Sürgün

Düz bir anlatım sunar Zvyagintsev. Düz, sade, sessiz. Ama ondaki auteur kabiliyet bu sadeliği büyüleyici bir ihtişamla harmanlar. Sadedir, ama alegorilerin ağırlığı çok katmanlı bir okumaya yön verir. Daha çok bir şiirdir, isteyen kafiyelerine bırakır kendini, dileyen ardındaki veciz erdem ambarına.

 

Andrei Zvyagintsev, çok konuşulan ilk filmi Dönüş’ün (Vozvrashcheniye, 2003) ardından gelen son başyapıtı Sürgün’le (Izgnanie, 2007) dilini geliştirmeye devam ediyor. Kendisini ister istemez hep Tarkovski’yle kıyaslıyoruz. Bu da boşuna değil. Açık benzerlikler devam ediyor. Tarkovski’nin dinî göndermelerinin devamı niteliğindeki izler Zvyagintsev’de de var ama bu kez psikanalizin bariz temsilleriyle. Gerçekten de o hüzünlü dinginliği, rüya gibi akan planları, kadının ve erkeğin yabancılığını, aynı zamanda ıstırabını işlemesiyle Zvyagintsev’in filmleri Tarkovski’nin eserlerine âlâsından birer nazire niteliğinde. Hatta yönetmenin kadın oyuncu tercihinde bile bu var: Ayna’daki (Zerkalo, 1975) Margarita Terekhova ile Sürgün’deki Maria Bonnevie’yi (bkz. Reconstruction) karşılaştırın.

 

Filmin başında tek başına, yalnız bir ağaç gösterilir. Sessizlikse tek tük kuş sesleriyle. Zvyagintsev’in, görüntü yönetmeni Mikhail Krichman elindeki kamerası hayatın ritmiyle nefes alır, sessizce, yavaşça. Sonra alandışından bir araba yaklaşır. Hayat ağacıyla hızın, arsız teknolojinin sembolü arasında kayda değer bir kontrasttır bu. Demirkubuz’un C Blok’unda veya Kiarostami’nin filmlerinde de gördüğümüz türden bir vurgu. Badiou buradaki işlemi, “hızın göstergesini yavaşlığın göstergesine dönüştürmek” olarak açıklıyor. Aslına bakılırsa Zvyagintsev hep kontrastların, çelişkilerin, paradoksların filmlerini yapıyor. Karşıtlıkların ağıtını yakıyor.

 

 

Sürgün

 

 

Baba ve oğul arasındaki Ödipal karmaşa Sürgün’de de devam ediyor. Ama fazlası da var. Özellikle kadın ve erkeğin arasındaki aşılmaz, bilinmez, çözülmez farklılığın altını yeterince çiziyor Zvyagintsev. Öncelikle erkeğin gözünden seyrediyoruz hikâyeyi. Ve kadının, Vera’nın “Hamileyim ama senden değil” sözünü anlamıyoruz. Kadının acısını, dilini, haletiruhiyesini bilmiyoruz. Ona yabancıyız. Filmin son bölümündeki flashbacklerle Vera’nın acısına Vera’nın gözünden bakmaya çalışıyoruz. Kendini yok etme dileğinde, iletişimsizliğin acısında çırpınan Vera’nın gözünden. Çocuk senden değil derken, aralarındaki uçurumu anlatmak istediğini ancak anlıyoruz. Alex’in vicdan yükü altında eziliyoruz. Eziliyoruz, ama anlayamıyoruz. Evet, erkeği anlatan, erkek için yapılmış bir film Sürgün. Ama kurduğu dil kadın üzerinden ve kadını anlamak için. Daha doğrusu anlaşılamayacağını anlatmak için. Kameranın kimi yerde mahrem alana sadakatten ziyade bu bilinmezliği, ortaya konulamazlığı hatırlatırcasına sesi kesip, pencerenin ardına saklanması bu yüzden. Zvyagintsev, müphemin filmini yapıyor.

 

Uçurum, sadece kadın ve erkek arasında değil. Modern şehir ile kırsal hayat arasında da geçerli. Şehrin insansız, karanlık, mekanik, küflenmiş ıslak metalleri, fabrika dumanlarıyla Zvyagintsev şehrin felaketini yeterince dillendiriyor. Dillendiriyor ama baba evinin ağaçlı, güneşli yeşil ve sessiz yalnızlığı acıların, itirafların, sarsılmaların belirdiği mekan oluyor. Vera’nın ölümünü önceleyen kürtajı aslında Alex’in ölümden beter hayatını kelimelere döküyor. Sürgünlüğünde, Nuri Bilge Ceylan’ın karakterlerine akraba oluyor Alex.

Sürgünlük ve parçalanmışlığı koyu bir melankoliyle anlatmayı seçiyor Zvyagintsev. O sararmış siyah-beyaz fotoğraflar onun filmlerinin (yine Tarkovski gibi) nakaratına dönüşüyor. Mutluluk sadece bu fotoğraflarda, aile ve huzur ve bağlılık ve iletişim sadece bu fotoğraflarda. Onlar da kusursuz değil. Sararmış, eskimiş, yorulmuş kağıtlar. Ayrıca unutulmuş din çocukların dilinde. Parçalanmış dinî bir puzzle’ın parçalarını bulmaya çalışan çocukların ellerinde. Aslında saflık onlara yakışıyor, hayata en iyi onlar bakıyor. Filmin hikâyesini de en iyi çocukların dilinden İncil’den aktarılan şu bölüm anlatıyor:

 

İnsanların ve meleklerin diliyle konuşabildiğim halde
Sevme yeteneğine sahip değilim.
Çalan bir mızıka veya çınlayan bir zil olabilirim.
Bütün gizemleri anlayabildiğim,
Olacakları önceden görebildiğim,
Bütün bilgiye ve sadakata sahip olduğum halde - ki böylece dağları yerinden oynatabilirim.
Ama sevme yeteneğine sahip değilim,
Ben bir hiçim.
Bütün varlığımı fakirleri doyurmak için
Harcasam da
Kendimi ateşe versem de
Sevme yeteneğine sahip değilim.
Bu bana hiçbir şey kazandırmıyor.
Aşk uzun süre acı çektirir ve naziktir.
Aşk hasetlenmez,
Aşk kendini övmez, kibirli değildir,
Uygunsuz olamaz.
Kendini aramaz, kolayca provoke edilmez,
Şeytanca düşünmez.
Günahın içinde değil,
Gerçeğin içinde büyür.
Her şeyi solur, her şeye inanır,
Her şeyi umut eder,
Her şeye katlanır.

 

 

Zvyagintsev Sürgün’le gerek Tarkovski’nin gerek Bresson’un mirasını yüklenmiş görünüyor. Özellikle kameranın seçkin tercihleri, yoğun eksiltmeleri sadece alegorileri ön plana çıkarmak için değil gereksizlerden temizlenmiş, saf bir sinema dili için.