ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Dec 11th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sanat Nedir Umberto Eco-Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik


Umberto Eco-Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik

e-Posta Yazdır

Reklamlar

 

Umberto Eco-Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve GüzellikORTAÇAĞ ESTETİĞİNDE SANAT VE GÜZELLİK

[Umberto Eco]

 

 

GİRİŞ

 

Bu kitap, VI. Yüzyıl ile XV. Yüzyıl arasında Ortaçağ Latin uygarlığının geliştirdiği estetik kuramlar tarihinin bir özetidir. Ama, sunduğumuz bu tanım, tanımda geçen terimlerin de tanımlanmasını gerektirmektedir.

Özet. Özgünlük iddiası olmayan bu araştırma, aralarında Aquino’lu Thomas’ta Estetik Sorun (1956) araştırmamın da yer aldığı önceki araştırmaların bir özeti de dizgeleştirilmesi niteliğindedir. Özellikle belirtmeliyim ki, 1946’da iki temel yapıt yayımlanmamış olsaydı bu özeti gerçekleştirmek olanaksız olurdu: Edgar de Bruyne’nin Études d’esthétique médiévale (Ortaçağ Estetiği İncelemeleri) adlı çalışması ile D.H. Pouillon’un güzellik metafiziği metinleri derlemesi. Bu iki önemli yapıttan önce yazılmış her şeyin eksik olduğunu; daha sonra yazılanların ise bu iki yapıta dayandığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz kanısındayım.

 

Doğal olarak, son kırk yılda, Pouillon ile De Bruyne’nin elyazmalarından veya kusurlu basımlarından okudukları birçok metnin eleştirel basımları yapılmış ve başka metinler ortaya çıkarılmıştır. Öte yandan, en azından Études’ün, üstelik uzun bir süredir piyasada bulunmaması üzücüdür. Belki, kitabın 1958 yılında Editiorial Gredos Yayınevi’nin (Madrid) yayımladığı İspanyolca çevirisini hâlâ piyasada bulabilmek mümkündür. De Bruyne daha sonra 1947’de üç ciltlik yapıtın L’esthétique moyen âge (Ortaçağ Estetiği) başlığıyla bir özetini yayımlamıştı; ama bu yapıtın kusuru, göndermelerin en azından çoğu yerde kaynaklara değil, üç ciltlik yapıta yapılmasıdır.

 

Bir özet olması nedeniyle bu kitabın bir amacı da, Ortaçağ felsefesi ya da estetik tarihi uzmanı olmayan okura seslenebilmektir. Bu amaçla, çok sayıdaki Latince alıntıların kısa olanları metin içinde açımlanmış, uzun olanları ise alıntının ardından çevirisiyle birlikte verilmiştir.     

 

(Bu metnin ilk biçimi çeşitli yazarların yazdığı dört ciltlik Momenti e problemi di storia dell’estetica (Estetik Tarihinin Evreleri ve Sorunları; Milano, Marzorati, 1959) adlı yapıtın ilk cildinde “Sviluppo dell’estetica medievale” (Ortaçağ Estetiğinin Gelişimi) başlığıyla yayımlanmıştır. Metnin bu ilk biçiminde Latince alıntılar çevrilmemişti. Ama, aradaki tek fark bu değildir. Marzorati metni otuz yıl önce düşünülüp yazılmıştı. Yapıtın artık özellikle kaynakça açısından eskidiğini düşünüyordum, ama İngilizce bir basım için (Art and Beauty in the Middle Ages; Ortaçağda Sanat ve Güzellik, New Haven ve Londra, Yale Univesity Press, 1986) metni gözden geçirmek zorunda kaldım. Kitabın uzman olmayan okurlar tarafından da beğenilmesi onu bu biçimiyle yeniden sunma kararını almama neden oldu. Üslupla ilgili bir çok şey değiştirildi; bir çok yerde anlatım daha kolay anlaşılır hale getirildi. Tam anlamıyla uzmanlık çalışması niteliği taşımayan bir katkının sınırları içinde, kolaylıkla bulunabilecek yapıtlara öncelik tanıyarak kaynakçanın güncelleştirilmesine çalışıldı. Birçok kaynak yeniden gözden geçirildi, özellikle simgecilik ve alegori bölümüyle sanat öğretileri bölümüne birkaç paragraf eklendi. 11. Bölüm hemen hemen olduğu gibi bırakıldı. Kuramsal sorumluluklar gene bana ait olmakla birlikte, teknik güncelleştirme işi (önemli eleştiriler ve itirazlarla birlikte) Constantino Marmo’nun işbirliği sayesinde gerçekleştirildi; bu ortak çalışma olmasa, özgün metni yeniden ele almaya cesaret edemezdim. Doğal olarak, bu konuda 1959’dan sonra bildiğim kadarıyla yazmış olan herkese (adları kaynakçada verilmiştir) çok şey borçluyum.

 

Tarih. Kuramsal bir özet değil, tarihsel bir özet. Sonda da açıklanacağı üzere, bu kitabın amacı, estetiğin, estetik sorunlarının ve bu sorunlara ilişkin çözümlerin çağdaş tanımlamasına felsefî bir katkıda bulunmak değil, bir  dönemin imgesini sunmaktır. Bu açıklama kanımca yeterlidir; klasik estetik tarihi veya barok estetik tarihi söz konusu olsaydı da bu açıklama yeterli olurdu. Bununla birlikte, Ortaçağ felsefesi geçen yüzyıldan beri onu philosophia perennis (süregiden felsefe) olarak sunma eğilimi gösteren bir yeniden gündeme getirme konusu oluşturduğundan, onunla ilişkili her söylem sonuçta her zaman kendi felsefi önvarsayımlarını açıklamak zorundadır. Bu konuya açıklık getireyim: Ortaçağ estetiği üzerine bu çalışma tarihsel bir dönemin anlaşılması amacını gütmektedir, tıpkı Yunan estetiği veya barok estetik üzerine bir çalışmanın böyle bir amacı güdebileceği gibi.  Doğal olarak, insan ilginç bulduğu ve daha iyi anlama çabasına değeceğini düşündüğü için bir dönemi incelemeye karar verir.

Estetik kuramlar tarihi. Tarihsel bir özet söz konusu olduğu için, günümüzde de kabul edilebilir bir çerçeve içinde estetik kuramın ne olduğunu yeniden tanımlama amacı güdülmemektedir. Terimin, bir kuramın sunulduğu veya estetik olarak görüldüğü tüm durumları göz önünde bulunduran daha geniş bir tanımdan yola çıkılmıştır. Öyleyse, sistematik, bir amaçla ve felsefi kavramları devreye sokarak güzellik, sanat, sanat yapıtlarının üretim ve değerlendirilme koşulları, sanat ile başka etkinlikler, sanat ile ahlak, sanatçının işlevi, beğeni, süs, üslup, kavramları, beğeni yargıları, bu yargıların eleştirisi, sözel ve sözel olmayan metinlerin yorumlanmasına ilişkin kuramlar ve uygulamalar veya yorumbilgisi sorunu (çünkü yorumbilgisi, özellikle Ortaçağ’da, yalnızca estetik denen olgularla ilgilenmemekle birlikte yukarıdaki sorunlarla çakışıyordu) ile ilgili bazı olguları ele alan her söylemi estetik kuram kapsamında görüyoruz.

Sonuçta, çağdaş bir estetik tanımdan yola çıkmak ve geçmiş bir dönemde bu tanımın geçerli olup olmadığını kanıtlamaya çalışmak yerine (bu, son derece kötü estetik tarihlerinin yazılmasına yol açmıştır), olabildiğince senkretik ve hoşgörülü bir kuramdan yola çıkıp sonra ne bulduğumuza bakmak daha iyidir. Bu amaçla, bazı araştırmacıların da yapmış olduğu gibi, sözcüğün gerçek anlamıyla kuramsal söylemlerle, sistematik amaçlarla yazılmamış olsalar da (sözgelimi, retorik kural koyucuların gözlemleri, mistiklerin, sanat kolleksiyoncularının, eğitimcilerin, ansiklopedistlerin veya Kitabı Mukaddes yorumcularının yazıları), dönemin felsefi fikirlerini yansıtan veya etkilenen tüm metinler olabildiğince bütünlük içinde verilmeye çalışılmıştır. Benzeri biçimde, olabildiği ölçüde ve her şeyi kapsama amacı güdülmeksizin, günlük yaşamın çeşitli yönlerinden ve sanatsal biçimlere tekniklerin evriminden, bunların ardında yatan estetik fikirler çıkarılmaya çalışılmıştır.

Latin Ortaçağı. Ortaçağ’da kuramsal, felsefi, teolojik tartışmalar Latince yapılmıştır ve Ortaçağ Skolastik felsefesinin dili de Latincedir. Latince dışındaki dillerde bir kuramsal tartışma yürütülmeye başlandığında, tarihten bağımsız olarak, en azından önemli ölçüde, Ortaçağ’ın dışındayız demektir. Bu özette Latin Ortaçağı’nın dile getirdiği estetik kavrayışlar ele alınmakta ve trubadur şiirinin, dolce stil novo (tatlı yeni üslup) şairlerinin, Dante’nin ve doğal olarak Dante’den sonra gelenlerin fikirleri ürezine ancak marjinal değinmelerde bulunulmaktadır (ancak, özellikle son bölümdeki değerlendirmeler göz önünde bulundurulduğunda, Dante yukarıda söylediklerimize önemli bir istisna oluşturmaktadır). Belirtmek istediğim bir başka nokta da şu: Biz İtalya’da genellikle Dante, Petrarca ve Boccaccio’yu Ortaçağ’a yerleştirir, Rönesans için Kolomb’un Amerika’yı keşfetmesini bekleriz; oysa birçok ülkede bu yazarlardan Rönesans’ın başlangıcı bağlamında söz edilir. Öte yandan, bu tutumu dengelemek üzere, Petrarca’dan Rönesans yazarı olarak söz edenler, Burgonya, Flaman ve Alman on beşinci yüzyılından, yani Pico della Mirandola, Leon Battista Alberti ve Aldo Manuzio’nun çağdaşlarından Ortaçağ’ın günbatımı olarak söz ederler.

Öte yandan, “Ortaçağ” kavramının kendisi tanımlanması son derece güç bir kavramdır ve terimin açık etimolojisi bize bu kavramın nasıl kimsenin bir yere yerleştiremediği on yüzyıla yer bulmak üzere icat edildiğini göstermektedir; çünkü bu on yüzyıl, çok gurur duyulan bir dönem ile büyük bir özlem duyulan bir başka dönem arasında, iki “olağanüstü” çağ arasında yer alıyordu.

Bu kimliksiz (“ortada” olma dışında bir kimliği olmayan) çağa yöneltilen birçok suçlama arasında, estetik bir duyarlılığının olmadığı suçlaması da vardı. Bu noktayı şimdi ele alamayacağız, çünkü girişi izleyen bölümlerin amacı bu yanlış izlenimi düzeltmektir -sonuç bölümünde de, nasıl XV. Yüzyıla doğru estetik duyarlığın, Ortaçağ estetiği üzerine çekilen perdeyi haklı çıkaracak şekilde değilse de açıklayacak şekilde kökten değişmiş olduğu gösterilecektir. Ama, Ortaçağ kavramı başka nedenlerle de çözülmesi güç bir kavramdır.

Birbirinden bunca farklı yüzyıllar aynı etiket altında nasıl bir araya getirilebilir? Bir yandan, Avrupa’nın tüm tarihinin en korkunç siyasal, dinsel, nüfussal, tarımsal, kentsel, dilsel (liste daha da uzatılabilir) bunalımından geçtiği, Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile Karolenj yeniden yapılanma arasındaki yüzyıllar söz konusudur. Öte yandan, bin yılından sonraki yeniden doğuş yüzyılları söz konusudur; modern dillerin ve ulusların, yerel demokrasinin, bankanın, senedin ve muzaaf muhasebe sisteminin doğduğu; yük taşıma, kara ve deniz ulaşımı yöntemlerinin, tarım tekniklerinin, zanaat tekniklerinin büyük bir gelişme gösterdiği; pusula, sivri kemer ve dönemin sonuna doğru barut ve matbaanın icat edildiği bu yüzyıllardan ilk sanayi devrimi yüzyılları olarak söz edilmiştir. Arapların Aristoteles çevirdikleri ve tıp ile astronomi çalışmaları yaptıkları, İspanya’nın doğusunda ise, “barbar” yüzyıllar aşılmış olmakla birlikte, gene de Avrupa’nın kendi kültüründen gurur duymayacağı yüzyılları nasıl bir araya getirebiliriz?

Ama, deyim yerindeyse, on yüzyılın böyle ayırt edilmeksizin bir araya “sıkıştırılması”nın suçu biraz da Ortaçağ’dadır; Ortaçağ Latince’yi ortak dil olarak, Kitabı Mukaddes metnini temel kitap olarak ve kilise babaları geleneğini klasik kültürün yegâne tanığı olarak seçmekle veya seçmek zorunda kalmakla, sanki yeni hiçbir şey söylemiyormuş havası içinde, yorumları yorumlayarak ve yetkeli formülleri alıntılayarak etkinliğini sürdürür. Ortaçağ’ın yeni bir şey söylemediği doğru değildir; Ortaçağ kültürü yenilik duygusuna sahiptir, ama yineleme görüntüsü altında bu yeniliği saklamaya çalışır (yinelediği zaman bile yenilik getirdiği iddiasındaki modern kültürün aksine).

Yeni bir şeyin ne zaman söylenmiş olduğunu -Ortaçağlı bizi yalnızca daha önce söylenmiş olanları yeniden söylediği konusunda ikna etmek için büyük bir çaba gösterirken- anlamak gibi zahmetli deneyime estetik fikirlerle uğraşmak isteyenler de maruz kalırlar. Bu zahmetli deneyimi en azından okur için daha zahmetsiz hale getirmek için, bu özette tek tek yazarlar değil, sorunlar alınmaktadır. Tek tek yazarları irdelemek, öncelleriyle aynı terimleri ve aynı formülleri kullandığı için her düşünürün aynı şeyi sürdürdüğüne inanma riskini getirmektedir (bunun böyle olmadığını anlamak için, farklı sistemleri tek tek yeniden kurmak gerekir). Oysa, sorunları ele alarak, neredeyse on yüzyıla yaklaşık iki yüz sayfanın ayrıldığı hızlı bir gezintinin sınırları içinde, belirli formüllerin yolculuğunu izlemek ve bunların çoğu zaman fark edilmeksizin, kimi zaman da oldukça bariz olarak anlam değiştirdiğini keşfetmek -öyle ki, sonunda, çok yaygın olarak kullanılan bir ifadenin, sözgelimi forma (biçim) teriminin başlangıçta yüzeyde görülen şeyi göstermek üzere kullanılırken, sonradan derinlerde gizlenen şeyi göstermek üzere kullanıldığı fark edilir- daha kolaydır.

Bu yüzden, bazı sorunların ve bazı çözümlerin değişmediğini gördüğümüzde bile; Ortaçağ estetik düşüncesinin “daha iyiye doğru gittiğine inanmak şeklindeki tarih yazımı alışkanlığına (sonuç sayfalarında eleştireceğimiz bir alışkanlıktır bu) düşme riskini göze alarak, dönüşüm anlarını vurgulamayı yeğledik. Klasik dönemden dolaylı olarak alınan fikirleri oldukça eleştirellikten uzak bir tutumla aktarma aşamasından XIII. Yüzyılın sistematik kesinlik başyapıtları summa’lara bu fikirlerin dizginleştirilmesi aşamasına geçtiği de göz önünde tutulduğunda, Ortaçağ estetiği elbette bir olgunlaşma geçmiştir. Ama, Sevilla’lı İsidorus’un hayal ürünü etimolojileri gülümsememize yol açar, buna karşılık Ockham’lı William bizi günümüz mantıkçılarını bile zorlayan biçimsel inceliklerle yüklü bir düşünceyi yorumlamaya zorlayan biçimsel inceliklerle yüklü bir düşünceyi yorumlamaya zorlarken; bu, Duns Scotus’tan yaklaşık sekiz yüzyıl önce yaşamış da olsa Boethius’un ondan daha az keskin olduğu görüşlü olduğu anlamına gelmez.

İzlemeye giriştiğimiz tarih karmaşıktır, sürekliliklerden ve kopmalardan oluşmuştur. Büyük bölümüyle bir süreklilikler tarihidir, çünkü Ortaçağ hiç kuşkusuz birbirlerine gönderme yapmaksızın zincirleme olarak birbirlerini kopya eden yazarların çağı olmuştur; bunun bir nedeni de, elyazmaları kültürüne dayalı ve elyazmalarına güçlükle erişilebilen bir çağda, kopya etmenin fikirleri dolaşıma sokmanın tek yolu olmasıdır. Kimse bunun bir suç olduğunu düşünmüyordu; bir kopyadan ötekine çoğu zaman artık kimse belirli bir formülün yaratıcısının gerçekten kim olduğunu bilmiyordu ve sonuçta, eğer bir fikir doğru ise herkese ait olduğu düşünülüyordu.

Ama bu tarih ani değişimler de içerir. Descartesçı cogito gibi büyük değişimler değildir bunlar. Maritain’e göre düşünürün “mutlak sahnesine ilk adım atışı” Descartes’la gerçekleşmiştir; Descartes’tan sonra her düşünür daha önce hiç çıkılmamış bir sahneye çıkmaya çalışacaktır. Ortaçağlılar bu kadar teatral değildi; onlar özgünlüğün bir kibir günahı olduğunu düşünüyorlardı (öte yandan, o dönemde, resmi geleneği sorgulamak, yalnızca akademik olmayan birtakım risklere sokuyordu insanı). Ama Ortaçağlılar da (bunu hâlâ bilmeyenlere söylüyoruz) dehanın doruklarına çıkabilen, dâhice düşünebilen insanlardı.

 

 

ORTAÇAĞ ESTETİĞİNDE SANAT VE GÜZELLİK

Umberto ECO

Çeviren, Kemal ATAKAY

Can Yayınları

2. Basım, 1999, Sf. 11 - 16

 


 

 

SONUÇ

 

Güzellik ve sanata ilişkin Skolastik kuramların bu yeniden kurulması sürecinde, herhangi bir “değerlendirme” çabasına girilmemiştir; Ortaçağ’a özgü fikirlerin değişik dönemlerde ele alınıp alınmadığı, alındıysa nasıl alındığı, bu fikirlerin kendi çağdaş ilgilerimiz ışığında yeniden yorumlanıp yorumlanamayacağı sorularına ilişkin bir sonuca varma işi okura bırakılmıştır. Ancak, kuramsal bir değerlendirmeye gidilmediği gibi, basite indirgeyerek söylemek gerekirse “ne kadar sonra olmuşsa o kadar iyidir” şeklindeki bir tarihyazıcılığı ilkesinin belirlediği herhangi bir tasfiyeye de gidilmemelidir. Ya da, gene basite indirgeyerek söylemek gerekirse, şöyle bir tarihsel gelişim görüşüne bağlı kalmayı da yararlı görmüyoruz: Her kuramın, tarihe mal olur olmaz, Tin’in veya Tin aracılığıyla kişinin hep daha yüce ve daha kapsamlı sentezlere ulaşmaya çabaladığı kesinlikten uzak bocalamalarından biri olduğu ortaya çıkar.

Bu yüzden, Ortaçağ’ı izleyen yüzyıllarda yalnızca daha önceki aşamaları yadsır ve “aşar” görünen önerileri ele almak tartışmaya açık bir tutum olacaktır. Bunu kitabın son bölümünde yaptık, çünkü alternatif önerilerin ortaya çıkışını ve benimsenişini belirginleştirmek gerekiyordu. Ama estetik fikirler tarihini klasik estetik veya Ortaçağ estetiği ilkelerinin yeniden ele alındığı veya farklı biçimlerde yeniden dile getirildiği durumlara ayrıcalıklı bir yer veren bir tutumla yeniden yazmak da mümkündür. Ortaçağ fikirlerinden ne kadarının birçok çağdaş kuramcı veya birçok sanatçı tarafından az çok bilinçli olarak yeniden kullanıldığı da gösterilebilir. Bu konuda tek bir örnek (üstelik en çelişik olanı) vermek yeterli olacaktır: Stephen Hero ile Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde kaynağını önemli ölçüde Romantizm sonrası estetiklerden alan ve “Meleksi Doktor” Aquino’lu Thomas’ın güzellik ölçütlerini geliştirerek kendi epifaniler öğretisini kuran Joyce (krş. Eco 1957 ve 1962). Öte yandan bu keşifler ilginç sonuçlar verebilir; sözgelimi, Maritain (1920) göründüğü kadarıyla Yeni-Thomasçı bir açıdan Ortaçağ estetiğini yeniden değerlendirme yoluna gitmekte, ancak sonunda bu temeller üzerine Skolastik filozofların öğretisine oranla Rönesans Hermetik Platonculuğuna çok daha yakın görünen bir yaratısal sezgi estetiği (1953) kurmaktadır (krş. Eco 1961).

Ama, Ortaçağ estetiğini yeniden gündeme getirmek, diyelim ki Thomas’ın cleritas’ının bir rock konserini veya Pollock’un bir resmini de tanımladığını göstermek ise, o zaman bu fazla kolay bir şey olur. Kolay bir şeydir, çünkü  doğrudur; ama burada, tüm kültürlerde ateşin ısının simgesi olduğunu söylemek gibi bir doğruluk söz konusudur. En genel anlamıyla alındığında her felsefi kavram herhangi bir şeyi açıklayabilir. Hiç kuşku yok ki, Aristoteles’in kuvve kavramı bir otomobilin işleyişini de açıklamaktadır; ama Aristoteles metafiziğini modern fizik bağlamında bir yere oturtmak mümkün değildir.

Oysa bizim tarihsel yeniden kurmamızın amacı, Ortaçağ dünyasının kendi metafiziği, kendi kültürü, kendi dünya görüşü çerçevesinde estetik olgulara ilişkin soruları nasıl yanıtladığını göstermekti. Bir başka deyişle, Ortaçağ döneminin tarihsel yeniden kurulması (başka herhangi bir dönemin olduğu gibi),  her şeyden önce o dönemi daha iyi anlamamıza yardımcı olmalıdır. O dönemi daha iyi anlamak, kendi dönemimiz üzerine de bizi düşünmeye sevk ediyorsa (tarihçi, başka her neden bir yana bırakılsa bile, somut tarihsel koşullar açısından “onlardan” değil “bizden” biri olduğu için), ne âlâ. Ama, Ortaçağ estetiğinin tarihi yazılıyorsa, bunun nedeni bizim nasıl düşündüğümüz veya düşünmemiz gerektiğini söylemek değil, Ortaçağlıların nasıl  düşündüklerini söylemeye çalışmaktır.

     

Bu kitapta genel çizgileriyle, bin yılından önceki yüzyıllardan Geç Skolastik’in tartışmalarına uzanan bir dönem boyunca Latin Ortaçağ’ının kültürel ortamında gerçekleşmiş, kendine özgü özellikleri olan bir gelişim çizgisi anlatılmaya çalışılmıştır. Daha önceki yüzyıllardan ve daha sonraki yüzyıllardan farklı ve neredeyse değişmez terimler ile formüllerin sürekli olarak yinelenmesinin ötesinde bir Ortaçağ estetik düşüncesi olmuştur. Barbar çağların düzensizliğine tepki gösteren bir Pythagorasçı sayı estetiğinden, sanatın değerlerine ve Antikçağ’ın aktardığı genellikler bütününe duyarlı bir hümanist estetiğe geçilir; bu yeni estetik Karolenj dünyasına özgü Rönesans’ın bir ifadesidir. Bu estetikten, istikrarlı bir siyasal düzenin getirdiği güvenceyle, evrene ilişkin teolojik bir düzen sistemi geliştirilir, bin yılı bunalımı aşılır ve Karolenj öncesi bunalım yıllarında bile zengin ve olgun bir Anglosakson kültürünü temsil eden Eriugena’nın öncü düşüncelerinden yola çıkarak estetik, kozmik düzenin felsefesi haline gelir. Avrupa, bin yılından sonra, Rodolphus Glaber’in dediği gibi, kiliselerden beyaz harmanisine bürünürken, haçlı seferleri Ortaçağlı insanın taşralı yaşamını harekete geçirir, yerel savaşlar ona yeni bir sivil bilinç kazandırır, felsefe önce Doğa mitine sonra doğadaki şeylere yönelik somut bir duyarlığa kendini açar ve güzellik artık yalnızca soyut düzenin değil, tek tek şeylerin bir özniteliği haline gelir. İsa’nın fiziksel çirkinliği üzerinde ödün vermemecesine ısrar eden Origenes ile İsa’yı olağanüstü güzellikte sanatsal imgenin prototipi olarak gören XIII. yüzyılın ilahiyatçıları arasında, Hıristiyan dünya görüşünün olgunlaşması ve yeryüzü gerçekliğini dikkate alan bir ilahiyatın doğuşu söz konusu olmuştur. Katedraller, her şeyin yerli yerinde olduğu Summa’lar dünyasını dile getirir: Tanrılar ve melekler düzeni, Tebşir ve Hüküm Günü, ölüm, meslekler, doğa, şeytan (evet, onu yargılayıp, yaratılmış âlemin tözsel olumluluk çemberi içinde, biçimsel olarak dile getirilebilir kılan bir düzene yerleştirilmiş şeytan).

Evrimin doruk noktasında Ortaçağ uygarlığı, başka her değer yoluyla olduğu gibi güzellik yoluyla da, şeylerin kalıcı özünü açık ve karmaşık bir formül içinde belirgin kılmaya çalışır. Ama, bunu uzun süren bir kargaşadan sonra, zamanla değişmeyen hümanizmine güvenerek yapar. Oysa zaman geçer ve felsefe şeylerin özünü saptarken, bu öz, deneyimin ve bilimin gözünde çoktan değişmiştir. Oluşum halindeki ve pratik gerilimi zorunlu olarak geriden izleyen sistematik kuram, siyasal düzen ve teolojik düzene ilişkin estetik imgeye, bu imge zaten bir çok yönden (ulusal bilinç, halk dilleri, yeni teknolojiler, yeni bir mistik duygu, toplumsal ayaklanma, kuramsal kuşku) çökertildiğinde son verir. Belirli bir noktada, Summa’ların anayasasını, katedrallerin ansiklopedisini ve Paris Üniversitesi’nin başkentini oluşturduğu evrensel Katolik bir devletin öğretisi niteliğindeki Skolastik felsefe, halk dilinde yazılmış şiirle, Paris’teki “barbarlar”ı küçümseyen Petrarca’yla, yeni heretik oluşumlarla, Ortaçağ’ın unuttuğu dillerde yazılmış az çok arkaik metinlerin yeniden ortaya çıkışıyla, yeni deneysel ve niceliksel bilimle, çeşitli birey ve toplum, yasallık ve yasadışılık, mutluluk ve günah, güvenlik ve huzursuzluk anlayışlarıyla -daha sonra, kaçınılmaz olarak, güzellik, çirkinlik, sanat anlayışlarıyla da- hesaplaşmak zorunda kalır.

Elbette, Aziz Thomas’ın XV. ve XVI. Yüzyıl yorumcularının, Karşı-Reform Skolastiğinin, Mercier ile Yeni Skolastik estetiklerine kadar estetik kavramların tarihi de yazılabilirdi, ama bu bir başka araştırmanın konusudur. Girişte Ortaçağ kavramının anlamca belirsizliğini eleştirmiştik; kesinlikten uzaklığı içinde bile bu kavram, tarihimizi sona ermiş saymamıza olanak sağlayan kronolojik sınırlar veriyor bize.

 

ORTAÇAĞ ESTETİĞİNDE SANAT VE GÜZELLİK

Umberto ECO

Çeviren, Kemal ATAKAY

Can Yayınları

2. Basım, 1999, Sf. 213 - 216


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy