ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Friday, Nov 22nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Şair ve Yazar Biyografileri Simone De Beauvoir


Simone De Beauvoir

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Simone De BeauvoirSIMONE DE BEAUVOİR

‘Mutluluk, herkes gibi yaşarken kimse gibi olmamaktır’

“Kadın doğulmaz, kadın olunur’ sözüyle vaktinde çok tartışma yaratan, 1968 sonrası feminist hareketin annesi olarak isimlendirilen Simone de Beauvoir, 9 Ocak 1908’de Fransa’nın başkenti Paris’te avukat bir babanın ve kütüphaneci bir annenin kızı olarak dünyaya gelir. Burjuva bir aile ortamında yetişen Simone, oldukça dindar olan annesi tarafından katolik değer yargılarına göre sıkı bir şekilde büyütülür, özel okullarda okutulur. Çok okumuş babasına karşı hayranlık duyar, ataerkil özelliklerini ‘normal’ bulur. Ta ki 12 yaşına kadar. Babasının ‘Ne kadar da çirkinsin’ sözleri Simone’da şok etkisi yaratır. Öyle ki, bu olaydan sonra dış görünüşünü ihmal eder, fiziki güzellikten ziyade aklı ve zekası ile kendini var etmeye çalışır. Kitapları resmen yutar, yemek yerken bile yabancı kelimeler ezberler, tek bir dakikanın boş geçip gitmesini önlemek için detaylı zaman planlamaları oluşturur.

1913-1925 yılları arasında Paris’teki Katolik Kız Enstitüsü Cours Desir’de okur. Ardından Neuilly’deki Sainte Marie Enstitüsü’nde önce filoloji ve Katolik Enstitüsü’nde matematik okur. Daha önce üstlenmiş olduğu eril idealin, kadın kimliğinin reddi anlamına geliyor olmasından rahatsızlık duymaya başlayan Simone, 1926 ve 1927 yıllarında ise Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe okur. Bitirme tezini filozof Gottfried Wilhelm Leibniz üzerine yazarken, öğretim görevlisi sınavlarına da hazırlanır. Bir süre bir lisede öğretmen adayı olarak çalışır. 1929 yılında üniversitede varoluşçuluk akımının kurucusu olan Jean-Paul Sartre ile tanışır ve kurallarını kendilerinin koydukları bir ilişki yaşamaya başlarlar. Eş veya ev kadını olmayı reddeden Simone, bu nedenle Sartre ile birlikte oturmaz, çift yemeklerini bile genelde dışarıda yer. Üniversitede ders verme hakkını kazanmak için vermesi gereken zorlu sınavını 21 yaşındayken ikinci olarak geçer. Kendisinden üç yaş büyük Sartre ise sınav birincisi olur. Fransa’da bugün hala kimse bu sınavı 21 yaşında geçmeyi başaramamıştır.

İlk iki sene özel ders verir ve Paris’te yarım gün öğretmenlik yapar. 1931’de Marsilya’da çalışmaya başlar, Sartre ise kendisinden 800 kilometre uzaktaki Le Havre’de işe alınır. Kamu hizmet alanındaki eşler için aynı şehirde görevlendirilme imkanı bulunduğu için, Sartre Simone’ye evlenme teklif eder. Ancak Simone bu teklifi, evliliği devletin özele karışmasının kurumsallaşmış biçimi olarak gördüğü için reddeder. Aşk ve cinselliğin ancak kadın ve erkeğin eşit ve özgür oldukları bir ilişkide keyifli bir biçimde yaşanabileceğini savunan Simone, bir kadının bir erkeğe olan romantik aşkının, eğer o erkeğe ekonomik bağımlılık söz konusuysa acınacak bir şey olduğunu söyler. Simone ile Sartre anlaşma yaparlar, anlaşmaya göre birbirleri için her zaman ilk sırada yer alacak, ancak birbirlerini kısıtlamayacaklardır; buna başkalarıyla ilişkiler de dahil. Öyle ki, ikisinin başkalarıyla da ilişkileri olur.

1932-1936 yılları arasında Rouen’de öğretmenlik yaparken, bir yandan da ünlü Alman filozof Edmund Husserln’in kurucusu olduğu ve çağımızda fenomonoloji (görüngübilim) olarak bilinen çağdaş felsefe okulunu inceler. Ardından tekrar Paris’e döner ve Almanların işgali boyunca burada kalır. Paris’te sık sık Albert Camus ile görüşür, ayrıca en çok uğradığı mekan olan Cafe Flore’de aralarında Pablo Picasso’nun da bulunduğu değişik sanatçılarla buluşup, değişik konularda tartışmalar yürütür.

1943 Simone açısından belirleyici bir yıl olur. Bir kız öğrencisinin İspanyol bir Yahudi erkeği ile ilişkisini savunduğu için ‘Reşit olmayanları baştan çıkarma’ gerekçesiyle öğretmenlik görevine son verilir. Aynı sene ilk romanı olan ‘Konuk Kız’ yayımlanır ve böylece artık yazar olarak baş gösterir. Varoluşçuluk izlerini taşıyan ve kendisine hemen büyük bir ün kazandıran romanda kadın kahramanlarına yüklenen ahlakçılığı da, uyumculuğu da boşverip, o güne dek görülmemiş dişi kahramanlar yaratır. 1944’de ilk felsefi denemesi olan ‘Pirüs ve Cineas’ı kaleme alır. Felsefe ile edebiyatı başarıyla kaynaştıran ve övgüyle karşılanan bu eserde insanlığın durumu, başkalarıyla olan ilişkileri, eylemin sınırları, varoluşunun koşulları ile özgürlük, bağlanma, mutluluk, tanrı, ahlak, çevre, sonsuzluk ve benzeri konuları ele alır. Artık öğretmenlik yapmadığı için entelektüel çalışmalarına daha fazla vakit ayırabilen Simone, 1945’ten itibaren Sartre tarafından kurulan ve siyasi-edebi bir dergi olan ‘Modern Zamanlar’da çalışmaya başlar, burada felsefik makalelerini yayımlar. Ayrıca işgal ve direniş konularının işlendiği ‘Başkalarının Kanı’ isimli romanı çıkar. Bir yıl sonra da ‘Bütün İnsanlar Ölümlü’ romanı yayımlanır. 1947’de 5 aylığına ABD’ye gider ve burada yazar Nelson Algren ile tanışır. Algren ile 1951’e kadar tutkulu bir aşk yaşar. ABD gezisinde tuttuğu günlüğü bir yıl sonra ‘Gün Gün Amerika’ adıyla yayımlar. 1949’da ise ününü tüm dünyaya yayan ve oldukça büyük yankı yapan ‘İkinci Cins’ kitabı çıkar. Üç ciltten oluşan kitapta kadın cinselliğini açıkça irdeler, toplumun kadını sosyal bir kurgu olarak algıladığını anlatır. Kadının evde kalıp, çocuk doğuracağı, eğiteceği, çalışan erkeğin ihtiyaçlarını karşılayacağı ve böylece işgücünün yeniden üretimine katkıda bulunacağı için, bu kurgunun kapitalist endüstri toplumunun ihtiyaçlarına uygun olduğunu savunur. 2 yıl içinde 97 kez basılarak rekor kıran kitap ile o güne dek süregelen ‘kadın’ anlayışı altüst olur; yazarlar, aydınlar, okurlar birbirine girer. Tarihsel ve sosyal bir perspektiften kadının kendini gerçekleştirmesi hedefinin formüle edildiği ve radikal bir toplumsal değişimin istendiği kitap daha sonra Batı’daki Yeni Kadın Hareketi’nin bir nevi ‘kutsal kitabı’ haline gelir.

1954’te Goncourt Ödülü’ne layık görülen ‘Mandarinler’ ile varoluşçuluğun kronolojisini roman biçiminde kaleme alır ve bir dönemin mücadelesine ışık tutar. Aynı zamanda bir aşk romanı olan kitapta 1945 öncesi ve sonrası Fransız aydınların yaşamını ve etkinliği işleniyor, üstü örtülü bir şekilde Sartre ve Albert Camus ile Maurice Merleau-Ponty arasındaki iktidar kavgaları anlatılıyor. Kitabın kadın kahramanı ise özgürlük ve vazife arasında kalıp, bu ikilemden kurtulmaya çalışıyor. Aynı sene Cezayir Savaşı başlar ve Simone, Sartre ile birlikte Cezayir özgürlük savaşını destekler. Fransa’ya karşı radikal eylemleri evlerinin 2 defa bombalanmasına sebep olur. 1955’te Sartre ile Rusya ve Çin’e gider, burada çeşitli düzeylerde görüşmeler gerçekleştirir. 1957’de bir yandan Cezayir’in bağımsızlığı için mücadelesine devam ederken, Çin’de edindiği izlenimlerden oluşan ‘Uzun Yürüyüş’ü kaleme alır.

1958 yılında ilk otobiyografik çalışması olan ve çocukluğunun ve genç kadınlık çağının tüm sorunlarını en ince ayrıntısına kadar olanca çıplaklığıyla yazdığı eser olan ‘Bir Genç Kızın Anıları’ yayımlanır. Bu kitabın devamı iki yıl sonra ‘Kadınlığımın Hikayesi’ başlığı ile çıkar. Burada Sartre ile kurdukları ortak yaşamı, mutlu ve acılı günlerini, kadınlığın çeşitli sorularını, tanıdığı insanları, tutkularını, yazarlığı ve dünyanın geçirdiği buhranlı dönemleri en küçük ayrıntılarına kadar verir. Aynı sene Sartre ile Brezilya ve Küba’ya gider, aralarında Che Guevara’nın da bulunduğu devrimci ve komünistlerle görüşür. Ayrıca Fransız askerlerin itirafçılık yapması için işkence ve tecavüz ettiği, FLN (Cezayir Kurtuluş Cephesi) kadrosu Cemile Boupacha için dayanışma kampanyası başlatır.

1963 yılında kansere yakalanan annesini kaybeder. Bu tecrübeyi bir yıl sonra yayınlanan ‘Sessiz Bir Ölüm’de işler. Moskova ve Japonya’ya geziler gerçekleştirdiği 1966 yılında ‘Güzel Görüntüler’ yayımlanır. Az rastlanılan bir cesaret ve açık sözlülükle kaleme alınmış bu kitapta dönemin Paris yüksek tabakasının Amerikanlaşmış gösterişli hayatı anlatılıyor. 1967’de 40 yaşın üstünde üç kadının hikayesinden oluşan ‘Kırık Kadın’ yayımlanır. Ayrıca Ortadoğu’ya gider, Vietnam’da işlenen savaş suçlarının masaya yatırıldığı Russel Mahkemesi’nde yer alır. 1970’de yaşlanmayı sosyolojik ve edebi bir açıdan ele alan ve makalelerden oluşan ‘Yaşlılık’ kitabı çıkar. 1971’de Paris’te kürtaj yasağına karşı ilk büyük gösteri için sokağa inen kadınlar arasında yer alır ve o zamandan itibaren Fransız kadın hareketlerine aktif olarak katılır. Kürtaj yasağının iptal edilmesi için başka ünlü kadınlarla kürtaj yaptırmadığı halde ‘Ben kürtaj yaptırdım’ başlıklı bildirgeyi imzalayarak kendini ihbar eder. 1974’de Fransa’daki Kadın Hakları Ligi’nin başkanı seçilir ve bir yıl sonra da Kudüs Özgürlük Ödülü’ne layık görülür. 1978’de Avusturya Büyük Avrupa Edebiyat Ödülü’nü alır. 1979’da daha önce yayınlanmamış olan öyküleri ‘Ruhsal Şeyler Öncelikli Olduğu Zamanlar’da toplanıp, yayımlanır. 1980 yılında ağır bir hastalığa yakalanmış olan Sartre ölür. Sartre ile son yıllarını anlattığı acılı romanı 1981’de ‘Veda Töreni’ adıyla çıkar. 1983’te dostunun kaleme almış olduğu mektupları ‘Simone de Beauvoir ve Başkalara Mektuplar’ başlığıyla yayımlar. Aynı sene Fransız hükümeti için ‘kadınlar için kültür politikasını’ oluşturacak bir komisyonun başkanlığını üstlenir.

Hayat arkadaşının ölümünden sonra Sartre’nin küllerinin gömüldüğü Montparnasse mezarlığına bakan bir evde yaşayan Simone, ağır bir zatürreye yakalanır. Bunun sonucu olarak 14 Nisan 1986’da hayata veda eder. Sartre’nin yanına gömülen Simone, sevgilisinin ölümünden sonra şu satırları yazar: “Onun ölümü bizi ayırdı. Ben ölünce birleşeceğimize inanmıyorum. Ama zaten en önemlisi, yaşamı fevkalade bir uyum içinde paylaşmış olmamız.”

 

Hazırlayan: MERAL ÇIÇEK


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy