ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Jun 02nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Revolutionary Road


Revolutionary Road

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Revolutionary RoadSam Mendes, ‘Amerikan Güzeli’nin aslında pek de güzel olmadığı yönündeki tezinde ısrarlı. İngiliz kökenli olmasına karşın ‘yeni kıta’nın içişlerine karışmakta sınır tanımayan Mendes, hatırlanacağı gibi 2000’de orta sınıf hayatının o pürüzsüz ve sorunsuz görünen yüzeyi altında, fokur fokur kaynayan meseleleri perdeye yansıtmıştı. Aslında Amerikan ailesinin her daim problemli olduğunu biliyorduk. Robert Redford ‘Sıradan İnsanlar’da, Ang Lee ‘Buz Fırtınası’nda yakın geçmişteki dertlerden bahsetmişti. Mendes ise ‘Amerikan Güzeli’nde ‘ve şimdilerde...” diyordu. İngiliz yönetmen, aslında ‘küçük burjuvalar’ın aslında ta 50’lerden beridir depresif bir hayatı yaşadıkları ve paylaştıkları inancında. Bu yoldaki en büyük kanıtı da, Richard Yates’in 1961 tarihli romanı olmuş. Senaryosunu Justin Haythe’ın kaleme aldığı ve sinemaya da aynı adla uyarlanan ‘Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road), 1955’te geçiyor. Öykünün merkezinde Frank ve April Wheeler çifti var. Dışarıdan bakıldığında gıpta edilen bir hayata sahipler; Connecticut’ta güzel bir banliyö semtinde (yani Revolutionary Road’da) oturuyorlar, iki güzel çocuklarıyla mesut ve bahtiyar yaşıyorlar. April, aslında eski bir tiyatro oyuncusu, ama âşık olup evleneceği adamı bulduktan sonra sahne tozu yutmaktan vazgeçiyor. Frank ise zamanında babasının da çalıştığı Knox Business Machines adlı şirkette, orta halli bir maaşla günlerini geçiriyor. Ama evlilik hayatının sıkıcı yanları zamanla onların da kapısını çalıyor. Aslında Frank için bir tür ‘mola’ alma ve kendi varlığını yeniden ‘hatırlama’ imkânı var; çünkü şirkete yeni giren Maureen adlı sekreterle zaman zaman kaçamak yapıyor. Peki ama ya April? O, bu çatı altında hayat sürebilmek için tiyatrodan bile vazgeçmiş ama yemek ve çocuk bakmak arasındaki o küçük ve dar kapıda sıkışıp kalmıştır. Bu sıkışmışlık hissi, kadıncağızı giderek yiyip bitiriyor. Depresyon baş gösteriyor, kendini ve ilişkisini sorgulamaya başlıyor ve bütün bunları ne için yaptığı fikri, yıpratıcı bir soruya dönüşüyor. Ama yine de kendince bir çıkış yolu buluyor. Paris’e gidip, Amerikan Büyükelçiliği’nde çalışmak, çocuklarına ve sevdiği adama bakmayı düşlüyor. Bu fikre Frank’i de ortak ediyor ve çift, yavaş yavaş başka bir hayatı kurmanın hesaplarını yapmaya başlıyor. Ne var ki, ‘Amerikan rüyası’nın üyeleri için ‘Fransız rüyası’ giderek uzak bir ihtimale dönüşüyor...

‘Devrimci yol’ çıkmazı
Yönetmen Mendes, ‘Amerikan Güzeli’nin ardından farklı meselelerin izini sürdüğü ‘Road the Perdition’ ve ‘Jarhead’in ardından yeniden klasik aile yapısının çatırdayan yanlarına göz atarken, daha derin ve sinir bozucu bir ton yakalamış. April karakteri dolayısıyla feminist yanı çiftler terazisinde daha ağır basan ve kişilik özellikleri itibarıyla, kadın karakterin yanında durmamızı sağlayan film, son derece kesif ve defresif anlar barındırıyor. April’ın güçlü ve kararlı kişiliği karşısında ezilen ama her defasında, kurgulanmış bir aymazlıkla ve kafa karıştırıcı yaklaşımlarıyla, meseleyi özünden saptıran zayıf karakterli Frank arasındaki çatışma, filmin bir anlamda omurgasını oluşturuyor. Araya da, her biri kayda değer yan karakterler giriyor. Bu kayda değer topluluğun en kayda değeri de, şüphesiz aile dostları emlakçı Helen Givings’ın oğlu John. Mental problemleri olan genç adam, başta büyük bir övgü beslediği çiftin aralarındaki sorunu ve çıkışsızlığı en iyi anlayan ve teşhisi en doğru biçimde koyan kişi oluyor. Keza Wheleer’ların en iyi anlaştıkları ikili olan Shep ve Milly Campbell çifti de, öykünün bir başka değerli ve bir o kadar da hüzünlü ayağı.
Mendes psikolojik rahatsızlıkları kolaylıkla seyircisine geçirecek ve karakterinin problemlerini, izleyenin de ruhunda hissettirecek derin anlar yakaladığı filminde, son Oscar gecesinden de eli boş dönen Roger Deakins’in görüntülerinden alabildiğine yararlanmış. Emektar kameramanın, filmin ruhuna tezat bir şekilde zaman zaman önümüze gelen bol ışıklı parlak kadrajları, belki de karakterlerin acılarına daha da fazla ortak olmamıza neden oluyor.

Mükemmel oyunculuklar
Ama filmin asıl kozu elbette oyunculuklar.... Yaşları aynı olmasına rağmen ‘Titanic’te abla-kardeş gibi duran Kate Winslet-Leonardo DiCaprio arasındaki fiziksel farklılıklar, aradan geçen onca yılın ardından sanki daha bir dengelenmiş gibi. Geçmişin, sadece yüzüyle ön plana gelen ismi Leonardo DiCaprio, özellikle şirketten aldığı terfi sonucu, April’ın yaşattığı ‘Paris rüyası’nı kendince bitiren ve her daim ‘konformist’ yapısını koruyan Frank’te gayet başarılı. Ama bu filmin elbetteki asıl ruhunu Kate Winslet temsil ediyor. İngiliz oyuncu, kocasının yönettiği bu yapımda Oscar’a uzandığı ‘The Reader’daki kadar başarılı. ‘Hayallerin Peşinde’ aslında, bir başka Winslet filmi olan ‘Tutku Suçları’nı (Little Children) da uzaktan uzağa çağrıştırıyor. Toparlarsak, ‘orta sınıf’ın ‘orta yaşlı’ kadınları, artık günümüzde Winslet’ten sorulur. Öte yandan ‘akıl hastası’ John Givings rolünde, ‘Böcek’ten de hatırladığımız Michael Shannon muhteşem oynuyor. Malum, bu filmdeki rolüyle Shannon, ‘En iyi yardımcı erkek’te Oscar’a adaydı ama ‘müteveffa’ Heath Ledger’ın bu ödüle daha çok ihtiyacı vardı sanki. Keza Shep Campbell rolündeki David Harbour da, Shannon’ın filmde ‘mükemmel’ sıfatıyla tek başına buluşmasını ‘engelleyen’ bir unsur olarak göze çarpıyor.

Ya ‘Titanic’ batmasaydı?
Son olarak ‘Hayallerin Peşinde’nin Akademi tarafından görmezden gelinmesinin altını çizeyim. Neden ya da niçin ciddiye alınmadı, ‘Yeni bir ‘Amerikan Güzeli’ni ihtiyacımız yok’ mu dendi; bilemiyorum ama Mendes’in filmi, bence aday konumundaki beş yapıttan da daha iyi. Ama bazen ‘gönüllerin Oscar’ı da yetiyor. Başrollerde Winslet-DiCaprio çiftine rastlamamız ise akıllara ister istemez şunu getiriyor: İyi ki ‘Titanic’ batarken, âşıklardan birini de yanında götürmüş. Yoksa evliliğin ve orta sınıf ahlakının sıkıcılığı, o ‘ölümsüz’ aşkı bile bitirebilmiş.


Uğur Vardan


Cevaplar (1)Add Comment
Mira

...


yazar Mira, Eylül 26, 2010
Güzel bir film, özellikle sonu çok etkileyici..

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy