ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Jan 25th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT



Esmail Khoi

e-Posta Yazdır

Reklamlar

“Şiirin Kıyıları”nda Bir Sürgün Şair
                                                                                                                                                                  
                                                                                                                                                 Mine ÖZYURT KILIÇ

Fars şiirinin günümüz temsilcilerinden İsmail Hoi’i bu tanıma sığdırmak elbette haksızlık olur. Hoi aynı zamanda bir felsefeci. Ayrıca Salman Rüşdi ve Teslime Nesrin gibileri için korkusuzca konuşan bir insan hakları savunucusu. Politik kimliği onu sürgün duygusuyla yüzleşmek zorunda bırakmış; felsefe eğitiminin de ona verdiği derin düşünüş ve soyutlama yetileriyle bu sürgün olma durumunu mercek altına almış ve merceği söze en iyi döken türde, şiirde de bu deneyimini anlatmıştır.

1938 yılında Horasan yakınındaki Meşhed’de doğan Hoi, 1956 yılında bugün “çocukluk hevesi” diye elinin tersiyle ittiği ilk şiirlerini yayınlar. Ertesi yıl Tahran’a, oradan da devletin sağladığı bursla İngiltere’ye, Londra Üniversitesinde felsefe eğitimi görmeye gider. Yüksek lisans derecesini alıp Tahran’a döner ve akademik kariyeri böylece başlar. Sonraki beş yıl içinde Nima Yuşiç, Ahmed Şamlu, Furuğ gibi çağdaş şairler arasında yerini almasını sağlayacak beş şiir kitabı yayınlar.

Hoi’ın şiirlerini İngilizce’ye çeviren Michael Beard ve Ahmad Karimi-Hakkak, “Şiirin Kıyıları” adını verdikleri derlemeye yazdıkları önsözde, onu şiirleri yaşadıklarına ve düşüncelerine, bunları biçimleyen şiir geleneğindeki yerine tanıklık eden şairlere örnek olarak anarlar. Şiirlerini şairin felsefeye duyduğu derin bağlılığı, toplumsal ve politik konulara gösterdiği ilgiyi, sürgün deneyiminin yoğunlaştırıp zenginleştirdiği kişisel yaşantıyı yansıtan birer ayna gibi görürler.
Hem bir Marksist hem de düşünceleri Batı felsefesinin etkisinde gelişim göstermiş biri olarak, Hoi’ın döneminin politik söylemine tartışma ruhu, incelikli bir çözümlemecilik ve konulara yaklaşımda ciddiyet gibi özellikler getirdiği söylenebilir. Önce kraliyete karşı çıkıp devrim savunuculuğu yapmış, ama sonra devrimle birlikte ülkesinin gelişiminin önünün daha da tıkandığını görmüştür. Onun yaşamına birebir yansıyan tıkaçsa, İran Devrimiyle birlikte başkanı olduğu İran Yazarlar Birliği’nin karşı karşıya kaldığı baskılardır. Pek çok aydın, akademisyen ve yazar saldırılara uğrayınca, Hoi 1982’de gizlenme kararı alır ve ertesi yıl da İran’ı terk eder.

Hoi’ın İran modernist şiir geleneğine yaptığı başlıca katkı şiire soyut düşünceyi ve düşünce derinliğini sokmuş olmasıdır. Daha ilk bakışta, parçalanmışlık, merkezsizlik, bireyin iç dünyası, yalnızlık gibi izleklerle modernist şiir özellikleri taşıdığı açıkça görülen şiirlerinde en çok mekanla bireyin ilişkisi üzerine yoğunlaştığı söylenebilir. “Borgio Verezzi’ye Dönüş” şiiri de fiziksel bir yolculuğun eşzamanlı olarak bir iç yolculuğu anlatması bakımından mekanla birey ilişkisinin en somutlanmış örneği olarak çıkar karşımıza. Yolculuğun her aşaması başka başka dillerde başka başka insanlarla kurulan iletişimi çıkarır Hoi’ın karşısına. Yirmi yıl önceki “ben”ini yirmi yıl önceki yerlerle anımsar; tren penceresinden çerçevelediği her görüntü zihninde geçmişteki görüntülerle bağ kurmaya çalışır; trenin hızına, tünellere giriş çıkışına bağlanmış görüntüler ve onların zihinde açtığı düşünceler ancak Hoi’ın cümleleşemeyen, kesik kesik ifadelerinde tekrarlayan bağlaçlarla söz bulur. Modernist özellikleriyle akla hemen T.S. Eliot şiirini getiren “Borgio Verezzi’ye Dönüş” şiiri Hoi’in uzaklaşmak zorunda bırakıldığı geçmişiyle kurmaya çalıştığı bağ olarak da okunabilir.

“Kahvaltı” şiirinde de Hoi Elbruz Dağı’na karşı Londra’yı koyar kahvaltı sofrasına. Sonucu duyduğu yalnızlık ve tadını alamadığı bir kahvaltıdır. “Lirik” te ve “Çöküntüye Kadar” da Hoi iletişimin en katıksız halini sessizlik ya da susuş olarak sunar bize.

Yazı ve "Borgio Verezzi" ile "Kahvaltı" adlı şiirler, daha önce,  Cumhuriyet Gazetesinin 3 Ağustos 2006 tarihli Kitap ekinde yayımlandı. "17. Lirik" ve "Çöküntüye Kadar" şiirleriyse ilk kez yayımlanıyor.

 

Kaynak: Edges of Poetry: Selected Poems of Esmail Khoi, A Parallel Text. Translated from the Persian with an introduction by Ahmad Karimi-Hakkak and Michael Beard

17. Lirik

şarkıdır gece yarısı bize, evet
sessiz bir şarkıdır bize gece yarısı.

söz yok aramızda;
ve ergin aşkımız bizim
bakıştır ve kucaklaşma...

söz yok aramızda.
koynunda onun,
upuzun bir öpüşmeyle sonsuzluğu anlatırız;
ve aşk çiçek açar sessizlikte.
                        
Tahran, 1972

 

Esmail Hoi
Farsça orijinalinden ve İngilizce çevirisinden karşılaştırmalı çevirenler
M. Bülent Kılıç ve Mine Özyurt Kılıç
 

 

 

Çöküntüye Kadar

belki susuş ve çürüyüş
yalnızca...
ama
daima
bir şey
uyanık kalır:

belki susuş ve çürüyüş
yalnızca;
ve yıldız güveleri
tavanındadır gecenin.
                        
Tahran (1351)

Esmail Hoi
Farsça orijinalinden ve İngilizce çevirisinden karşılaştırmalı çevirenler
M. Bülent Kılıç ve Mine Özyurt Kılıç

 

Borgio Verezzi’ye Dönüş

 

o aynı tünelin karanlık ağzında...

kısacık bir an bir tabuta dönüşüyor tren,

ve, sonra, tarifsiz duygular,

ve, sonra, bütün renklerin mat uğultusu

           yeşil-mavi bir hatta

                  yayılıyor sessizlikte.

ve ansızın engebeli çalılıklar...

 

ve, sonra,

hazırlıksız soğukluğu turistaneliğin,

            başıboş sahillerin görüntüsü;

ve o mercan adası

            kasvetli, solgun bir zemin üzerinde;

ve o aşık iki kaya

            büyülenmişler gibi birbirlerinden

                       öylece kıpırtısız

            büyülenmişler gibi

                       öylece şaşkın

granitler!..

 

ve, sonra, uyanışımın apaçık gerçekliği...

imgelerin kesintiye uğrattığı bir uykuda,

             uçuşup dururlarken

                        o akıcı metnin her satırına

                               noktalar koyan

                                    martıların çığlıkları...

 

ve, sonra, hoş bir kahve kokusu,

     ansızın görünüp silinen bir sokağın

         kaypak uzamında...

 

ve, sonra,

            - “vardık” dedi,

                       “yağmurluğun nerede?”

ve saçlarının şemsiyesi

            gün ışığı yağmuru oldu

                       o gece

                           omuzlarımda.

 

ve, sonra, ...

“gençlik çağlarımın şahidi sevgili...”

           Hafızcığım!

                 görüyor musun?

                        ben de

                            yeniden aşığım işte

                                 yaşlılıkta,

ve bu yüzden de deliyim.

 

ve, sonra,

az kalsın büyük annem belirecekti

        ufarak yaşlı kadının bakışlarında...

eğer yere oturmuş haldeyken

 çarşafı başının üzerine örtülü olsaydı,

ve farsça bilebilseydi

ve gözlüğünü

         kur’an okuduğu zamanlar

                yukarı kaldırıyor,

gözyaşlarını

            başörtüsünün kenarıyla siliyor,

ve cüzleri ezbere biliyor olsaydı ...

 

demişti ki: “nereye dedin?”

demiştim ki, yani diyorum ki: “İran! dedim.”

 

ve, sonra, Furuğ Ferruhzad diyor ki:

        “ dedim: tırışkadan kafiye ha!..”

        diyorum:

                “hayır! acımın kız kardeşi, hayır!

yalnızca yıkıntıya kafiye düşürmeli

yalnızca yıkıntıya...”

 

ve, sonra, tekrar korkutuyordum büyükanneyi.

           diyordum:

                 “rüyamda son imamın

                      çölden yeniden geldiğini gördüm,

                                                    başsızdı

ve boynu

kan fışkıran bir fıskiye gibiydi

eminim,

            atı Zulcenah

                      kılıcı da Zülfükar’dı.

 

ve kuşkusuz

onun sayısız ümmetinden hiç kimse

    doğruluğa ve dürüstlüğe inanmıyordu

ve kılıcından çakan şimşekler

         korkunun karanlık ufuklarını

                 sessiz patlamalarla aydınlatıyordu

ve onu karşılamak için yaşayan bu insanlardan

      bütün dünyada tek bir kişi kalmayıncaya kadar

öldürmeye devam ediyordu.”

 

ve, sonra, büyük annenin gözlüğünün camları

          gözyaşlarından yeniden buğulandı.

 

Ve, sonra, trendeki yaşlı kadıncığı,

          sanki büyük annemmişçesine

             yeniden korkutmaya başlamak istiyorum.

                     diyorum ki:

           --“ben rezil insan kabilesindenim.”

                     diyor ki:

                            “come?”

                     diyorum:

“yamyamlar

     tarih ormanımın derinliklerinden

                                        başlarını kaldırdılar

ve içimden

     kanımı daha bir bozdular;

ve yöremi

     töremle;

ve ülkümü

     inancımla;

         inancımı

             insanımla;

                insanımı

                   canımla...

                       daha bir bozdular.

 

ah, bu zehirler ta köklerdendir ve bu kez

yaprağa doğru yaklaşıyor.

 

başkalarından yakınmak yersiz bu kez.

yüreğin derinliklerinden de

                 ölümün kokusu yükseliyor.           

 

hayır!

yakınmak boşuna ondan bundan

bu kez

o tüy düşmanın okuna kanat oluyor

ve düşmanın keserinin gücü

   aşkımızın

     yepyeni bir rüzgarla havalanan kanatlarını

                                                         kırdı

o keser ki

    bizim kanatlarımızdan türemiştir

           ve yine

               celladıdır kanatlarımızın...”

 

kendi halim ve hayalimce diyordum;

ama yaşlı kadıncık da yine “come?” diyordu.

 

diyorum:

“ama kültür bavulunu da yanımda getirdim”

diyor ki:

“ma, che lingua e questa?”

o zaman anlıyorum ki

yaşlı kadıncık büyük anne değil.

şiir ve rüya da nedir

                  bilmiyor.

 

ve sonra kendi halim ve hayalimce diyordum ki:

         --“önce deniz, sonra bütün öteki şeyler

ve bütün öteki kimseler,

bütün öteki yerlere...

kitaplarımızı da kaybetmeyeceğiz bu kez!”

 

ve, sonra,...

ah.....a...... aynı yerdi

saçlarını kokladığım

gözlerini öptüğüm

ve göğüslerini

           ilk kez göğsümde hissettiğim yerdi.

 

o lekemsi bulutu

damlatmayı  düşünüyordum ayın hilalinden

ve ressamsız bir şaheseri

bir yıldız prangasıyla duvara bağlamayı

geceleyin...

 

ve, sonra

bir dağın ruhundan daha hüzünlü

ve daha karanlık olabileceğim bir zamanda

      kendine özgü bir gülme biçimi olan aşk

           yanardağımsı hareketlerle kasılan

                   bir ağız oldu

                                mutluluktan.

 

Ve, sonra,

-güneş tanıktır-

düşman denizlerden geçtim

       bir damla bile ıslanmadan

 

ve, sonra,

        baktım

             yeniden hazırlanıyor dalgaların kedisi

                  ayaklarıma sürtünerek,

ve sevgilinin kokusuyla

         denizin koynundan yükselen koku aynı

ve sonra seviyordum

      öylece kalçalarını ve göğüslerini o şirret kadının

baştan ayağa!

 

 

Ve, sonra,

         bakamaz oldum kendime,

                hayır,

                    bakamaz oldum kendime

çünkü biliyordum ki

           yaşlanmayan bütün bunlar arasında

                yalnızca bendim yaşlanan

                     yirmi yıl daha.

                           Borgio Verezzi   1984
Esmail Hoi
Farsça orijinalinden ve İngilizce çevirisinden karşılaştırmalı çevirenler
M. Bülent Kılıç ve Mine Özyurt Kılıç

 

 


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy