nedeniyle eleştiri getirir. Yani dil farklı olduğu için düşünce farklıdır ve bu düşüncedeki farklılık, dönüşümlü olarak dildeki farklılığı doğurur. Bu nedenle Lenneberg ve Roberts bir sebep sonuç ilişkisi için, düşünce örgüsünün bağımsız bir şekilde ölçülebilmesi gerekliliğini ortaya koyar.

SÖZCELERİN ÜRETİMİ
Bu sürecin başlangıcı ve sonucu arasındaki mesafe çok büyüktür. Nasıl oluyor da konuşan birey bir anlam niyetinden, bir dizi sesin üretilmesine yada yazılı göstergelere geçebiliyor? Bunu gerçekleştirirken, söz diziminden mi yoksa bazı sözcüklerden mi işe başlıyor? Yine bunu geçekleştirirken ürettiği iletiyi nasıl denetliyor? Bu sorunlar, ister istemez insanı dil ile düşünce arasındaki ilişkiler konusunda yapılan tartışmalara götürüyor. Dilin dışında bir düşünce var mıdır?

SÖZCELERİN YORUMU
Konuşan birey beyinde, anlama ile sonuçlanacak bir işleme tabi tutulması gereken bir belirtke (ses dalgaları yada yazılı göstergeler) algılar. Ruhbilimin, özellikle zihinsel olarak konuşma zincirinin sözcük, tümce gibi birimlere nasıl bölündüğünü incelemeye çalışır. Bu konuşan bireyden diğer konuşan bireye yada zaman içinde büyük telaffuz değişkenliklerine karşın nasıl oluyor da bir sözcük tanınıyor? Sözel belirtkenin yorumlanması kesin bir düzen yada sıra izliyorsa, öncelikle sesler, sonra sözcükler, sonra söz dizimi, sonra bağlam yada çeşitli bileşenler mi serbestçe karşılıklı etkileşime giriyorlar? Buna "modüler kavram" adı veriliyor. Bazen insan, yorumlama sürecinde ansiklopedik bilgilerin (dünya konusundaki bilgi) ve salt dilbilimsel bilgilerin payının ne olduğunu ve bu iki bilgi kaynağının nasıl eklemlendiğini kendi kendine sormadan edemiyor.

BELLEKTE TUTMA
İnsan belleğinde sözcükler, tümceler ve metinler hangi biçimde bulunur? Dilsel yeniden sunumlar mı söz konusudur yoksa bu bilgiler farklı bir türün yeniden sunumlarına mı dönüşmüştür?

DİL - BEYİN İLİŞKİSİ
Dil kişiden kişiye farklılık gösterir. Beyin, dil edinimi ve öğreniminde önemli rol oynar. Burada beyin yarımkürelerinin (Hemisphäre) çok önemi vardır. Sol yarımkürede işitme bölgesinin önünde frontal lobta Broca alanı, altta (sağda) yer alan Wernicke alanı vardır. Wernicke alanında görsel-işitsel çağrışım ve sözcük-nesne ilişkileri sağlanır. Broca alanında ise dilin sesletim aşaması sağlanır. Konuşmanın sağlam ve anlamlı bir şekilde gerçekleşebilmesi için her iki yarımkürenin eşgüdümlü çalışması gerekmektedir. Çünkü sol yarımküreyle anlamlı tümceleri oluştururken, sağ yarımküredeki Prosodi (bürun) merkezi o tümcelerin vurgu, ton, ezgi gibi özelliklerini düzene sokmaktadır. Beynin işleyişi mantıksal ve kavramsal sol yarım kürede gerçekleşir. Sağ yarımküre yeni imgeler ararken ve bunları yerleştirirken bloke olur. İmgeler yada çağrışımlar oluşurken iletişim kanalı yeniden çalışmaya başlar ve sağ yarımkürede oluşan imgeler sol yarımküreye iletilir. Sol yarımküre ise aldığı bu imgeleri mantık sırasına koyarak yeni bir düşüncenin yada bildirinin dış dünyaya sorulması işlemini başlatır. İlk çocukluk çağında ve dil edinimi sürecinde beynin sağ yarım küresinin daha baskın olarak çalıştığı, ergenlik döneminde ise bu baskınlığın sol yarımküreye geçtiği söylenmektedir. Dil, ergenlik çağında geniş ölçüde bilgi aktarmak amacı ile kullanıldığı için sol yarımkürenin etkisi altındadır. Sol yarımküre çözümsel (analitik) düşünürken sağ yarımküre bütünsel düşünmektedir.

SAĞ VE SOL YARIM KÜRENİN İŞLEVLERİ
Sağ ve sol beyinciğin gelişimi ergenlik döneminde sona erer ve bu çağdan sonra dil edinimi zorlaşır. Ancak bundan sonra dil edinimi olmaz, öğrenilir. 12 yaşına kadar 2 veya 3 dil öğrenilebilir. Bu yaştan sonra öğrenim zorlaşır. Yani dil edinimi ergenlik dönemine kadar olur. Çocuk beyninin büyük bir esneme kapasitesi ve maksimum gelişme potansiyeli bulunmaktadır. Olgunlaşma sonunda konuşma fonksiyonu sol yarımküreye odaklaşır. Dil edinimi beynin gelişimine paralel olarak yaşamın ilk 10 yılında gerçekleşir. Birinci dil edinimi ikinci dilin öğrenilmesini kolaylaştırır. Baskın olan Hemisphäre’in lokal zedelenmeleri, söz yitimine neden olur. Küçük yaşlarda baskın Hemisphäre’deki konuşma merkezinin zedelenmesi sonucunda yeni bir konuşma merkezi oluşabiliyor. Çocuklarda Hemisphäre’ler arası başarılı transferlerin sayısı oldukça fazladır. 5 yaşına kadar olan zedelenmeler genelde sağ beyine transferi mümkün kılıyor. 5 yaşından sonra konuşma işlemi sol beyinde oluşuyor.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy