ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Dec 10th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT



Turgut Uyar

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Turgut UyarBir subayın oğlu olarak doğan Turgut Uyar, Bursa Işıklar Askeri Lisesi'ni ve Askeri Memurlar Okulu'nu tamamladıktan sonra bir süre orduda subay olarak çalıştı. Devlet memuru olarak görev yaptı ve 1969'da emekliye ayrıldı. İlk şiiri Yâd, 'Yedigün' dergisinde yayınlanan Uyar, daha sonra Kaynak, Varlık, Pazar Postası ve Dost dergilerinde şiirlerinin yanı sıra denemeleri yayınladı. Kaynak dergisinin 1948 yılında düzenlediği yarışmada Arz-ı Hal adlı şiiriyle ikincilik ödülü kazanınca Nurullah Ataç'ın umut vaad ettiğine inandığı şairler arasına girdi. Modernist bir şiir anlayışıyla hareket eden 'İkinci Yeni' grubunun içinde yer alan şair, ilk şiirlerinde kendi gözlemlerinden yola çıkarak Anadolu insanının acınası durumunu; halk ve yurt sevgisi temalarını hece ve uyak ölçüsüyle dile getirdi. 'İkinci Yeni' anlayışını benimsemesiyle birlikte, simgeci bir anlatım tarzını oluşturdu. İmgelerin yoğunluk kazandığı şiirlerinde bireyin toplum ve törelerle çatışmasını ve bu durumdan kaynaklanan bunalımları anlattı. Aşkı ve cinselliği de şiirlerinde kullananan Uyar, halk ve divan şiirinin geleneklerinden yararlanarak bireysel duyarlılıkları işlerken toplumsal konulara da yer verdi. Türk şiirinde kendine özgü bir yeri bulunan Turgut Uyar, şiire yaşantı yüklü bir anlam kazandırmaya çalışmıştır. Tütünler Islak adlı kitabıyla 1963 Yeditepe Şiir Armağanı, Kayayı Delen İncir ile 1982 Necatigil Şiir Ödülü, Büyük Saat ile 1984 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat ödülünü kazandı. Turgut Uyar 22 Ağustos 1985'de Ankara'da öldü.

 

Eserleri


Şiir: Arz-ı Hal (1949)

Türkiyem (1952-1963)

Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959)

Tütünler Islak (1962)

Her Pazartesi (1968)

Divan (1970)

Toplandılar (1974)

Toplu Şiir (1981, ilk dört kitaptaki şiirleri)

Kayayı Delen İncir (1982)

Dün Yok mu (1984)

Büyük Saat (Son yazdıklarıyla birlikte bütün şiirleri 1984)

Kurtarmak Bütün Kaygıları

İnceleme: Bir Şiirden (1984)

Çeviri: (Tomris Uyar'la birlikte) Lukretius - Evrenin Yapısı  

Ödülleri: 1963 Yeditepe Şiir Armağanı Tütünler Islak ile

1975 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü Lucretius'tan Evrenin Yapısı çevirisi ile (Tomris Uyar'la birlikte)

1981 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Kayayı Delen İncir ile

1984 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Büyük Saat ile

Düzyazı/Eleştiri/Röportaj:

Sonsuz ve Öbürü (1985)

 

Turgut Uyar Kendini Anlatıyor

yaşamındaki ilk'ler için şunları söylemiş:

"ankara'da doğdum. ilk hatırladığım mekan, iki katlı, iki katı biraz karanlıkça küçük bir ev. ve bu evde ilk zehirlenme...
babam harita binbaşısıydı. çalışkan bir adamdı, çok iyi bir hattattı. ankara'nın latin alfabesi ile ilk sokak levhalarını, geceler boyu çalışarak ilk o yazmıştı. ölümünden on-onbeş gün öncesine kadar çalıştı ve her akşam içti rakısını... seksen yaşını aşmıştı öldüğünde... istanbul'a göçtük...

ilkokula orada başladım. 'hırka-i serif ilkokulu' ya da '19. ilkmektep'...
müziğe ilk yakınlığım alaturkayla olmadı. oysa babam ut, ölen büyük ablam keman, küçük ablam her türlü telli sazı çalardı. müzikle ilk yakınlaşmam necip celal antel'in tangolarıyla başlar. hüzünlü bir çocuktum. nedense hep ağlamaya hazır... dördüncü sınıftaydım. henüz kare'ye murabba, paralelkenar'a mütevaziyüladla, yamuk'a sibinmünharif, çarpma'ya darp, bölme'ye taksim diyorduk. bir yıl sonra, beşinci sınıfta değişti terimler. artık nakıs, eksi; mustatil, dikdörtgen olmuştu.

ilk aşkım, sarsıcı, hüzünlü, umarsız ilk aşkım o yıla rastlar. bir mahalle arkadaşımın dayısının kızı. onun da benden hoşlandığını sanmak istiyordum. ne var ki, tek yabanlık pantolonumun tam cebinin üstünde kolay kolay saklanamayan bir yırtık vardı...

asker okullarında hiç mutlu olmadım. genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. başkalarının, hatta somut başkalarının da değil de, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğumuz bir şeyler yaşamak...

ilk şiirim 1947 yılında yedigün dergisinde yayımlandı. çok önemsemedim. heyecanlanmadım. o derginin şiir beğenisinin üst düzeyde olmadığı duygusu vardı içimde. bir inat sorunuydu benimki. sonraları, küçücük kaynak dergisi ile inatlaşmaya başladım. bir yıl sürdü. başardım...

1948 yılında kur'a usulü tayinle pasof'a gittim. yirmi bir yaşında, evli ve bir çocuklu olarak. pasof'a varışımızın ertesi günü, ilk maaşımı, işe geç başladığım için alamadım ve ilk kez borçlandım. bakkala gidip kurufasulye almak istedim... yoktu kurufasulye veya benzeri yiyecekler. böylesi kıyı köşe yörelerde, herkesin kışlık yiyeceğini yaz ortalarında edindiğini öğrendim...

galiba ilk'ler değil önemli olan. koşullar. bir yaşta herkes dünyayı kendine göre görür, kendine göre yorumlar. bu gördüğü, kurduğu, yorumladığı, genellikle doğrudur, yaratılışı doğrultusundadır...
'her şeyden biraz kalır' diyor bir italyan atasözü. en inandığım doğrulardan biri. söylemeden edemeyeceğim bir doğru da şu: aşk söz konusu olduğunda, ikinci de, üçüncü de, sonuncu da ilk'tir."

(turgut uyar, temmuz 1979)

 

Enis Batur'dan Turgut Uyar

büyük saat’in amansiz tiktaki dönüp baktığımızda, her önemli şair gibi turgut uyar’ın da bize büyük bir mıknatıs bıraktığını görüyoruz: dil. bir şiire dönüp baktırtan, dönüp dönüp baktırtan başka bir sihir yok galiba. bir “dünya” geliyorsa şairle, dilegeldiği için geliyor - herkes dilegelebilir, birşeyleri dilegetirebilir, şüphe yok: şairin ayrılışı nerede? kelime oyunu değil: onun dilegelişi, dilde geliş aslında: özel hızı, kasılma ve titreme üslûbu, akışı ve tıkanması var.dilbilimciden öğrendiğimiz kavramları, ayırtıları küçümsemiyorum. gene de şiirden sözederken bir başka anlam yükü bindiriyorum “dil”e, daha sınırda bir anlam tanımı kovalamak istiyorum. proust’un “bütün güzel kitaplar bir tür yabancı dilde yazılmışlardır” sözü, en azından niyetimi karşılıyor.
turgut uyar’ın poetik taşkınlığı, benim gözümde onun “medyan bölge”sinde gerçekleşmiştir. ilk döneminde izler bulabiliriz tabii; ama, kim ne derse desin, ilk iki kitabında güçlü bir çıkış görmüyorum ben. alabildiğine kişisel bir görüş daha: oturmuş, tamıtamına olgunluk kıvamını yakalamış bir şiir kurmadı o: necatigil ya da oktay rifat’ta gördüğümüz türden bir dingin akışlı büyük su değildi.
tersine, ortada, huzursuz (huysuz ya da hırçın, demiyorum) bir gövdede gösteriyor kendisini. kaba “ii. yeni” sınıflaması pek çok ismi belli ortaklıklarda biraraya getirdi ya, şimdi bakıldığında, geniş ölçüde bugüne de uzanan buluşturucu damarda gördüğümüz göreceğimiz gerçekte “imge düzeni”dir, “dil” değil.
dil düzleminde travmayı ne cansever ve cemal süreya, ne de ilhan berk ya da sezai karakoç temsil eder, yalnızca iki şairin “çalışma”sıdır bu: ece ayhan ve turgut uyar. ötekilerin özgünlüklerini, erdemlerini başka düzlemlerde aramalıyız. bunu söylerken, onları dilsel serüvenden soyutlamıyorum; travmayı, “kopuş”u iki şiire mal ediyorum.
ve turgut uyar şiirinin gövdesine dönüyorum: dünyanın en güzel arabistanı, kökleri sergilediği için önemlidir. divan ise, uçları. damarlar bu iki kitabın arasında, tütünler islak ve her pazartesi’de çatlamış, dilde gelen özsu ile kan o kitaplarda yatağı zorlamıştır. burada ‘imaj’ filân kurmadığımı, herhangi bir metafora başvurmadığımı belirtmem gerek. arabistan’ın güzellemeye yatkın, müthiş lirik, hatta rind şiirleriyle divan’ı baştan uca kateden koyu gam arasında şiir düpedüz epileptik bir edâyla oluşur. söylenmekten, neredeyse nöbet geçiren bir yazının tekrarlarından korkmadan sözünü cendereden çıkartır turgut uyar.
tütünler islak, yumak haline girmiş bir duygu karmaşasını çoğu tekin olmayan, anahtarlarını kendisinden bile esirgeyen izlekler halinde her pazartesi’ye devreder.
her pazartesi’ni her okuyuşumda, gövdemin ve beynimin elektrik yüklendiğini hissediyorum. turgut uyar’ın korkunç sıkıntısını taşıyor o kitap. atom halinde bir sıkıntı. archibald mcleish’in “şiir birşey göstermemeli, olmalı” dizesindeki gibi sıkıntıyı anlatmayan, betimlemeyen bir poetik duruş: onu zikrediyor, paylaşıyor belki. belki onu yüklüyor.
dil ile mi yapıyor bunu? evet. ama dil’in içinde değil de üstünde oluşuyor ana efekt. çünkü, bu iki kitabın, ece ayhan’ın şiirleriyle birlikte, açtığı farklı bir yol var. modern şiirimiz, biraz da çelişkili biçimde, en vurucu örneklerini gelenek zincirinin devamında, sözlü sınavlarda vermiştir. oysa bu yol, şiiri yazı olarak gören ve kullanan kalemle başlıyor: dilin estetik kıvancı son hedefi saymadığı, kendi bozgununu kurcaladığı, sollers’in deyimiyle bir “uç-deney”in ucuna gittiği, ehlîleşmeyen bir yazı duruyor önümüzde.
gökçe yazınlar’ın sınırı, sınır-ötesi, sonudur bu. kentli değerlerin yüzüstü bırakıldığı, geçinmeye ve hoş görünmeye yüz sürmeyen bir karşı-tavır. efkârlanıp eşlik edemeyeceğiniz bir şiir.
önümüzdeki duvara dayanmamak için, turgut uyar’ın arkamızda duran penceresinden bakmayı göze almamız gerekiyor. göze alamıyoruz genellikle; ne denli yüksek düzeyde olursa olsun, bir uzlaşma zemini arıyor şair, bütün bütüne bete gitmeyi üstlenemiyor. turgut uyar da bu yolu sonuna kadar denemedi. divan’dan başlayarak, sonuna kadar, şüphesiz ince ve damıtık, gene de hedonist ve ehlî bir yazıya yüzünü çevirdi. “dışlanmayı seçmeliydi” türünden yukardan yargılar getirecek değilim: ondan sonra gelen bizler topyekûn yalnızlığı getirecek halis tüketim-dışı-yazı’yı mı seçtik? hayır.
turgut uyar kadar radikal duran biri çıktı mı aramızdan? hayır. “susuyorum” diye avaz avaz bağrıldı, meşin eprimiş cekete ipek papyon taktılar.
büyük saat’ın amansız tiktakları onun için bunca açık seçik duyuluyor: masaya oturduğumuz an.

1990
(yazının ucu, ist., 1995, s.87-89)

 

Edip Cansever - Turgut Uyarın Ardından

edip cansever turgut uyarının ölümünün ardından aşağıdaki dizeleri yazmıştı.
“kocaman bir avlunun ortasında durdu durdu
içindeki bomboş avluya bakarak
gökyüzünden arada bir oraya
ölü bir kuş ya düşüyor ya düşmüyordu.

görseydi içinin olmadığını
çekip onca çelenkten bir sap karanfili
koymak ister miydi hiç
bu ikindi vaktinin hırçın vazosuna.

güzleri kullanırdı o kadar sevmese de
dünyayı kullanırdı açıp da penceresini sonsuza
su içse suya benzerdi biraz
konuşsa
üç beş kişi birikirdi herhangi bir köşebaşında
yolu düşse de başka mor-sarı bir akşam kahvesine
ne kadar eşleşirdi van gogh’un bakışıyla.

sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan
gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.

dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki
bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik.

iki tek votka içtik varmadan aşiyan’a
konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık
az sonra kalkıp gitti o
kalakaldım ben oracıkta
kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk-garson! bize iki tek votka daha”

 

Cemal Sureya'nın Ağzından Turgut Uyar

turgut uyar’in girişimi

şöyle deyince daha çok yaklaşıyorum onun şiirine: turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. büyük bir gövdedir onun şiiri. kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. bu yüzden kolay kolay tanımlanmaya gelmez: görülür, tanık olunur. blok halinde bir izlenimler bütünüyle gireriz ona. şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. tek tek şiirler yok, şiiri vardır. bölerek, parça parça düşünmek silahsızlandırmaktadır onu biraz. parça parça en güzel şeyleri söylediği halde böyle konuşuyorum.

asıl turgut uyar daha yukarı bir kesimden sonra başlar. ayrıntılar ayrıntılı olarak değil, bütünün küçük organları olarak önem kazanırlar. tekrarlar, yığıntılar o bütüne göre anlamlanırlar. tarih içinde değil, küçük olayların öyküsü, daha doğrusu o olayların “ben”le ilişkisinden doğan bir mitoloji içindedir. “ben” kendisiyle samimi ilişkiler kurmuştur. bu da, dünyayı ilkel çizgileriyle kabul etmekten çıkıyor galiba.
insan doğar ve kendi gerçeklerini yaratmaya başlar. ama tek insan için bunlar bir veriler yığınından başka bir şey değildir.
turgut uyar’da cinsel istek eşyaya damgasını bastırır. cinsel isteği saf ve aptal odalardan çıkararak şehrin gürültüsünden geçirir.
şehir, fetişlerdir. şiirin altında ayrı bir akıntı vardır: yaşamayı sevmek, insanın haklı çıkması. o bütün bu verileri kucaklar, sayar, köşelere diker. büyük bir hoşlanma duygusuyla karmaşıktır; ürkek yürek bütün geçmişi kabullenmektedir. duyarlık, yüreğinde de omuriliğinde de aynı hızla yükselir.

turgut uyar’ın bu şiirsel gövdeye uygun olarak kurduğu söz süzeni sanatımızın ne ilginç girişimlerinden biridir.
“ve allahı arardım serçe yuvalarında”. turgut uyar’ın 1947’de yayımlanan ilk şiirinden aldığım bu mısra da gösteriyor ki o, şiir serüvenine adımını atarken bile değişik bir duyarlığın adamı olacaktır. yine aynı şiirde büyük bir anlatım rahatlığı göze çarpıyor. turgut uyar’ın şiirimize getirdiği yeniliklerden biri de sözünü ettiğim şiirsel gövdeye uygun gelen anlatımı yakalamasıdır.

şiirimiz, vezinden serbest söyleşiye geçerken kendini bir ritm yaratma zorunda görmüştür. anonim kalıpların alışılmış düzenini aratmayan bir başka biçim özelliği, orhan veli’nin, oktay rıfat’ın, melih cevdet’in halk deyimlerine fazla yer vermelerinin bir nedeni de budur belki. ikinci yeni’yi ise dilde “iç uyum” arayan bir girişim olarak nitelendirebiliriz: ikinci yeni dilin iç olanaklarını araştırırken böyle bir zorundan hareket ediyordu.

turgut uyar yalnız bir ritm kurmamış, aynı zamanda o ritmi kendi şiirinin kadrosu içinde özgünleştirmiştir. ondaki iç ritm sese ilişkin bir nitelikte değil. daha çok şiirsel yükün gövdede rahatlıklar aramasıyla ilgili. bir de dışardan uygulanan biçim öğeleri var ki bunlar ayrı.
turgut uyar’ı şiirimizin ön sırasına getiren bir özellik de görüntü kavramına kattığı yeni olanaklardır. çok boyutlu ve gerçeğin asalağı olmayan görüntülerle çalışır. sözgelimi başka şairler akşam’ı bir yanıtla anlatırken, akşamdaki bir şeyi anlatırken, turgut uyar akşam’ı bütünüyle kavrama eğilimindedir.

düzyazıdan korkmaz, ondan şiir devşirir boyuna. bu arada konuşma diline yeni kullanma değerleri getirir, uçları eski şairlerin kıyılarına vuran “parodi”ler kurar.

dünyanın en güzel arabistanı’nda, tütünler islak’da ve daha sonra dergilerde yayımladığı şiirlerin çoğunda onun insani değerlerden çok insani durumlarla ilgilendiği bir gerçektir.yalnız ben son birkaç şiirinde onun insani değerlere yöneldiğini sezinliyorum. bu geçici mi olacaktır, yoksa sürekli bir değişmenin belirtisi midir? erken konuşmuyorsam, bir ikidir yeni bir yolu deniyor. ağırlık noktasına bir kayma göze çarpıyor.
şiirindeki “dünyadan hoşlanma” duygusu bir “mutluluk dileği duygusu” ile yer değiştiriyor. eskiden omurilikle yürek birlikte çalışırken, şimdi omurilik yüreğin yedeğine giriyor. “hızla gelişecek kalbimiz”i bu yeni yörünsemeye örnek alabiliriz. “kadırga” ve “açıklamalar” adlı şiirlerinde de aynı değişikliği görmemeye imkân yok. bu şiirlerde söz düzeni de daha berrak. akıl daha çok karışıyor işe. görüntü yavaşça geriye çekiliyor. birtakım yan kavramlar ortaya çıkıyor.

böyle bir evreye girerken turgut uyar’ın şiirinde oluşan bir başka yeni özellik “ben”in “biz”e dönüşür gibi olmasıdır. birey artık eşyayı egosantrik bir şekilde üstlenmiyor.

dünyanın en güzel arabistanı’nda, tütünler islak’da olağan ve küçük durumların genel yapı içinde “uyumsuz”u destekleyen, saydamlaştıran bir işlevleri vardır. son bir iki şiirde ise yalın bir söz düzeninin canlılığını korumak söz konusu. öte yandan zamanda da bir kayma var. turgut uyar’ın şiirlerinde şimdiki zamana alışmıştık daha çok. bir şimdiki zaman içinde geçmişin ve geniş bir zaman verimlerini yaşıyordu. şimdilerde gelecek zamanı kullanmaya başladığını görüyoruz. umudun şiirini yazmaya geçmesinden mi bu? bu zaman kaymasına umudun bir değişkeni olarak mı rastlıyoruz şiirlerinde?

bu sözlerimden turgut uyar’ın şiirinde bir kimlik değişmesi bulduğum sanılmasın. aynı kimliğin yeni bir çağ tanımasıdır söz konusu olan. turgut uyar şiir üstüne çok düşünmüş bir şair. şiirinin işlerliğindeki bazı öğelerin tutarlı bir şekilde yer değiştirmesi, onun kendi sanatının özel sorunlarını nice bildiğini gösteriyor.

söylenenlerin aksine ikinci yeni şairleri başlangıçta ayrı ayrı şiirsel noktalardan hareket etmişlerdir. orhan veli şiiri tıkanmıştı. bu şiirin dışında bir şiir oluşmaya başlamıştı. ancak ikinci yeni için yapılan tanımlamalar hem biraz erken, hem de çoğu doğru olmayan öğelere göre yapılmıştır. daha ilk günlerde tanımlanmaya geçilmiştir. o sırada ikinci yeni ne olduğuyla değil, ne olmadığıyla beliren bir şiirdi. oysa birçok genç şair, şiirin kendisinden değil, yapılan tanımlamalardan çıkarak yazmaya başladı. üstelik yeni şiir tutumunu getiren bütün öncülerin ortak etkileri de bunların üstünde kurulmuş bulunuyordu.
bu arada öncüler arasında da elbet etkiler, karşı etkiler oldu. ama ikinci yeni’yle ilgilenen yazarlar bu hareketi anlatırken o ortak özellikleri şemalarına döken ikinci sınıf şairlerden birtakım kurallar çıkarmayı daha kolay gördüler. bu durum, şiirimizi dikkatle izleyen kimselerin ikinci yeni’nin ortaklaşa ve kişiliklerini ayırmamış bir şiir olduğunu sanmalarına yol açmıştır.

nedir ki zaman geçtikçe gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. turgut uyar, ikinci yeni’nin merkezinde olmuştur. şiirimiz onunla gizlileri yoklama yeteneği kazanıyor. hatta daha ileri giderek şunu söyleyeceğim: onun deneyinin şiirimizdeki işlevi şiirinden de önemlidir.
ahmet muhip dranas, ahmet hamdi tanpınar ortaya çok güzel yapıtlar koymuş sanatçılardır, ama ne kendi günlerinde ne de daha sonra bir işlevleri olmuştur. buna karşılık orhan veli’nin büyük bir yapıtı yoktur, ama büyük bir işlevi vardır.

turgut uyar’da ise iki özelliği bir arada görüyoruz: büyük bir yapıt ve büyük bir işlev.

sanatta girişimdir asıl olan.

sanat sorunlarının kendi doğrultularında insan sorunlarına dönüşebilmesi, daha doğrusu bazı insan sorunlarını yüklenebilmesi ancak köklü girişimlerin sonucu olarak doğuyor. ne yönde olursa olsun, köklü bir sanat girişimi eninde sonunda bir insan girişimidir.turgut uyar, şiir girişimiyle akdenizli bir şair olarak çağdaş sanatta kendi yerini ayırmıştır.


1966
(şapkam dolu çiçekle, ist., 1991, s. 155-159)

Turgut Uyarın Tüm Şiirleri :

http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/viewarticles.php?category=27


Cevaplar (3)Add Comment
robespierre

...


yazar gözde, Ağustos 08, 2010
güzleri kullanırdı o kadar sevmese de
dünyayı kullanırdı açıp da penceresini sonsuza
su içse suya benzerdi biraz
konuşsa
üç beş kişi birikirdi herhangi bir köşebaşında
yolu düşse de başka mor-sarı bir akşam kahvesine
ne kadar eşleşirdi van gogh’un bakışıyla.

sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan
gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra

demiş edip cansever onun hakkında,tarifsiz bir incelik olmalı bu.Öyle bir adam ki Uyar,kendine kendine de bir ağıt yazmış :

"ölümüm bir kandil olacak
akşamlar,akşamlar,akşamlar olacak
sevmenin en güzel yaşlılığı,ölümün
yaşaman gibi sakin,sessiz,kendiliğinden

umman öyle ister,kavga öyle ister
biz varız diye her şey bir şey ister
seviyorsak bir gün bütün balıkları
tutulmuş balıkları,tutulmamış balıkları
-bir ince sızı damıtır gibi denizden
kayıklardan,kayalardan ve denizden-
Biz ki bir sahipsiz hatırayız
topraktan,iç savaştan ve bendenizden."

maviyle...
petrov

...


yazar petrov, Ağustos 16, 2010
GÖĞE BAKMA DURAĞI

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım.


Turgut Uyar
Mira

...


yazar Mira, Ağustos 16, 2011
---Birçok şey söylenebilirdi.Denilebilirdi ki, herifin parası vardı benim yoktu, karıma sulanıyordu namussuz, anama avradıma sövdü durup dururken, senin geçmişini...dedi.Ama ben tutum ne dedim oysa.

İnce Zincir
Herif düpedüz beni aldattı
Beni mi ya hepimizi
Ense traşı uzamıştı inandım
Günlerden cumartesiydi iyi buldum
Bir ben yoktum başka herşey vardı.
Dedim ki kendime hatırlar arada bir
Bir selam versem bütün ışıkları yanar gözbebeklerinin
Kopmuş gemilerin birer birer rıhtıma bağlar
Merhaba dedim yüzüme baktı
Çektim herifi vurdum.

Halbuki sarhoş olmasaydım vurmazdım
Adamakıllı ağlasaydım yahut
Mavi tulumbalar gibi
Bir ışık boydan boya yolu donattı
Ortada ben yoktum şaşırdım
Paltosu eskiydi sevindim
Merhaba dedim yüzüme baktı
Cebinde gazeteleri vardı.
Çektim herifi bir daha vurdum.

Adamın kanı aktı şaşırdım
Dünya öyle güzel ki
Sevişmek var ölmek var
İç çekmeleri var şaraplarla
Bir kadının oh demesi var içinden
Koptuğu yerden başlamak
Yaşamak için herşey
Merhaba dedim yüzüme baktı
Çektim herifi vurdum.


-Turgut Uyar-

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy