ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Jun 04th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Türk Sineması Mustafa Filmi Hakkında


Mustafa Filmi Hakkında

e-Posta Yazdır

Reklamlar
{mosimage}
MUSTAFA: KİŞİSİZ VE TARİHSİZ BİYOGRAFİ ÜZERİNE

Mustafa Atatürk’ü kötü gösterdiği ya da anısına saygısızlık edecek şeyler anlattığı için değil, Mustafa Kemal’in hayatını, düşünce dünyasının oluşumunu, yaşadığı ve önderlik ettiği dönemin çelişkilerini ve iktidarının gerçek mağdurlarını göstermediği hatta hiç bahsetmediği için gerçekten kötü bir belgeselimsidir...

Türkiye ilginç bir ülke, son çeyrek yüzyıldır sürekli Kemalizm’i tartışan ve bu konuda düzeyi hiçbir zaman belirli bir seviyeye çıkartamayan, sürekli herkesin kendince ilginç anekdotlar anlattığı, yaşamımızın çeşitli uğraklarında mide bulandırıcı anekdotlarına milyonlarca insanın maruz kaldığı, aynı zamanda bir ulusal önder, bir kurucu kimlik çatışmasının yaşandığı bir ülke.

Daha filmi görmeden basında ve medyada film dolayımıyla tartışmaların evlerimize konuk olduğu Mustafa filmini nihayet gördük, o zaman tartışmaların nedenleri ve tartışmaya konu olan filmi anlayabildik. Daha filmin yarısındayken arada çıkmış sigara içerken kapıda Zeyno’ya rastladım, nasıl dedi, “düşündüğümden çok daha kötüymüş” dedim. “Aman sizde kişiyi putlaştırıyorsunuz dedi, hiçbir eleştirisi yapılamayacak mı” dedi. “Ben ne Atatürkçüyüm ne de Kemalist’im, sorun başka” dedim. “Belgesel mi, yoksa kurmaca film mi” diye sordu. “Asıl sorun da burada, ne belgesel ne de kurmaca, bilgisayara fazla meraklı bir çocuğun animasyonları, haddinden fazla kötü canlandırmalar, kişiselle toplumsal arasında komik sıçramalarla dolu bir tarihsel kurgu, sonuç olarak vahim bir tabloyla karşı karşıyayız” dedim.

Tam bu noktada aklıma E.H. Carr’ın tarih yazımı ve biyografiler meselesi üzerine söyledikleri geldi. Carr Sovyet toplumu üzerine değinirken, biyografiler ile tarih yazımı arasında önemli farklılıkların olduğunu, ancak çok nadir örneklerde biyografilerin dönem ve tarihsel anlatılara yakınlaşabildiğini söylüyor ve ardından Isaac Deutscher’in Trotskiy ve Stalin biyografilerinde tarih yazımı ile biyografiyi birbirine yakınlaştırabildiğini söylüyordu. Sovyet Devriminin bu en önemli yazarı ve gerçek bir tarih yazma metodu ustası Carr’ın bu söyledikleri bende özel bir yer etmiştir; Türkiye Sinema Tarihi üzerinde yoğun olarak çalıştığım ve Türkiye’yle hem üçüncü dünya ülkeleriyle ve hemen yanı başımızda olan ve Kurtuluş Savaşı sırasında yoğun desteklerini gördüğümüz, bizim gibi bir imparatorluğun yıkıntıları üzerine kurulmuş olan Sovyetler Birliğiyle karşılaştırmalı olarak sinema tarihimizi incelediğim için, sürekli ülkemizdeki biyografi ve sinema tarihi yazma çabalarının ne kadar ilkel olduğunu yıllardır görürüm, söylerim ve yazarım. Bu nedenle Can Dündar bir biyografi tarzında belgeselle karşımıza çıktığında ve ilginç bir konu olarak doğumundan ölümüne kadar Atatürk’ü anlatma çabasına girişince benim de ilgimi çekmişti. Şimdi yapabileceğimiz sadece analitik tarzda belgeseli incelemektir.

Öncelikle belgeselin sinematografik kuruluşundan başlayalım; belgesel büyük oranda yazılan metne görüntü aranmasıyla oluşturulmuş. Görüntülerin bir kısmı fotoğraflardan, bir kısmı belgesellerden, bir kısmı canlandırma ve daha küçük bir kısmı çizimlerden oluşturulmuştur. Ancak hiçbir estetik kaygısı olmadığı gibi, animasyonlar ve canlandırmalar son derece kötü, açık bir söyleyişle sevgili yönetmenimizin hiçbir sinematografik duygusu olmadığı anlaşılıyor. Dolayısıyla yönetmen olarak oldukça kötü bir performansla karşı karşıyayız. İkinci olarak bunların olmadığı yerlerde uzun rayların çekilmesi var ki, kesinlikle anti-sinemasal olan bu bölümler o kadar fazla ki, sadece kötü bir performans değil, neyi nasıl bulacağını, ya da durumu nasıl görselleştirebileceğini bilmeyen bir insanın eseri olduğu anlaşılıyor.

Metne geldiğimizde ise tuhaf ayrıntılar, aşırı genelleştirmeler, kişilik özellikleriyle toplumsal bağlantılar arasında bir ilişki tesis edilemiyor. Dolayısıyla yukarıda verdiğimiz Deutscher örneğini baz alırsak bu biyografik çalışma kesinlikle bir tarihsel dönemi inceleme çalışması değil. Dahası insanın tümüyle kişisel ve fazla ayrıntı olan bölümleri filmin içine koyup, toplumsal ve tarihsel olarak kritik bölümler üzerine hiçbir şey söylememesi ve Türkiye’nin en kritik yılları üzerine tek bir önemli tezi bulunmadan filmi bitirmesi kelimenin gerçek anlamıyla bir başarısızlık. Dolayısıyla Mustafa bir tarihsel dönemin ana-hatlarıyla dahi verilmesi çabasına girmiyor, bu anlamda ne için yapıldığı gayet tartışmalı hale geliyor. Filmin içinde hiçbir tutarlı ve eleştirel tarih tezi bulunmuyor. Tezsiz bu film yer yer üçüncü kaynaklardan dönemin Türkiye’si üzerine alıntıları (özellikle yabancı basından) koymayı ihmal etmiyor. Mustafa Kemal’in özellikle 1930 sonrası son sekiz yıllık döneminin üzerinde, hayali ve önemsiz yorumlarla anlatılması, buna karşın bizzat Osmanlı İmparatorluğunun 1910-1923 arasında sürekli savaş ve sürekli yenilgi dönemi, yani yıkılış dönemi üzerinde çok az ve tümüyle yetersiz durması, dahası Cumhuriyet dönemi üzerinde yani 1923-28 arasında reformların yapılması ve siyasi-kültürel tartışmalar anlamındaki büyük sarsıntılı geçiş ve modernizasyon dönemi üzerine hiçbir şey söylemesi gerçekten çok tuhaf. Aynı şekilde Atatürk’ün yoğun bir çalışmanın ardından yazdığı Nutuk bölümü filmde kesinlikle anlaşılmayan ve hiçbir bitmiş cümleyle verilmeyen ondan birisinin okurmuş gibi yaptığı o uzun bölüm hem sinematografik olarak hem de metinsel olarak tamamen anlamsız. Tarihsel süreci Nutuk’un nasıl değerlendirdiği üzerine tek bir kelime etmeden, Cumhuriyet kurulduktan sonra reform döneminde nasıl siyasi çatışmalar ve gerilimler olduğunu anlatmayan, dolayısıyla Mustafa Kemal’in asıl liderlik vasfının ortaya çıktığı 1919-1928 arasındaki dönem ve siyasetteki mahareti hakkında hiçbir şey söylemeyen tavrı kelimenin en basit anlamıyla filmi hiçleştiriyor. Üstelik Mustafa Suphi ve yoldaşları hakkında tek bir kelime etmeyen tavrı, Anadolu’da Ekim Devriminden sonra hızla yayılan Bolşeviklerin ideolojik etkisi üzerine tek bir sözcük bile etmemesi, ne denebilir ki, en basitinden tuhaf bir tavır olarak ortaya çıkıyor. Misak-ı Milli sınırları olarak dahil edilmiş Musul-Kerkük meselesinin nasıl kaybedildiği zaten yok, Şeyh Sait isyanının nedenleri, Takrir-i Sükunla TKP tevkifatları mevzu dahi edilmemiş. Hatay meselesi ise çete düzeyinde işlenmiş. Peki bütün bu siyasal süreçleri bir kenara bırakalım; film bir insanın, bir siyasi liderin ve ulusal önderin iç dünyasını, onun düşünce ve duygu dünyasını anlatabilmiş mi, yani gerçek anlamıyla bir karakter yaratabilmiş mi? Aksine, bir insanın ölümünün ardından anlatılan ve tutarsız anekdotlarla bir kişi ne kadar canlandırılabilirse o düzeyde. Sonuç olarak ne bir dönemin ne de bir insanın tarihi ve iç dünyası var filmde. Peki olan nedir? Kolejli bir gencin, kendi toplumu üzerine derin bir bilgisi olmadan ve yabancı diliyle İngilizce ve Fransızca kaynakları kullanıp, önemli mevzu üzerine aşırı kişisel ile aşırı genel bilgileri, son derece kötü bir sinematografi içinde bir araya getirip, karman çorman, üstelik tutarsız ve varlık-nedeni olmadan bitirme ödevi olarak hazırladığı, yeterince emek verilmemiş çokça şişirilmiş bitirme tezi gibi. Mustafa Atatürk’ü kötü gösterdiği ya da anısına saygısızlık edecek şeyler anlattığı için değil, Mustafa Kemal’in hayatını, düşünce dünyasının oluşumunu, yaşadığı ve önderlik ettiği dönemin çelişkilerini ve iktidarının gerçek mağdurlarını göstermediği hatta hiç bahsetmediği için gerçekten kötü bir belgeselimsidir. Bu anlamda Can Dündar, eğer bir daha belgesel yapacaksa, kendisine bir iyilik etsin yönetmenliğini yapmasın, çünkü görsel yapısı tanımsız derecede kötüdür, metin yazarken yalnızca anekdot anlatarak karakter yazılamaz, bu konuda biraz psikiyatrik bilgi edinsin ve sosyal psikoloji öğrensin, kritik bir tarihsel evre anlatırken, çok boyutlu olunmalıdır, tarihi tek tek insanlar yapmazlar ve keyfiyetleri ve kişisel tercihleriyle kararlar almazlar, biraz tarih biliminde kendini eğitsin. Filmi Kemalizm adına eleştirenlere gelince, böylesi konuları “idealize edilmiş kişilik” boyutundan çıkarıp siyasi liderlik, toplumsal önderlik ve içinde bulunulan toplumsal koşullar üzerine daha çok dursunlar, bilim böyle yapılır çünkü. Tarih bilinci olmayan bir toplumun tarihi bir kenara bırakıp kişi üzerine kişiliksiz bir muhabbetine dönüşmüş bir tartışmada bitse hepimiz iyi olacak kısacası.

 

Zahit Atam


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy