ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Nov 13th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sanat Nedir Ortaçağ Mimarisi


Ortaçağ Mimarisi

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Ortaçağ Mimarisine Giriş

Tarihçiler ortaçağı, Roma İmparatoru Konstantin’in MS 392’de Hristiyanlığı resmen tanımasıyla
başlatır, Bizans devletine 1453’de Osmanlılar tarafından son verilmesi; 1492’de Amerika’nın keşfi
gibi bağlamına göre değişen fakat mutlaka on beşinci yüzyıla ait tarihlerde sona erdirir. Hristiyan
coğrafya çerçevesinde ortaçağ mimarlık tarihi dört başlık altında ele alınır:

1. Erken Hristiyan Mimari
2. Bizans Mimarisi
3. Romanesk Mimari
4. Gotik Mimari

Erken Hristiyan Mimari (Early Christian Architecture) dönemi, üçüncü yüzyıldan yedinci
yüzyıla uzanır. Başlıca örnekleri, İtalya’da Milano, Roma, Ravenna kentleri ile İstanbul’da yer alır.
Bu dönemde İstanbul, henüz Konstantinopolis’dir, yani Bizans’ın başkenti. Erken kilise
mimarisinin İstanbul dışında bu İtalyan kentlerinde odaklanmasının başlıca nedeni, siyasal ve
kültürel açıdan söz konusu yörelerin yoğun Bizans etkisi altında kalmış olmalarıdır. Sonra
göreceğimiz gibi, çok daha geç bir dönemde batı Avrupa’da kilise tasarım, yapım ve tezyinatı için
hâlâ Bizans örnek alınmakta, büyük kiliseler İstanbul’dan ustalar getirtilerek gerçekleştirilmektedir.
Bizans bu derste konumuz dışı olduğu için, Bizans egemenliğindeyken İtalya’da yapılan tek bir
örneğe göz atacağız. Bu örneği kısaca da olsa ele almamızın nedeni—yerel geleneğin arz ettiği
antik Roma tapınağının etkisi bir yana—batı kilisesinin prototipini oluşturması, daha sonra,
Romanesk dönemde, Avrupa’da geniş çaplı, sistematik kilise yapımına girişildiğinde, bu prototiğe
göre yapılmış olan kiliselerin revizyon, restorasyon ve yeniden yapıma tabi kılınmasıdır.
Dolayısıyla, söz konusu erken kiliseler (bunlara ‘Geç Antikite’ eserleri de denilir), Romanesk
kilisenin ayrılmaz parçasıdır. Sekiz ilâ onuncu yüzyılda gelişen Romanesk tarz, eskiyi asimile etme
zorunluluğunu üslûplaştırmış, gerçekten eski olan öğeyi bünyesine devşirmenin yanı sıra, eskiyi
alıntılamıştır da. Romanesk estetik, ‘tamamlayıcı estetik’tir—mimarlık ve sanat tarihçilerinin
augmentative aesthetic ya da cumulative aesthetic dediği şey. Var olanın, eskiden kalanın
korunması, bugün, arkeoloji ve restorasyon bilimlerini olağan sayan bizlere belki normal gelecektir.
Fakat arkeolojinin on sekizinci yüzyılda, bilimsel restorasyonun on dokuzuncu yüzyılın sonuna
doğru doğduğunu hatırlarsak, Romanesk de dahil olmak üzere erken ortaçağ kültürünün eskiyi
devşirme, asimile etme, tamamlama eğiliminin açıklanması gereken, ‘garip’ bir olgu olduğu daha
iyi anlaşılacaktır. Aşağıda göreceğimiz gibi, bunun nedenleri ilâhiyattan (teoloji, tanrıbilim)
kaynaklanır.
Romanesk öncesinden bakabileceğimiz bir kilise, Milanodaki San Lorenzo Maggiore kilisesi
olup, MS 370-480’de yapılmıştır ve mimarı bilinmemektedir. Tabii, kilise yaklaşık bin beş yüz
yılda epey değişime uğramış, orijinal haliyle belgelemek veya görüntülemek imkânsız hale
gelmiştir. Ostialı Leo (Leo of Ostia) gibi erken ortaçağ yazarlarından okuyacağımız betimlemelerde
göreceğimiz gibi, San Lorenzo Maggiore türü en eski kiliseler yıkılıp yeniden yapılmış, ancak
kutsal olduğuna inanılan ya da bir başka yoldan andaç teşkil eden bölümleri yüzyıllar boyu
muhafaza edilmiş, her ne kadar kendi kültürü içerisinde ‘restorasyon’ olarak görülmese de, bizim
açımızdan ilk kapsamlı mimarî restorasyon çalışmaları bu yoldan başlamıştır. Kilisenin, daire
içerisinde tam bir kare şeklinden oluşan ve sekizgen yan şapellere sahip orijinal zemin planı
muhafaza edilmiştir. Aşağıdaki iki San Lorenzo Maggiore dış fotoğrafları bu tarihsel katmanlardan
bazılarını göstermektedir:

 

Ortaçağ Mimarisi

Ortaçağ Mimarisi

San Lorenzo Maggiore içerisinde yer alan Aziz Aquiline şapelinin (Chapel of St. Aquiline) bazı
taşları ise MÖ dördüncü yüzyıldan kalma bir yapıya aittir:

Ortaçağ Mimarisi

Aşağıdaki iki fotoğraf, 530 yılı dolaylarında yapılmış olan İtalya, Ravenna cıvarındaki Sant’
Apollinare kilisesine aittir:

Ortaçağ Mimarisi

Ortaçağ MimarisiRavenna üzerinde durmamızın yalın bir nedeni
bulunmaktadır: Ravenna uzun süre Bizans egemenliğindeydi.
Bugün önde gelen mimarlık ve sanat tarihçileri çoğunlukla Batı
Avrupalı olduklarndan kolaylıkla göz ardı ettikleri bir tarihsel
gerçek, Batı Avrupa’nın kilise mimarisini de resim yapmasını
da Doğu Avrupa’dan, Ortodoks Bizans Kilisesinden
öğrendiğidir. Örneğin aşağıdaki kilise, 528-547 yıllarında
Ravenna’da inşa edilmiş San Vitale’dir. Yukarıda gördüğümüz
Sant’ Apollinare göbek (kilisenin ana giriş kapısından altara
uzanan merkezî koridor) ve altar görünümü ile aşağıdaki San
Vitale göbek ve altarıyla karşılaştırdığımızda paradeigma
belirginlik kazanacaktır (San Vitale’de solda görünen,
Rektörlük bölümüdür):

 

 

 

Ortaçağ MimarisiBu fotoğraf, yine San Vitale göbeğinin bir kısmı
ile
oktogonal (sekizgen) planı göstermektedir.
Sekizgen
kubbenin çapı 17 m, kubbenin tepe noktasına yükseklik 30
m’dir.

Ortaçağ MimarisiTarihte bu noktada Doğu ve Batı kiliselerinin mukayese bağlamları sona erse de, San Vitale’nin bir
iki görüntüsüne daha bakmakta yarar var. Nedeni, aşağıda göreceğimiz, San Vitale’den beş yüzyıl
sonra yapılmış kiliselerde bile Batı mimarisinin Doğunun sofistikasyonuna ulaşamadığını anlama
gereğidir. Göreceğimiz gibi, on birinci yüzyılda, batılı kilise adamları bu mukayeseyi yapmakta ve
kendilerini tali bulmaktaydılar. San Vitale’nin zemin planı, aynı merkezi paylaşan iç içe geçmiş
daire düzenine dayanır:

Apsis (İng. apse): bir binada, çoğunlukla bir kilisede, yarım daire şeklindeki çıkıntı kısım. San
Vitale’de, göbek (nave) denilen ana koridor dışındaki her geçitte bir apsis yer alır:

Ortaçağ Mimarisi

Ortaçağ MimarisiOrtaçağ Kültüründe Mimarın Statüsü

Mimar ve mimari, kavramsal bir düzeyde, tüm kültür tarihi boyunca önemli olmuştur. Kuramsal
metinlerde en yüksek mertebeye çıkarılmış, mimarlık bilgi ve pratiğine, en önemli insanî faaliyetler
arasında yer verilmiştir. M.Ö. birinci yüzyılda Romalı Vitruvius mimarlık üzerine ilk kapsamlı
kitabı yazmadan çok önce, gemi yapımından dokumacılığa, fizikve metafizikten şiir ve siyaset
bilimine, var olan tüm insanî bilgi alanlarının tanımını yapan ve bilim ile bilim dışını birbirinden
ayrıştıran Yunanlı filozof Aristoteles, mimarlığın bir bilgi türü olduğunu ifade etmiştir. Yaygın
antik Yunan geleneğini izleyen Aristoteles, sonucunda bir nesne üretilen bilgi alanlarına tekhne
adını verirken mimarlığın tekhne’den ‘fazla’ bir şey olduğunu söylüyordu. Bu fazlalık, mimarın
işini yaparken metod (method) kullanmasından—yani elin değil, aklın (reason) ürettiği türden bilgi
kullanmasından—kaynaklanıyordu. Kısacası mimarlık, tekhne oluşturmakla kalmayıp, en yüksek
bilgi türlerinin, örneğin felsefenin, dahil olduğu episteme kategorisiyle de ilişkiliydi.
Aristoteles’in bilimleri sınıflandırıp aralarındaki hiyerarşik ilişkileri belirlerken kullandığı bir
başka ölçüt, belli bir alanın, işini yapar, nesnesini üretirken, yapanda niyet (intention) gerektirip
gerektirmediğiydi. Bir başka deyişle, bilimin ürettiği nesne, üreticinin niyeti doğrultusunda
meydana gelebileceği gibi, nesnenin kendi tabiatından ötürü, o nesneyi inceleyenin niyetinin
dışında da var olabiliyordu. Bir alanın niyet içermesi demek metod ve akıl kullanılması demekti.
Nitekim Vitruvius da mimarlık risalesine başlarken, öncelikle mimarinin nasıl olup da bilimsel
inceleme konusu—yani kuramsal bir kitabın nesnesi—olduğunu anlatmak zorundaydı1 ve
dayanağını, mimarın asal işinin ratiocinatio olduğunda buluyordu—sistematik düşünce.
Antikiteden söz ettiğimizde, Akdeniz havzasından söz ediyoruz. Bu havzada, antikite öncesinden
beri, yani arkaik çağdan beri, mimarlıkla ilgili bir düşünce daha dolaşımdaydı ki iki kaynağını
anmakla yetineceğiz; açıklamasına girmeyeceğiz: Tevrat’ta Tanrı, Musa’ya On Emri, yani yasak
olan on şeyi, bildirdikten sonra yapılması gereken şeylerin anlatımına geçer. Tanrı’nın insanlara
verdiği ilk pozitif emir, mimarî bir emirdir; ayrıntısıyla, tapınağın nasıl inşa edileceği anlatılır
orada. Aynı şekilde, Tevrat ile aynı yörede, aynı arkaik kültürde meydana gelmiş Gılgamış
destanında Uruk kentini, kentin surlarını ve tapınağı bina eden ustalara ayrılan övgü dolu dizeler hiç
de az değildir örneğin, bu web sitesinde AR 325-326 dersinin metinlerinden Gılgamış 1’e bkz.).
Aristoteles ve Vitruvius gibi yazarlar, sırtlarını binlerce yıl geriye giden bu köklü arkaik geleneğe
yaslayarak mimarlıkla ilgili var olan düşünceleri ve bu yüksek değeri, yeni felsefî ve teknik bir
dilde kodifiye ediyorlardı.
Kısacası, ortaçağlara gelindiğinde mimarlıkla ilgili böyle bir yüksek düşünce vardı. Fakat
ortaçağlarda bundan eser bulamayacağız. Romayla birlikte bu düşünce geleneği de yok olmuştu.
Roma İmparatorluğu çökerken, felsefeyi, şiiri, bilimi, retorikayı, hukuku da beraberinde
götürmüştü; bu arada mimarî teori ile pratiği de. Roma’nın o çok incelmiş, yüksek kültürü,
imparatorluğun top yekûn çöküşünden sonra, Boethius, Augustinus gibi ‘Son Romalılar’ ile bir
müddet daha yaşadı, ardından çok uzun bir süre—bin yıl—yok oldu. Fakat Roma kültürü,
Augustinus gibi bir düşünürün kişiliğinde geleceğe çok önemli bir değer bırakmıştı. Boethius da,
Augustinus gibi, bir süre sonra keşfedilecek ve geçmişle hatırı sayılır köprüler kurulmasına katkısı
olacaktı. Fakat Augustinus, Hristiyanlığı kabul etmekle kalmamış, Aziz mertebesine yükseltilmişti:
Aziz Augustinus (St. Augustine). Aşağıda, “Alegori ve Mimari” başlığı altında, göreceğimiz gibi
Augustinus, ilk bakışta mimarlıkla hiçbir ilgisi olmayan, fakat aslında mimarlık tarihi—özellikle de

1

Bu, mimariye özgü bir zorunluluk değildir; bugün de bir tez ya da kitap veya makalenin başında ele
aldığımız konunun niçin buna layık olduğunu anlatmak zorundayızdır; bu tür bilimsel kompozisyon
gelenekleri antikitede başlamıştır. Fakat yepyeni bir alan üzerine yazarken, bu tür açıklama yapma
zorunululuğu tabii daha bir önem kazanıyordu.

Romanesk—için son derece önemli bir kitap yazacaktı. Ancak, ortaçağlarda mimarın adı geçmez.
‘Mimar’ kelimesinin geçtiği ve mimara övgülerin, hattâ mimarın niyet ve düşüncesinin analizinin
yapıldığı yerlere ortaçağ metinlerinde mutlaka rastlarız. Fakat orada söz edilen, bizim anladığımız
mânada ‘mimar’ değil, Tanrı’dır—yani, Evrenin Mimarı. Ve hemen tahmin edilebileceği gibi,
Evrenin Mimarı çok yüksek bir yere oturtuluyordu. Bu derste ele alacağımız tarih kesiti
çerçevesinde bunu unutmamak gerekir, çünkü ortaçağların sonunda, Rönesans kültüründe, bizim
anladığımız mânada ‘mimar’ önemli bir konu haline geldiğinde, örneğin Marsilio Ficino gibi
düşünürler, mimarın ortaçağlar boyunca Tanrıyla özdeşleştirilmesini modern mimarın toplumsal,
ontolojik ve bilimsel durumunu betimlemede, o konumu yükseltmede kullanacaktır. Fakat ortaçağ
bünyesinde, her şey gibi mimar da teolojik söylem bağlamında kodifiye edilmiştir.
Ortaçağlarda mimarî faaliyeti—yani pratiği—belgeleyen metinlerin sayısı ise azdır, ama yine de
bunlar mevcuttur. Tabii, ortaçağın mimarî faaliyetinin belgelenmesinden söz ettiğimizde kilise
mimarisinden söz ediyoruz. Ortaçağın kimliğinin tamamı dinde tezahür eder; mimarlık da buna
dahildir; hattâ en başta gelir, çünkü din için tapınak tabii ki asaldır. Üstelik, tapınak rasgele inşa
edilmez, bölümleri, neyin nerede konumlanacağı, plandan tezyine tüm özellikleri sımsıkı kurallarla
sabitlenmiştir. Bunlar, bir dinin daha kuruluş sürecinde, ilâhiyat ilkeleriyle iç içe gelişir. Dolayısıyla
din, sistematik mimarinin gelişmesini bir bakıma zorunlu kılar. Mimarlığın belgelenmiş kuralı,
ilâhiyattan gelir. Çok az şeyin kaydının tutulduğu ortaçağlarda kilise yapımının kayda geçmesinin
bir başka nedeni, mimarinin ve de özellikle tapınak mimarisinin pahalı olmasıdır. Dolayısıyla malî
kayıt tutulmasını zorunlu kılar.
Ders metinleri arasında Ostialı Leo (Leo of Ostia) ve Suger’den (Abbot Suger) kısa seçmeler
bulacaksınız. Leo da, Suger gibi, İngilizcesi abbot olan titre sahiptir: manastırın başrahibi, yani
yöneticisi. Kilise yapımına ilişkin bakacağımız her iki metin de, bir manastır-kilise kompleksinin
başrahibinin kaleminden çıkmadır. Bu metinlerde Suger, bizzat kendisinin giriştiği imar faaaliyetini
betimlerken, Leo kendisinden önce gelen Desiderius adlı başrahibin yaptıklarını anlatmaktadır. Bu
metinlere daha yakından bakmadan önce şunu önemle, altını defalarca çizerek belirtmek gerekir:
Leo ile Suger’in [ve Raul Glaber (c.1002-1003), Clairvaux Manastırından Aziz Bernardus (c.1125),
Canterbury’li Gervase (c.1185) gibi nice çağdaşlarının] metinleri vakayyinâme türündeydi; yani,
historiografi (historiography), yani tarih yazımı. Bu yazarlar, mimarî faaliyeti kayda geçerken,
yaptıkları işi mimarî betimleme olarak değil, tarihçe yazmak, başında bulundukları manastır-kilise
küllesinin vak’anüvisliği olarak görüyorlardı. Tarihyazımının ortaçağ kültüründeki önemine
aşağıda, alegori konusunu ele alırken döneceğiz. Şimdilik bu bağlamda anımsanması gereken şudur:
Her ne kadar kilise imarının bir tarih olarak kayda geçmesi ortaçağda başlı başına önem taşıyor
idiyse de, bu sözel kaydın bir başka önemli işlevi, bugün projenin, mimarî çizimin, teknik resmin ve
giderek mimarî fotoğrafın yerini tutmasıdır. Burada saydığımız, bugün mimarlık eğitim ve
pratiğinin ayrılmaz parçaları olan bu öğeler ortaçağda yoktu. Fotoğraf tabii ki yoktu; fakat çizimin
(drawing) ve teknik resmin de (draughtsmanship) olmaması bu dönemle ilk defa ilgilenen
öğrenciye belki garip gelecektir. Fakat çizim, Rönesansla—on beşinci yüzyılda—ortaya çıkan bir
olgudur. Ortaçağda gelişememesinin ve Rönesansda doğmasının nedenlerini aşağıda, on beşinci
yüzyılı ele aldığımızda tartışacağız. Bu durumda, yapıyı belgelemek için eldeki yegâne yeniden
üretim (re-production) veya temsiliyet (representation) teknolojisi yazı idi. Dolayısıyla, Ostialı
Leo’nun ayrıntılı betimlemelerini, milimetrik ölçüm naklettiği nesir pasajlarını vb. bu bağlamda
okumak ve çizim yerine dile başvuran bir kültürde proje oluşturma ve uygulama süreçlerindeki
farklılıklar üzerine düşünmek, bu farklılıkların ortaya çıkan yapıyı nasıl etkilediği üzerinde durmak
gerekir. On üçüncü yüzyıl sonlarına doğru yapılmış, aşağıda görülen Hereford dünya haritasının
bize gösterdiği ise, mimaride olmasa bile diğer (komşu) alanlarda Rönesans öncesinde teknik çizim
doğduğunda bile bizim varsaydığımızdan çok farklı bir dünya betimliyor olduğuydu.

Ortaçağ MimarisiRichard Haldingham veya Lafford’un yaptığı tahmin edilen Hereford dünya haritası (İngiltere), ca. 1277-
1289. Parşömen üzerine mürekkep, boya, varak, 1,58 x 1,33 m.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy