ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Nov 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Resim Resim Sanatçıları Vassily Kandinsky


Vassily Kandinsky

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Vassily KandinskyVassily Kandinsky (1886-1944)

1886’da Moskova’da doğdu; 1944’te Neuilly-sur-Seine’de öldü. Moskova’da hukuk ve politik ekonomi okudu, ancak 1896’da ressam olmak için Münih’e gitti. 1901’de Phalanx grubunun kurucu üyeleri arasına girdi ve çağdaş resim sergileri düzenledi. Çok seyahat etti, yapıtlarını Salon d’Automne’da sergilediğinde tekrar tekrar Paris’te bulundu. 1908-14 arasında Murnau köyünde ve Münih Sanatçılar Birliği’nin ilk başkanı seçildi. 1912’de yayıncılığını Kandinsky ve Marc’ın yaptığı Blaue Reiter almanağı çıktı; aynı ad altında sergiler düzenlendi. Concerning the Spiritual Art adlı kuramsal yapıtı yayınlandı ve başka dillere çevrildi. 1914 Rusya’ya döndü ve 1917’den sonra bu ülkedeki sanat enstitülerinin düzenlenmesinde önemli rol oynadı. 1921’de Rusya’ yı terketti ve 1922’den 1933’e kadar Bauhaus’ ta öğretmenlik yaptı. 1926’da Point and Line to Plane yayınlandı. 1933’te Paris yakınlarındaki Neuiliy’e yerleşti.

Grohmann, Will, Kandinsky, Life and Work, New York ve Londra 1960
Modern Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi



Kandinsky’nin sanatı tinsel mi zihinsel mi?
Nazan İbşiroğlu


Wassily Kandinsky’nin 1912’ de yayınladığı ilk kitabı, Batı sanatında devrimlerin yaşandığı yıllara rastlar. Über das Geistige in der Kunst (Sanatta Tinsel Olan Üstüne) adını verdiği bu kitapta sanatçı, geleceğin sanatı olarak soyut sanat üzerine düşüncelerini dile getirir. Kitabın Türkçe çevirisi bundan bir süre önce Yapı Kredi Yayınları arasında çıktı. (1)

Dönemin sanat ortamına ışık tutan ve zamanında tartışmalara yol açan bu önemli kitabın dilimize kazandırılmış olması çok sevindirici. Ne var ki, Kandinsky’nin kullandığı kimi temel kavramların yanlış anlaşılarak çevrilmiş olması, Kandinsky’nin düşüncelerinin anlaşılmasını güçleştiriyor, hatta olanaksızlaştırıyor.

Kandinsky, soyut sanatın gelişimiyle ilgili düşüncelerini felsefi bir temele oturtuyor. Ama dayandığı felsefi düşünce, dilinin açık olmasına ve düşüncelerini somut örneklerle açıklamasına karşın satırlar arasında gizli kalıyor. Kandinsky’yi anlamak pek kolay olmuyor. Onu anlayabilmek için kitabı çok iyi okumak gerekiyor. Kendisi de bunu farkettiği içindir ki kitabının iyi okunmadığından yakınıyor ve bir yıl sonra 1913’te düşüncelerine açıklık getiren Rückblicke (Geri Bakışlar) kitabını yayınlıyor. (2)

Kandinsky’nin çocukluk ve gençlik anılarını anlattığı bu kitapta Über das Geistige in der Kunst’daki düşüncelerinin ilk göstergeleri, ilk anıların, izlenimlerin, yaşantıların örgüsü içinde belirginleşiyor. Onun sanatçı kişiliğini, sanata olan inancını daha iyi tanıma olanağını buluyoruz. Örneğin ilk anıları resimerle ilgili. Kırmızı, sarı, yeşil ve beyazın onu çok etkileyen renkler olduğunu anımsıyor, ama bunları hangi biçimlerle bağlantılı gördüğünü anımsayamıyor. Üç yaşındayken ailesiyle birlikte gittiği Italya’da kirli sarı suyun üstünde gördüğü siyah gondollar ve annesinin onu siyah bir arabaya bindirip çocuk yuvasına götürmesi, bütün İtalya’nın onda kendi yaygaralarıyla karışan iki siyah anı olarak kalmasına neden oluyor. Bu ve benzeri renklerle ilgili anılardan onda renk - ses, görme - işitme özdeşliğinin doğuştan gelen bir yeti olduğunu görüyoruz.

Daha sonra gençlik yıllarına ilişkin anılarında da, özellikle yolculuk izlenimlerinde tınlayan renkler’le ilgili yaşantıları ağırlıkta. Onu soyut sanata götüren yolun, mistik duygularla karışarak buradan geçtiğini anlıyoruz. Böylece kitabında kullandığı, okura karışık gelen kimi kavramlar açıklık kazanıyor. Bunlardan biri Türkçe’ye ‘zihinsellik’ diye çevrilmiş olan Geistige ikincisi yine Kandinsky’nin sanatının anlaşılması için çok önemli olan ve Türkçe ye ‘bestesel’ diye çevrilen kompositionell kavramı. Önce Geist ve Kandinsky’nin buna yüklediği anlam üzerinde duracak, sonra kompotionell ve komposition ile neyi anlatmak istediğine açıklık getirmeye çalışacağım.

Geist Almancaya özgü bir sözcük, tam karşılığı başka Batı dillerinde yok. Çoğunlukla ‘spiritus’ diye çevriliyor. ‘Intellectus’, ‘mens’ anlamlarını da içeriyor ve aynı zamanda ruh anlamına da geliyor, ama insan varlığına özgü olan ruhtan farklı. (Örneğin, Hıristiyanlıkta ‘teslis’teki ‘Kutsal Ruh’ -der Heiige Geist, the Holy Ghost) Başka dillerde ya ‘geist’ olarak kullanılıyor ya da ‘esprit’, ‘spirit’ diye çevriliyor. Bu sözcük son yıllarda Türkçe felsefe diline “tin” olarak girdi. T.D.K.’nın Tarama Sözlüğü’nde Tin’in karşılığı. can, nefs, soluk olarak veriliyor. Kimi felsefeciler buna karşı çıkıyor ve kullanmıyorlar. Bunun nedenini ve ‘tin’in savunmasını felsefecilere bırakıyorum. Almancasının tam karşılığı olmasa bile ruh ve intellect’ten ayrılarak kavram kargaşasını önlemesi bakımından tin diye çevrilmesinin doğru olduğunu düşünüyorum. Kitabın Türkçe çevirişinde çevirmenin neden Geist’ı zihin diye çevirdiğine bir anlam veremedim. Belki ‘mens’, ‘intellectus’ kavramlarını da içerdiği düşüncesiyle olabilir. Ne var ki, Kandinsky’nin sanatla ilgili düşüncelerinin zihin ile bir ilişkisi yok. Kendisi Geri Bakışlar’da, akla, beyine seslenmek kadar kaçındığı bir şey olmadığını söylüyor ve gelecekte “tinin sağlam kökler saldığı bir ortamda hiçbir şey tin için tehlikeli olamaz sanatta çok korkulan beyin işi bile” diyor. Kitabın yeni baskısını yayına hazırlayan, Kandinsky’nin öğrencisi Max Bill, yanlış anlamayı önlemek için onun bu sözlerini önsözde alıntılamış. (3)

Kandinsky koyu dindar biri. Mistisizme olan eğilimi onu, yüzyılın başında sanat çevrelerinde çok etkili olan, Hıristiyan inancıyla Uzakdoğu inançlarını birleştiren Teozoti akımına yöneltiyor. Kitabında bu akımdan “zamanın en büyük akımlarından biri” diye sözediyor. Bu akımın temel düşüncesine göre, madde ile tin karşıtlık değil, aynı ilkenin değişik aşamalarıdır. Tanrı evrenin tinsel temelidir. Herşey ondan gelir ona gider. Dünya tanrısal gücün gerçekleşmesidir, onun yaşam sürecidir. İnsan yaşamının ereği aşama aşama maddeden sıyrılarak, tinselliğe, besin kaynağı olan tanrısal güce erişmektir. Kandinsky bu düşünceyi benimsemiş görünüyor. Gerçi kitabın bir yerinde, teozof ların 21. yüzyılda dünyanın bu güne oranla bir cennet olacağı düşüncesini aceleci bulduğunu söylüyor, ama bu büyük tinsel hareketi, gecenin karanlığında çaresiz kalan kimi yüreklere yol gösteren bir yardımcı el olarak görüyor. (4)

Kandinsky’ye göre, uzun süren bir materyalist dönemden sonra ruhumuz daha yeni uyanıyor. “İnanç, amaç ve erek eksikliğinin oluşturduğu umutsuzluğun, çaresizliğin tohumlarını ruhumuzda barınmakta. Evrensel yaşamı amaçsız bir oyun haline getiren materyalist felsefenin yarattığı karabasan daha bitmedi. Din, ahlak ve bilimin sarsıldığı, dış kaynakların çökme tehlikesi gösterdiği durumlarda insan bakışını dıştan içe, kendi ne çevirir. Tinin gerçekleştiği en duyarlı alan olan edebiyat, müzik ve görsel sanatlarda tinsel dönüşüm, bir tinsel hareket başladı artık. Şimdi bir geçiş dönemi yaşanıyor. Ruh savaşımla tinselliğe ulaşacak. Zamanla korku, neşe, hüzün gibi kaba saba duygulardan arınacak. Bunlar şimdilik sanata konu olsalar bile gelecekte sanatçı, şimdilerde adı olmayan ince duygulara yönelecek, içsel zorunlulukla yüksek düzeydeki hakikatlere açılacak ve özgürlüğe kavuşacak. Özgürlük ‘ruhsal titreşimleri’ duyabilmektir.”

İlginçtir, Kandinsky’nin sanatı ‘soyut dışavurumculuk’ olarak nitelenir. Ama onun “iç dünya” dediği öznel alanın öznel duygular olmadığı, onun evrensellik arayışında olduğu üzerinde durulmaz. Ruhsal titreşimleri duyabilmeyi sanata evrensellik yolunu açan tinsel bir edim olarak görür Kandinsky.

Kandinsky, düşüncelerini yaşamdan aldığı somut örneklerle ya da şemalarla görselleştirerek açıklıyor. Eşit olmayan bölmelere ayrılmış, en küçük bölmenin olduğu sivri ucu yukarıya yönelmiş bir üçgen olarak canlandırıyor tinsel yaşamı. Üçgenin bölmeleri aşağılarda daha büyük, daha geniş, daha yüksek. Bütün üçgen gözle görülmeyecek denli ağır, ileriye ve yukarıya doğru hareket halinde. Bugün en sivri olan uç, yarın bir alt basamak olacak. Yani bugün en uçtakiler için anlaşılabilir olan, ama üçgenin içindekilere anlamsız gelen, yarın onlar için de yaşamın an lamlı ve duygulu içeriği olacak. Üçgenin ucunda sınırları aşan, ileriyi gören sanatçılar var. “Güçlükle ilerleyen arabayı onlar çekiyorlar”. (5)

Uçtakiler görünenin gizemli gücünü (tanrısal gücü) içlerinde barındıranlardır. Bunlar gören kişilerdir. Görmekse, duyularla algılanan dış - dünyayı görme, algıların zihinde işlenmesi değil, “ruhsal titreşimlerin” tınısını duymaktır. Buna nesnelerden arınmış olan bir görme - duyma- duyumsama da denebilir. Gören duyan - duyumsayan sanatçı “yüksek hakikatlara”, tanrısal hakikata açılır.

Sanatçının bu ereğe adım adım nasıl yaklaştığını yine Geri Bakışlar’da okuyoruz. İlk gençlik yıllarında, Moskova’da gün batarken tüm kentin, tüm doğanın “dev bir orkestranın çaldığı bir senfoninin son akorundaki fortissimo gibi tınladığını” duyuyor. Her güneşli günde yinelenen bu olay onu içten sarsıyor, bütün ruhunun titrediğini duyuyor. Bu ona hem mutluluk, hem acı veriyor. Acı veriyor, çünkü ne kendisinin, ne sanatın doğa karşısında böylesi bir yaratıcı gücü olabileceğine inanıyor. Ancak, yıllar sonra doğanın ve sanatın erekleriyle gereçlerinin hem özü, hem yasaları, hem de geliş meleri açısından birbirlerinden çok farklı oldukları sonucuna varıyor. Bu sonuca vardıktan sonra sanatının yolunu buluyor; özgürlüğe kavuşuyor ve ona yeni dünyalar açılıyor. Yıldızlar dan, aydan yere düşmüş bir düğmeye, buruşturulup atılmış bir takvim yaprağına kadar her şey ona “içyüzüyle”, “konuşmadan çok susan gizli ruhuyla” görünüyor. Böylece “... her duran ya da hareket eden nokta, çizgi bana canlı görünüyor ve ruhunu açıyordu. Bütün varlığımla, duygularımla, figüratif sanatın karşıtı soyut denilen sanatın özünü ve olanaklarını kavramam için yeterliydi bu, ama ben hâlâ bu tınlamayı resmedebilmek için umutsuz denemelerimi sürdürüyordum”,”doğanın ve sanatın bağımsız, birbirlerinden ayrı dünyalar olduklarını bütün varlığımla duyumsayabilmem için aradan yıllar geçmesi gerekti” diyor. (6)

Kandinsky göre sanat, dinle aynı gelişmeyi gösteriyor. Dinin de sanatın da gelişimlerinde bir önceki hakikatlar yadsınmıyor. Birdenbire şimşek çakarcasına aydınlanan bir ışıkla varolana yeni bakış açılan, yeni hakikatlar açılıyor. Bu bir organik gelişmedir. Tıpkı ağacın gövdesinden yeni dalların üremesi gibi. Hıristiyanlık Musa’nın yasalarını yıkmamıştır. İsa’nın insanların günahını üstlenmek için bu dünyaya gelişi, Musa’nın doğrudan maddesel olarak insanlığa bildirdiği yasaların tinselleşmesidir. İnsanoğlunun günah düşüncesini soyut biçimde kavrayabilecek tinsellik aşamasına geldiğinin göstergesidir. Museviliğin katı emirleri Hristiyanlıkla içsellik ve esneklik kazanmıştır. Tarihsel gelişim içinde değişen değerlerin kökü buradadır. Bu gelişim ve değişim bugün de sürmektedir. Sanat da kökünü içsellikte bulan bir gelişmeye doğru gidiyor. Soyut sanat geleneksel sanatın yıkılması değildir. Ağacın gövdesinin iki büyük ana dala ayrılması demektir. Kandinsky, doğa ve sanatın, bir birinden bağımsız bu iki dünyanın arasındaki tinsel ilişkinin birdenbire, şimşek çakarcasına, bilincine vardığını, bunun onu bir vahiy gibi aydınlığa kavuşturduğunu söylüyor. Tinselliğe doğru ilerleyiş Hristiyanlıktaki Baba - Oğul - Kutsal Ruh (Heilige Geist) ilişkisi içinde yerini alıyor. ‘Hakikat’ durağan değil. Özellikle sanat alanında sürekli hareket halinde. “Bu bana görünüşte yerinden kıpırdamayan ama yavaşça hareket eden ve ardında yapışkan bir iz bırakan bir sümüklü böcek gibi göründü, uzağı göremeyenlerin yapışıp kaldığı bir iz..’, diyor. ‘Önce sanatta fark ettiğim bu önemli olgunun bir yasa olarak yaşamın her alanında egemen olduğunu gördüm.” (7)

Görülüyor ki, Kandinsky kitabında sözünü ettiği ‘Geist’ temelde bir ‘tanrısal soluk’. Sanatın gelişmesini ağaca benzeten Kandinsky’e göre ağacın gövdesinin ayrıldığı iki ana dal, sanatın iki değişik uygulama biçimidir. Bunlar-dan biri ‘virtuos’, öteki ‘kompositionell’ uygulamadır. İlki, varolan bir şeyin yeniden canlandırılması diye tanımlanabilir. Örneğin müzikte bir bestenin seslendirilmesi, edebiyatta tiyatro oyunları gibi. Başka deyişle, bunlar doğanın ya da verilmiş olan bir örneğin yaratıcı yorumlarıdır. İkinci tür büyük ölçüde ya da sadece sanatçının içinden gelendir. Yüzyıllardan beri müzikte olduğu gibi. Resim sanatı artık müziğe erişti. Her ikisi de bundan böyle kendi yasalarıyla gelişen bağımsız varlıklar olan ‘saltık’, ‘nesnel’ yapıtlar yaratma yolundalar. Hakiki sanat yapıtı gizemli, mistik bir süreçten geçerek oluştuktan sonra yaratıcısından kopan, bağımsız, tinsel Soluğu olan, ama aynı zamanda maddesel bir yaşam süren varlıktır. Başka varlıklar gibi tinsel atmosferin oluşumun da onun da etkin bir yaratıcı gücü vardır. Tinsel dönüşüm sürecinde sanatlar giderek birbirlerine yaklaşıyorlar. Hepsi doğadan uzaklaşıyor ‘içsel doğaya doğru yolalıyorlar. Herbir sanat, iletisini sunabilmek için kendi biçim dilini, biçimlendirme öğelerini sınıyor, bunları ‘tinsel terazide tartıyor’ ve öteki sanatlarınkiyle karşılaştırıyor. Sanatlar arasında müzik, doğa yansıtmacılığına gereksinim duymadan (bir kaç istisna dışında) özgül tını diliyle sanatçının ruhsal titreşimlerini dile getiren tek sanattır. Bu nedenledir ki, şimdi gözler müziğe çevrildi. Ne var ki, bir sanatın başka bir sanattan bir şeyler öğrenebilmesi ancak ilkesel olabilir. Başka deyişle o sanatın kendi olanaklarını nasıl kullandığını irdeleyip, kendi olanaklarının özgül ilkeleri çerçevesinde kullanırsa başarılı olabilir.

Kandinsky’nin resim – müzik bağıntısıyla ilgili düşünceleri, onun müziğin resmini yaptığının sanılmasına yolaçmıştır. (Ressam, eleştirmen Zahir Güvemli, ilgili yazısında “Kandinsky’nin resimleri müzik eşliğinde yapılan resimler değil, müziğin kendisinin resimleridir” diyor. Tülin Kiper resim sergisi, Sandoz Sanat Galerisi Aralık 1993) Bu nedenle olmalı ki, kitabın Türkçesinde komposition deyimi ‘beste’ olarak çevrilmiş. Salt müziğe özgü bir kavram olan bestenin, Kandinsky’nin resim sanatına ilişkin düşüncelerinin bir temel kavramının yerine kullanılması, onun müziğin resmini yaptığı gibi yanlış bir düşünceyi pekiştiriyor. Üstelik, okurun kompozisyon kavramı üzerinde düşünmesini önlüyor ve onu bu yoruma zorluyor. Kompozisyon, Latince kökenli (compono, biraraya getirme), biraraya gelen parçaların belli bir düzen içinde oluşturdukları ‘bütün’ anlamına geliyor. Tüm Batı dillerine girmiş, hem müzikte hem de görsel sanatlarda kullanılıyor. Türkçede de öyle.

Kandinsky’nin kompositionell’den ne anladığını az önce belirttim. Kitabında sık kullandığı bir deyim olan malerisch -kompositionelli de (çeviride resimsel bestesel) salt resim sanatının biçimlendirme öğeleriyle, çizgi, renk, açıklık - koyulukla yapılan kompozisyonu anlatmak için kullanıyor, bir müzik parçası yazdığını sandığı için değil. Tam tersine, kitabı üzerine başlatılan bir polemikte, kitabını yüzeysel okuyanlara kızarak: “Benim müziğin resmini yapmak istemem söz konusu değil. Çünkü bunu olanaksız ve erişilmez görüyorum. Ruhsal durumlarımın resmini yapmayı da hiç içim çekmez. Çünkü bunun başkalarını ilgilendirmeyeceğine, onlar için ilginç olmadığına kesinlikle inanıyorum” diye yazıyor.
Tevfik Turan’ın temiz bir dille, bunca emek vererek çevirmiş olduğu bu önemli kitabın yanlış yorumlara yolaçacak hatalar içermesi çok üzücü. Yapı Kredi Yayınları’nın çok olumlu bir girişimi olan çeviri dizisinin verimli sonuçlara yol açabilmesi için çevirilerin o konunun uzmanları tarafından gözden geçirilmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum.

1) Vasili Kandinski, çev.: Tevfik Turan, Yapı Kredi Y. 1993
2) W. Kandinsky, ‘Rückblicke’, Verlag der Sturm, Berlin 1912
3) Çeviri, 5.: 8
4) Çeviri 36-37
5) Çeviri, s. :27
6) ‘Rückblicke’, s.: 5
7) Rückblicke’, S.: 23

(…)Fakat böylesi olanaklardan genellikle söz etmek bir şey, saptanabilir hiç bir nesne betimlemeyen bir tablo sergilemek başka bir şeydir. Bu duruma ilk ulaştığı sanılan ressam, o yıllarda Münih’te yaşayan Rus Vasilij Kandinsky’dir (1866-1944). Birçok Alman meslektaşı gibi o da, gelişmenin ve bilimin değerlerine inanmayan ve katıksız “ruh sallıkta” bir sanat aracılığıyla yenilenmiş bir dünya özleyen bir gizem ciydi. Tutkulu, ama kimi yerlerinde de karanlık olan Über das Geistige in der Kunst (Sanatta Ruhsallığa Değgin) adlı yazısında, katıksız rengin ruhsal etkilerini, canlı kırmızının bir boru sesi gibi bizi nasıl etkileyebileceğini belirtiyor. Bu yolla, ruhsal bir iç ilişkinin elde edilebilme olanağına ve zor inanıyordu. Bu inanç ise ona ilk denemelerini sergileme korkusuzluğu verdi. Bu ürünlerde müziksel dil, renklere uygulanmış böylece de “soyut sanat” başlatılmış oldu

“Soyut” sözcüğünün pek iyi bir seçim olmadığı vurgulandı çoğu kez. Bunun yerine, “nesnel olmayan”, “figürlü olmayan” terimleri önerildi. Ne var ki, sanat tarihinde gördüğümüz birçok etiket zaten rastlantısaldır. Önemli olan etiket değil, sanat yapıtının kendisidir. Kandinsky’ nin, müziksel heyecanları görsel olarak betimleyen ilk denemelerinin gerçekten başarılı olup olmadığı tartışılabilir, ama ne denli ilgi uyandırdıklarını sezmek de zor değildir.


Cevaplar (1)Add Comment
0

Sanatta Ruhsallık Üzerine (Kandinsky)


yazar Seher, Ekim 05, 2010
İçinde müzik olmayan adam,
Ne de tatlı seslerin uyumuyla hareketlenmeyen,
İhanet, hile ve çürüme için uygundur.
Ruhunun hareketleri gece kadar kasvetlidir
Ve hisleri Erebus kadar karanlık
Böyle bir adama güvenilmesin. Müziği seçin.

(Venedikli Tacir, 5. bölüm, 1. sahne)

Ruhun yaşamı, yatay bir şekilde eşit olmayan bölümlere ayrılmış, en dar bölümün en üstte yer aldığı büyük, dar açılı bir üçgen diyagramıyla temsil edilebilir. Bölüm çizgisi ne kadar aşağıdaysa, genişliği, derinliği ve alanı o kadar büyüktür.

Tüm üçgen yavaşça ve neredeyse görünmez bir şekilde ileri ve yukarı doğru ilerler. Üçgenin tepesi bugünse, ikinci bölüm yarındır. Bugün tepe tarafından kavranabilen ve üçgenin geri kalan kısmı için anlaşılmaz olan şey, yarın, ikinci bölümün gerçek duygu ve düşüncelerini oluşturacaktır.

Üstteki bölümün tepesinde çoğu kez tek bir adam durur, yalnızca bir adam. Neşeli görünümü büyük bir hüznü gizlemektedir. En yakınındakiler bile onu anlamazlar. Öfkeyle onun şarlatan ya da deli olduğunu söylerler. Beethoven tüm yaşamı buna maruz böyle kalmıştır: yalnız ve aşağılanmış. Üçgenin daha büyük bir bölümünün bir zamanlar yalnız başına durduğu noktaya ulaşması için daha kaç yıl geçmesi gerekecek. Anıtlara ya da heykellere rağmen, gerçekten bu seviyeye ulaşabilmiş çok kişi var mıdır?

Üçgenin her bölümünde sanatçılar vardır. İçlerinden kendi bölümünün sınırlarının ötesini görebilenler, etrafını çevreleyen diğerleri için birer kâhindirler ve dik kafalı topluluğun ilerleyişine yardımcı olurlar. Oysa insanlar, aslında kör olan ve üçgenin hareketini değersiz nedenler yüzünden geciktirenleri izler, onların dehalarını alkışlarlar. Bölüm ne kadar büyükse (ki bu da onun ne kadar aşağıda durduğuna bağlıdır), sanatçının sözlerini anlayanların sayısı da o kadar fazladır. Her bölüm, bilinçli ya da çoğunlukla bilinçsiz olarak, kendisine karşılık gelen ruhsal gıdanın özlemini çeker. Bu gıda sanatçı tarafından sunulmaktadır ve hemen altındaki bölüm yarın ellerini şevkle bu gıdaya uzatacaktır.

Sanatta ruhsallık üzerine(kandinsky)





Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy