ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Oct 19th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Kült Sinema Eserleri The Motorcycle Diaries - Motosiklet Günlüğü


The Motorcycle Diaries - Motosiklet Günlüğü

e-Posta Yazdır

Reklamlar
{mosimage}Che’nin hayatından bir bölümü anlatan Motorsiklet Günlükleri filmiyle ilgili bir yazı. Ufuk Çizgisi dergisinden…

Büyük Aşklar Yolculuklarda Başlar

”Bu etkileyici eylemlerin hikayesi değil, bir yol boyunca dolaşan iki insanın hayatından bir kesit. Amaçları özdeş, hayalleri ortak…”
Ernesto Guevera
de la Serna, 1952

Motorsiklet Günlükleri… Bir “Yol Hikayesi”… Latin Amerika’yı boydan boya geçen bir yolun değil sadece; bir hayat yolunun, varoluşun, dönüşümün hikayesi.

“Büyük aşklar yolculuklarda başlar / Ve serüvenciler düşer yollara…” der ya hani bir şiirde, işte o aşkın ilk kıvılcımlarıdır anlatılan. Ve külüstür motor üzerinde iki serüvenci… Yol almaktadır…

Buenos Aires geride kaldı, aynı zamanda zavallı hayatım da…

Ernesto (Fuser) ve Alberto: İki yol arkadaşı. Ortak noktaları: yerlerinde duramamaları, hayalci ruhları ve yolculuk için bitmez tükenmez tutkuları… Genç olmaları yani!

Ernesto’nun doktor olmak için sadece 3 ödevi kalmıştır. Ama ona göre “Bu bekleyebilir”. Çıkılacak bu serüven, bu kendine yolculuk hepsinden önemlidir. Ve yola düşülür…

“Canım annem, Buenos Aires geride kaldı. Aynı zamanda zavallı hayatım da. Okul, sınavlar, uyutucu dersler… Önümüzde ise bütün bir Latin Amerika duruyor.”
Keşfedilecek koca bir Latin Amerika! Ernesto’nun heyecanı bulaşıcı sanki. O motorun üstündeki bizmişiz gibi dalıyoruz uçsuz bucaksız Patagonya ormanlarına, “zavallı hayatımızı” geride bırakarak…

Yol üstünde zengin sevgilimiz Chichina’ya uğruyoruz. “Entellektüel” sohbetler yapıyor, burjuva ortamlarda dans ediyoruz. “Kalbim sokakla O’nun arasında bir sarkaç gibiydi” diyor Ernesto. Sonunda sarkaç sokaktan yana çekmeye başlıyor, düşüyoruz tekrar yollara cebimizde Chichina’nın sipariş ettiği don için verdiği 15 dolarla. Ernesto o 15 doları aç kalsalar da, astım krizi geçirse de kullanmayacaktır, ta ki…

“Anne, hala yoldayız ama motorsiklet gitgide güçten düşüyor. Çok az paramız ve yemeğimiz var…”
Bizim iki kafadarın tek ciddi mülkü o motor. Özel mülkiyetin doğası bu: Sen ne kadar sahip olursan, o da sana o kadar sahip olur! Motor güçten düştükçe “özgürleşiyorlar” bir bakıma. İlişkiler kuruyorlar, yaratıcılıklarını konuşturuyorlar. Başlangıçta her zaman doğruyu söylemiyorlar (!) ama anlıyorlar ki ancak dürüst ve samimi olunca yardım ediyor insanlar. Ve ilk derslerini alıyorlar hayattan!

Bir sınırı geçtiğinde…

“Anne, bir sınırı geçtiğinde kaybolan nedir? Her dakika ikiye bölünüyor gibi. Geride kalanlar için yaşanan hüzün, diğer yandan yeni yerlere varmanın şevki…”
Şili sınırını geçerken yazıyor bunları Ernesto. Geçilen sadece bir ülke sınırı mı? Şili’de onları ilk karşılayan kar-tipi oluyor. Bu, önlerindeki günlerde bilinçlerinin yakalanacağı “tipi”ye bir hazırlık gibi adeta.
Motor hurdacıya satılmıştır, yola yürüyerek devam edilir. Komünist bir çiftle karşılaşılır. Polis peşlerindedir, madenci olarak iş aramaktadırlar. Kadın sorar:
- Siz de iş mi arıyor sunuz?
- Hayır.
- O halde neden seyahat ediyor sunuz?
- …

Utanmışlardır o insanların karşısında ne için gezdiklerini söylemeye. Ernesto onlara ceketini verir. “Hayatımın en soğuk gecesiydi” diye yazar defterine. Ve bunun tek sebebi kesinlikle ceketsizlik değildir. Gerçeklik ilk defa belki bu kadar buz gibi çarpmıştır Ernesto’nun yüzüne… Sonradan, o gözü gibi baktığı 15 doları da hiç düşünmeden bu çifte verdiğini öğreniriz.

Ertesi gün “işçi pazarında” madencileri götüren kamyona atılan taşta somutlanır Ernesto’nun öfkesi. Gerçi henüz aralarında değildir onların, o sadece dışardan atılan bir taştır. Ancak “sınırlar” yıkılmaya başlamıştır artık…
“Madenden ayrıldığımızda gerçeğin değiştiğini hissettik. Ya da… Değişen biz miydik?”

Arkadaki sandal

Peru’dayız şimdi. Ernesto ve Albeto’yla beraber tarihi şehrin yoksul sokaklarında dolaşıyoruz, emekçilerle sohbet ediyoruz uzun uzun. Machu Picchu’da gözlerimiz kamaşıyor muhteşem manzaradan ve İnka Uygarlığının görkeminden. Ve yanıbaşımızda Ernesto sınırsız ufuklara gözlerini dikmiş düşünüyor:
“Hiç bilmediğim bir dünya için özlem duymam nasıl mümkün olabilir?”

Bir düş kurmayla başlar herşey çoğu zaman. Ernesto’nun düşünün farkı ise ayakları yere basmayan bir hayal değil, tam da somut gerçekliğin ta içinden doğmuş ve şekillenmiş olmasıdır. Nitekim bir yerde kendisi gibi “hiç bilmediği bir dünyaya özlem duyan” ama Peru’da bir parti kurup seçimleri kazanarak özlediği dünyaya ulaşacağını sanan arkadaşı Albeto’ya tatlı tatlı çıkışır: “Çatışma olmadan bir devrim mi? Sen delisin Mial!”

Gerçeklik, Ernesto’nun kafasına kazıdığı o fotoğraf kareleridir, her an gözlerinin önündedir. Ve Ernesto geleceği tasarlamaktadır…

San Pablo’ya, cüzam hastanesine doğru yola çıkılır artık. Ernesto ve Alberto’yu taşıyan yolcu gemisi yanısıra beyaz köpükler bırakarak ilerlemektedir. Ardında ise kötü bir halatla bağlı küçük harap ama bir o kadar kalabalık bir sandal sürüklenmektedir. Bu, cüzam hastaları içindir. Ernesto uzun uzun bakar arkadaki sandala, bu fotoğrafı da beynine kazır… Gördüğü, yaşamın kıyısına “arka sandalına” atılanlardır…

Bir kıyıdan karşı kıyıya…

Ve sonunda San Pablo’da hastanedeyiz. Arjantinli bu iki gönüllüyü doktorlar karşılar, prosedürleri anlatırlar. Eldiven takılmalıdır söz gelimi ve bir mantığı yoktur aslında çünkü kontrol altına alınmış cüzam bulaşıcı değildir. Ernesto eldivenleri reddeder ve rahibelerin tacizkar bakışları altında cüzamlıların ellerini sıkarak tanışır onlarla. Bu iyi bir başlangıçtır, o artık içerden biridir! Hastalarla birebir ilgilenir, onlarla beraber tamirat yapar, müzik çalar, futbol oynar. Hayatlarının içine girer yani, herkesin güvenini kazanarak. Bireysel sorumluluk, dürüstlük, vb hisleri toplumsal bir sorumluluk duygusuna doğru evrilmeye başlamıştır.

“Şu nehri görüyor musun Alberto? İki kıyıyı birbirinden ayırıyor…”
Hep karşı kıyıya bakıyoruz Ernesto’yla birlikte. Kafamız hep orada… 24. yaşgünü geliyor Ernesto’nun. Doktorlar ve rahibeler bir sürpriz parti hazırlamış. Gülünüyor eğleniliyor, derken Ernesto ortadan kayboluyor.

“Doğum günümü öteki tarafta kutlayacağım!”
Ortada karşıya geçecek araç yok. Su soğuk, akıntı var, Ernesto’nun astımı var. Ama bir de onu gecenin bir vaktinde buz gibi suya tereddütsüz sokan bir isteği-özlemi var! O halde yapabilir, yapacak!

“Bu tarafa geliyor!!!”
Karşı tarafta heyecan vardır. Ona güvenmelerinin boşa çıkmamasının mutluluğu… Ve Ernesto karşı kıyıya ulaşır!…

Hastaneden ayrılma günü gelmiştir. Herkesle tek tek vedalaşılır. Hastane personelinin yapıp hediye ettiği salla oradan ayrılırken yüzlerce cüzamlının sallanan ellerini gülümseyen yüzlerini görürüz. Belki de yolculuğun anlamı budur! Ve belki de bundan sonra Ernesto için yaşamın anlamı da gülümseyen milyonlar olacaktır… Yolculuk esas şimdi başlamaktadır!

Bizim “Che”…

“Bu etkileyici eylemlerin hikayesi değil, bir yol boyunca dolaşan iki insanın hayatlarından bir kesit…”

Ernesto Guevera, nam-ı diğer Fuser. Ya da daha çok bilinen adıyla Che… Ne çok şey yazılıp çizilmiştir hakkında, ne çok şarkı söylenmiş ne çok tişörte baskı olmuştur. Küçük burjuvazinin sohbetlerine girmiştir adı, bir “maceraperest Che” olmuştur bir “Ne büyük adamdı vesselam” denmiştir. “Che olunmaz, Che doğulur” miti yükseltilmiştir bazen, idolleştirilmiştir.

İçimizden biridir o halbuki, bizden biri, bizim Che! Üzülen, sevinen, sinirlenen, dans eden, aşık olan… Ve düşünen, değişen, dönüşen dürüst bir devrim emekçisi-savaşçısıdır o. Bir sınırı geçmektir mesele, parçalayarak geçtiğin sınırı… Ve parçalandıkça o sınırlar, önümüzde özlem duyduğumuz o hiç bilmediğimiz dünya yükselecek yavaş yavaş…
Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy