ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Nov 23rd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Şair ve Yazar Biyografileri Nazım Hikmet Ran


Nazım Hikmet Ran

e-Posta Yazdır

Reklamlar

YAŞAMAK BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR

 

İstanbul’un işgalinin ilk günlerinde Nazım Hikmet, şehirde kurulan küçük çetelerden birine katılmış, karanlık çöktüğünde Beyoğlu’ndaki binaları örten yabancı bayrakları söküp kaçıyor sonra oturup coşkulu direniş şiirleri yazıyordu. 

nazım hikmet ranİstanbul boğazının suları, üzerinde gezinen İngiliz, Fransız, İtalyan bayraklı gemilerden görünmez olmuştu. Şehri tanımayanlar daha birkaç gün önce bu gemilerden inip, sokaklara yerleşen yabancı askerleri, İstanbul’un gerçek sahipleri sanabilirlerdi. Oysa şehrin gerçek sahipleri evlerine çekilmiş, sessizce hınçlarını büyütüyorlardı. İstanbul işgal edilmişti. Anadolu ise onun için direniyordu. İmparatorluğun dört bir yanından Anadolu’ya kaçan insanlar direnişe katılıyordu. Direnişe katılmak için yola çıkanlar arasında dört genç şair de vardı. Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice binmişlerdi. Tarih 1 Ocak 1921’di.

Aslında ne ölmesini biliyorlardı, ne de öldürmesini. Ama uzakta değil kendi evlerinde yenilgiyi tatmış olmanın üzüntüsü, kırılan gururları onları bu vapura bindirmişti. İşgalin ilk günlerinde bu genç şairlerden biri, adı Nazım olan şehirde kurulan küçük çetelerden birine katılmıştı. Karanlık çöktüğünde, Beyoğlu’ndaki tüm binaları baştanbaşa örten yabancı bayrakları söküp alıyordu… Sonra ıssız sokaklardan koşar adım evine gidiyor, masasının başına oturuyor, coşkulu direniş şiirleri yazıyordu. 1920’nin son günlerinde yazdığı Gençlik adlı şiiri tüm Osmanlı gençlerini savaşmaya çağırıyordu. Beyoğlu’na bayrak sökmeye çıktığı gecelerden birinde az daha yakalanacaktı. O gece daha büyük riskleri göze almanın zamanı geldiğini anladı.

İnebolu’ya geldiklerinde dört arkadaş vapurdan indiler. O günlerde İnebolu, Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Anadolu’ya gitmeye çalışanların ilk durağıydı. Burada direnişe katılmak için Almanya’dan gelen gençler, sosyalizmi savunuyor, Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırlarını ilk tanıyan ülke olarak Sovyetler Birliği’nden övgüyle söz ediyorlardı. Bunlar Osmanlı’nın genç şairleri için yeni bilgilerdi.

İnebolu’daki genç şairlere Ankara’dan bekledikleri haber tam beş gün sonra geldi. Ancak gelen haberde sadece iki kişi için izin verildiği bildiriliyordu: on dokuz yaşındaki Nazım Hikmet ve Vala Nureddin için. Ankara’ya vardıklarında onlara verilen ilk görev şiir yazmaktı. Yazacakları şiirle İstanbul gençliğini milli mücadeleye çağırmaları gerekiyordu. Üç gün içinde kendilerinden istenen şiiri yazdılar. Şiir çok sevildi, sokaklarda elden ele dolaştı. Sonunda Bolu’ya gitmelerine karar verildi. Bu küçük şehirde öğretmenlik yapacaklardı. Ancak İstanbul’dan gelen, camiye gitmeyen bu iki şehirli genç Bolu’da hemen yadırgandı. Tutucu çevrelerin ve polisin hemen dikkatini çekiyorlardı. Bolu Ağır Ceza Mahkemesi Reisi Ziya Hilmi’yle dost olmuşlar, vakitlerinin çoğunu onunla sohbet ederek geçirmeye başlamışlardı. Yirmi sekiz yaşında, genç, idealist bir adam olan Ziya Hilmi, iki genç şaire Fransız Devrimi’ni, Rus devrimi’ni anlatıyor, onlara Lenin’den bahsediyordu. Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’nin Ziya Hilmi dışındaki üyeleri, hem çok tembel, hem de çok yaşlı idiler. Bu yüzden davalar uzun süre karara bağlanamıyordu. Nazım’ın yeni görevi bu davalara bir savcı gibi çalışmaktı. Nazım, suçluların fakir mi, yoksa zengin mi olduğunu araştırıyordu. Davaların kararları mahkemede değil, aslında Nazım Hikmet’in Vala Nureddin’le birlikte yerleştikleri Katırcı Han’da veriliyordu. Ve genellikle Katırcı Han’daki odadan “zenginler suçludur” kararı çıkıyordu. Nazım Hikmet, sosyalist fikirlerin o denli çabuk etkisinde kalmıştı ki bir manada zengin düşmanı olup çıkmıştı. Oysa o da zengin ve köklü bir Osmanlı ailesinden geliyordu.

Bu küçük Anadolu şehrinde bir yandan öğretmenlik bir yandan savcılık yaparken, iyi bir eğitim görmenin hayallerini kurmaya başladı. Paris’e mi, Berlin’e mi yoksa Moskova’ya mı gitmeliydi? Ziya Hilmi’nin etkisiyle Moskova’yı seçti. Vala Nureddin’le beraber, 1921 yılının Ağustos ayında Doğu Cephesi’nde Kazım Karabekir’in yanında öğretmenlik yapmak için gider gibi yola çıkıp, Moskova’ya kaçtılar. Sovyet Birliği topraklarına ayak basan yirmili yaşların başındaki iki genç şair, Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne yazıldılar.

Ama İstanbullu Nazım, Moskova’da iken de Anadolu’da gördüklerini, yaşadıklarını unutamıyordu: “Anadolu’ya geçtim. Millet sıska, Nuh’tan kalma silahı, açlığı ve bitiyle savaşıyordu Yunan ordularına karşı. Milleti ve savaşını keşfettim. Şaştım, korktum, sevdim ve bütün bunları yazmak gerektiğini sezdim. Şiirle yeni şeylerin, şimdiye kadar söylenmemiş şeylerin ifade edilmesi gerektiğini sezdim. Bu işte önce beni yeni öze göre yeni bir şekil bulmak meselesi ilgilendirdi. İşe kafiyeden başladım. Kafiyeleri mısraların sonunda değil de bir sonda bir başta denedim.”

Nazım Hikmet’in Moskova’da şiirinin biçimi gibi tüm dünya görüşü de değişti, şair artık Marksizm’e bağlanmıştı. Bu yeni dünya görüşünün ipuçlarını veren şiirlerini 1923 yılından itibaren İstanbul’a Yeni Hayat ve Aydınlık dergilerine göndererek yayımlatmaya başladığında, üniversite eğitiminin de sonuna yaklaşıyordu. Diplomasını aldıktan sonra 1924 yılının ekim ayında çıktığı gibi gizlice girdi Türkiye’ye ve İstanbul’a gelerek Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı.

Nazım Hikmet, çalışmaya başlayalı bir yıl dahi olmamıştı ki, dergi kapatıldı. Doğu isyanı patlak vermişti. Şeyh Sait ayaklanmasının ardından Bakanlar Kurulu kararı gereği kapatılan pek çok gazete ve dergiden biriydi Aydınlık. Birçok dergi çalışanı ve yazarı yeni çıkarılan Takrir-i Sükûn kanunu gereği yargılanmak üzere İstiklal Mahkemelerine sevk edilmeye başlanmıştı. Nazım Hikmet, T.K.P.’nin ayarladığı sandalla Mühürdar açıklarındaki bir takaya binerek Moskova’ya kaçtı. Oysa geleli sadece yedi ay olmuştu. Oysa geleli sadece yedi ay olmuştu. Ama bu yedi ay zarfında polis takibinden bir kez dahi rahat nefes alamamıştı. Moskova’da bunları düşünürken Ankara’dan kötü haber geldi, Ankara İstiklal Mahkemesi onu gıyabında yargılamış ve on beş yıl hapis cezasına çarptırmıştı. Yurda dönemiyor, ömrü boyunca yaşayacağı memleket hasretini ilk kez tadıyordu.

1925 yılının haziran ayı ortalarında ise bu kez Ankara’dan iyi haber geldi. Cezası, 1926 yılı Cumhuriyet Bayramı nedeniyle çıkarılan af kapsamına giriyordu. Nazım Hikmet, Türkiye’ye döndü. Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. Resimli Ay’ da bir yandan şiirlerini yayımlarken bir yandan da “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında bir yazı dizisine başladı. Edebiyatın yerleşmiş değerlerine ve Abdülhak Hamit, Mehmet Emin gibi şairlere ağır eleştiriler getiren bu yazı dizisi çok ses getirdi. 835 Satır, Jokond ve Si-Ya-U, Varan 3 gibi kitapları da ardı ardına basılıyordu. Ama bu huzurlu dönem uzun sürmedi. Şairin kendi sesinden plağa alınan Salkımsöğüt ve Bahri Hazer şiirleri o kadar sevilmişti ki, kahvelerde, lokantalarda çalınmaya başlanmıştı. Çok geçmeden komünist şaire bu yoğun ilgi hem Ankara’yı hem de polis teşkilatını rahatsız etti. Sonunda Nazım Hikmet kendini mahkeme salonunda buldu.

Adliye koridorlarını aşındırdığı o günlerde aslında Nazım’ın aklını, en az bu dava sonucu kadar meşgul eden bir konu daha vardı; Aşk… Kız kardeşi Samiye’nin tanıştırdığı yirmili yaşlarının başındaki genç bir hanımefendiye, Piraye Hanım’a deli gibi âşık olmuştu. Ancak Piraye Hanım kocası onu terk edip gitmiş de olsa evliydi.

Piraye Hanım, Nazım Hikmet’e tam iki yıl direndi. Ama sonunda evlenmeye karar verdiler. Ancak evliliklerinin önünde Nazım Hikmet’in bir türlü bitmek bilmeyen soruşturmaları, davaları, hapis cezaları vardı. O yıllarda basılan kitaplarından biri, Gece Gelen Telgraf başına dert açmıştı. Savcılar, Nazım Hikmet’i bu kitabıyla, halkı rejim aleyhine kışkırtmakla suçluyorlardı. Gece Gelen Telgraf, 1933 yılının Mart ayında toplatılmaya başlanmıştı ki şair, gizli örgüt kurmak, İstanbul, Bursa ve Adana’da devrim bildirileri ve kitapçıklar dağıtmak yani komünizm propagandası yapmak suçundan tutuklandı. Bir buçuk yıl süren ceza evi günleri bittiğinde ilk işi Piraye Hanım’la evlenmek oldu. Artık Nazım Hikmet’in ve Piraye Hanım’ın ailesi, Mithat Paşa Köşkü’nde birlikte yaşıyorlardı. Bu büyük aile aslında şairin düşüncelerini paylaşmıyor ama öte yandan onu çok da seviyorlardı. Hatta Nazım’ı tutuklamak için bir gün köşke gelen polisler daktilosunu aradıklarında, daktiloyu soyluluğa düşkün Altunizade Nurhayat Hanım, Piraye Hanım’ın annesi, bizzat pirinç ayıklarken eteğinin altına saklamıştı.

Nazım, Piraye Hanım’ın ilk eşinden olan çocukları ile yakından ilgileniyor onlara adeta babalık yapıyordu. Bu arada da Nişantaşı’nda İpek Film stüdyosunda senaristlik, çevirmenlik, yönetmenlik kısacası ne iş olsa yapmaya başladı. Takma isimlerle gazetelere fıkralar, tefrika romanlar da yazıyordu.

Bir gün Nazım Hikmet’in yanına, İpek Sineması’nda, bir harp okulu öğrencisi geldi. Nazım Hikmet’e şiirlerini okuduğunu ona hayran olduğunu söyledi. Şair karşısındaki genç adamdan şüphelendi. Genç adamı “işim var” diyerek başından savdı. Ancak çok sinirlenmişti. Emniyet Birinci Şubeye telefon ederek “Yapmayın, ben burada çocuklarımın ekmek parası için didinip duruyorum, siz hala benim peşimdesiniz” dedi. Telefona cevap veren komiser, genci kendilerinin göndermediğini söyledi ama Nazım Hikmet daha da sinirlenerek telefonu komiserin suratına kapattı. Bu olaydan kısa bir süre sonra Nazım, adı Ömer Deniz olan aynı genci bu kez evinde buldu. Nazım Hikmet, aynı genci bir kez daha karşısında görünce deliye döndü. Polis evimin içine kadar girdi diye düşündü. Genç adamı evine hile ile girdiği için azarladı. Ancak genç ısrarla Nazım Hikmet’e bağlılıklarını bildiriyordu. Nazım ona kapıyı gösterirken “Erata ne öğretelim?” diye sordu. Şairin cevabı “Anayasadaki altı umdeyi öğretirsiniz” oldu.

Böylesine tuhaf olayların yaşandığı günlerde Nazım, aslında her an tekrar tutuklanmaktan korkuyordu. Çok geçmeden de korktuğu başına geldi. Bir gece vakti, akrabası Celaleddin Azine’nin evinde otururken, kapıyı çalan polislerle gözaltına alındı ve tutuklandı. İki farklı davadan yargılandı ve toplam otuz beş yıl hapse mahkûm oldu.

Piraye Hanım ve çocukları ile geçen mutlu günler uzun sürmemişti. Nazım Hikmet, Çankırı, Ankara, İstanbul, Bursa hiç durmadan cezaevi değiştiriyordu. Piraye Hanım da peşinden gidiyordu. Hatta Piraye Hanım, Nazım Çankırı’dayken, orada bir ev dahi tutmuştu. Eşini cezaevinde görebilmek için, iki çocuğunu geride bırakan İstanbullu genç kadın, taşrada tek başına yaşamayı göze almıştı. Nazım ise ziyaret saatleri haricinde hiç durmadan çalışıyordu. Memleketimden İnsan Manzaraları, Destanı, Ferhad ile Şirin gibi önemli eserlerinin yanında, Piraye ile aşklarını bir efsane haline getirecek mektuplarını da, satırlara hep demir parmaklıklar arkasındayken döktü.

Şair cezaevine gireli on yılı aştığında, 40’lı yıllar bitiyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiği bu yıllarda, siyasi hava da yumuşamıştı. Yeni bir af yasasından söz ediliyordu. O sıralarda, Nazım’ın cezaevinden afla çıkacağı ümidi doğunca, ziyaretçilerinin sayısı da arttı. Piraye Hanım da Nazım’a af çıkmasını dört gözle bekliyordu. İşte tam bu günlerde Bursa Cezaevi’ne bir ziyaretçi geldi. Gelen Nazım’ın dayısının kızı, Münevver Hanım’dı. Nazım Hikmet kendisine yakınlık gösteren Münevver Hanım’a bir çırpıda âşık oldu.

Bu arada Nazım Hikmet’in serbest kalması için yurtiçinde ve yurtdışında imza kampanyaları düzenliyor, çağrılar yapılıyor, meclise mektuplar gönderiliyordu. Şairin annesi Celile Hanım, köprüdeki Kadıköy İskelesi’nin önünde bir gösteri bile yaptı. Sonunda iktidara yeni gelen Demokrat Parti’nin çıkardığı af yasası ile şair özgürlüğe kavuştu. 15 Temmuz 1950’de serbest kaldı. Sonrasında ise Piraye Hanım’la, sadece avukatlarının katıldığı bir dava ile resmen ayrıldılar. Bu ayrılık şairin, Piraye Hanım için yazdığı destansı şiirlerden dolayı, aşklarının ölümsüz olduğuna inanan hayranlarını, büyük bir hayal kırıklığına uğrattı.

Nazım Hikmet cezaevinden çıktıktan sonra Münevver Hanım’la birlikte annesinin Cevizli’deki evinde oturmaya başladı. Yeniden İpek film Stüdyosu’nda çalışıyordu. Nazım Hikmet’le Münevver Hanım’ın bir oğulları oldu, adını Memet koydular. Artık mutluydu ama ona hala bir türlü huzur vermiyorlardı. Bu kez askere çağırıldı oysa yıllardır cezaevindeydi ve sağlık durumu iyi değildi, kalbi tekliyor, karaciğeri doğru dürüst çalışmıyordu. Bu arada bir doktor kulağına bu işin sonunun iyi olmadığını fısıldadı. Korkusu iki yalancı tanıkla tekrar cezaevine girmek ya da bir kaza kurşununa kurban gitmekti. Kararını verdi, yurtdışına kaçacaktı. Zaten cezaevinden çıktığından beri yine izleniyor, evinin önünde her daim bir cip bekliyordu. Kitaplarını yayımlatma, oyunlarını oynatma olanağı da bulamıyordu. Kuvayi Milliye’nin yayın hakkını alan bir yayınevi vardı ama kitap bir türlü basılamıyordu.

Baba tarafından akrabası olan Refik Erduran ona “Abi, hani uçar gibi denizde kayıp giden tekneler var ya, seni o teknelerden biriyle Karadeniz’e çıkaracağım. Yukarıya çıkan gemilerden birine binip gidersin” demişti. 17 Haziran 1951 sabahı evden Ankara’ya gideceğini söyleyerek ayrıldı ve sadece üç gün sonra Bükreş radyosundan Romanya’ya ulaştığı haberi duyuldu. Nazım, 25 Temmuz’da Romanya’dan Moskova’ya geçtikten sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

Onun için artık yurtdışında yoğun bir tempoyla çalışma zamanıydı. Birçok uluslararası kongreye katılıyor, kitapları basılıyor ve çeşitli dillere çevriliyordu. Uluslararası bir üne kavuşmuştu. Buna rağmen Moskova’da mutlu değildi. Hayal kırıklığına uğramıştı. Çünkü gençliğindeki Sovyetler Birliği’nin yerinde yeller esiyordu. Artık Moskova’daki sanat eserlerinde sadece Stalin övülüyordu. Bu durumu eleştirmeye başladı. Çünkü proletarya adına başlayan devrim, bir kişinin diktatörlüğüne dönüşmüştü: “Stalin Yoldaş’a büyük saygım var, ama onu güneşe benzeten şiirler okumaya dayanamıyorum, bu yalnız kötü bir şiir değil, kötü duyarlık diyordu. Partiden uyarı aldı. Hatta disiplinsiz davranışlarına devam ederse, yemeklerine katılan ilaçlarla yavaş yavaş zehirlenebileceği ya da bir kazaya kurban gidebileceği kulağına fısıldandı.

Tam da Moskovo’da huzursuz olduğu bu günlerde Prag’dan sevindirici bir haber geldi. Uluslararası Barış Ödülü’nü kazanmıştı.

Nazım Hikmet, Stalin öldükten sonra bu kez Yazar Birliği adına Sovyetler Birliği’nin doğudaki ülkelerine ziyaretler yapmaya başladı. Stalin’in büyük kıyım yaptığı bu ülkede Türkçe konuşan halklardan Azerilerden, Türkmenlerden, Kazaklardan dinledikleri onu çok rahatsız etti ve Stalin dönemini eleştiren İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? Adlı oyununu yazdı. Bu oyun 11 Mayıs 1957’de Moskova’da tek bir gece sahnelendikten sonra yasaklandı. Bu olay Nazım’ı bunalıma sürükledi, intihar etmeyi dahi düşündü. Bir de tabii özlem vardı… Münevver Hanım’ı ve oğlu Memet’i İstanbul’da bırakalı tam yedi yıl olmuştu. Oğlu Memet resimlerde büyüyordu.

Ama bu özlem onun başka kadınlarla ilişki kurmasına hatta âşık olmasına engel olmuyordu. Nazım Hikmet, Vera Tulyakova adında yeni tanıştığı genç bir kıza âşık oldu. Bu ilişki kıs sürede ciddileşti. Birlikte senaryolar yazıyor ve neredeyse hiç ayrılmıyorlardı. Nazım ile Vera 1960 yılında evlendiler. Nazım son günlerini Moskova’da Vera ile birlikte geçirdi. Artık sağlığı da iyiden iyiye bozulmuştu. Buna rağmen Prag, Leipzig ve Bükreş gibi pek çok yerde düzenlenen Yazarlar Birliği toplantılarına katılıyordu. Bu toplantılardan birinden dönüşte, Moskova’daki evlerinde Vera ile sohbet ederken ona, hayatında hiçbir şeyden pişman olmadığını, ancak bir tek Piraye’ye haksızlık ettiğini söyledi. Büyük şair, bu sözleri söyledikten sadece birkaç gün sonra 3 Haziran 1963’te Moskova’daki evinde öldü…

 

SAAT 21-22 ŞİİRLERİ’nden 

8 Ekim 1945 

 

Çekilmez bir adam oldum yine:uykusuz, aksi, nalet.Bir bakıyorsun kiAna avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,sonra bir de bakıyorsun kiağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türküsabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorumertesi gün.Ve beni çileden çıkartıyor büsbütünkendime karşı duyduğum nefretve merhamet…Çekilmez bir adam oldum yine:uykusuz, aksi, nalet.Yine her seferki gibi haksızım.Sebep yok,olması da imkansız.Bu yaptığım iş ayıp rezalet.Fakat elimde değilseni kıskanıyorum beni affet…    

 

Özgül Apaçe


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy