ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Jun 04th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Türk Sineması Yeşim Ustaoğlu ile Pandora'nın Kutusu Üzerine


Yeşim Ustaoğlu ile Pandora'nın Kutusu Üzerine

e-Posta Yazdır

Reklamlar
{mosimage}

‘KARADENİZ DAĞLARINDA DUMANLARA BAKARAK YAŞLANAYIM’

 

 

Yeşim Ustaoğlu’nun alzheimer’lı annelerine bakmak durumunda kalan üç kardeşin hikâyesini anlattığı ve anlattığı karakterler üzerinden de sistemin çıkmazlarına vurgu yaptığı Pandora’nın Kutusu, 23 Ocak’ta gösterime giriyor. Baş rolleri ise Tsilla Chelton Övül Avkıran, Derya Alabora ve Onur Ünsal paylaşıyor..

 

 

‘Pandora’nın Kutusu" bir yolculuğun hikâyesi. İki farklı kuşağın, iki kayıbın, iki kaçağın (Murat ve Nusret Hanım) yollarının kesişmesi… Ustaoğlu, filmde modernizemin sancısını anlatırken, aidiyet duygusunu öne çıkartarak insanın kendisiyle yüzleşmesini de Pandora’nın Kutusu’nda veriyor. Bu başarılı filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu’nun yaşamına biz de kısa bir yolculuk yapalım dedik. 1960 Kars doğumlu, öğrenim hayatının tümünü Trabzon’da geçirmiş, Karadeniz Teknik Üniversitesi mimarlık mezunu, şimdinin ödüllü yönetmeni Yeşim Ustaoğlu. “Bir Anı Yakalamak” ilk kısa filmiydi. 1994’de ‘İz’i çekti ama asıl çıkışı, 1999’da ‘Güneşe Yolculuk’la yaptı. Yıl 2005’di ve ‘Bulutları Beklerken’ geldi. Hep Karadeniz’e doğru yolculuk yapıyordu Yeşim Ustaoğlu. Bu yolculuğun devamıydı sanki Pandora’nın Kutusu. Karadeniz’in dumanlı dağları, zirvesi… Ustaoğlu oralardan kopamamış belli ki. “Karadeniz’deyken gitmek ve kalmak arasında çok gidip geldim, asıl yolculuğum oydu benim” diyor bütün naifliğiyle… Üstüne üstlük güçlü, gözlemci kişiliğiyle, Karadeniz havasını İstanbul’dan tutun da, Almanya’ya, Fransa’ya, tüm Avrupa’ya hatta ABD’ye kadar taşıdı. Bu yolculuğu içinde bırakmadı. Nereye ait olduğu bilinmeyen insanların ne çok hikâyesini yazdı ve yönetti. Pandora’nın Kutusu tüm bu yolculukların ötesinde net bir fotoğraf sunuyor; o da toplumun bellek kaybı. 21 Ocak – 1 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek, Rotterdam Film Festivali’nde yarışma jürisinde yer alacak olan Yeşim Ustaoğlu’yla bir araya geldik.

 

»Filmlerinizde hep bir yolculuk var… Peki sizi Pandora’nın Kutusu’na doğru yolculuğa çıkartan neydi?

Aslında her filmin bitişi, bir sonraki filmin doğuşu oluyor. Bulutları Beklerken’de olduğu gibi yolculukla başlayan bir fikirdi Pandora’nın Kutusu. Buradan yola çıkarak bugünkü topluma bakma fikri gelişmeye başladı. Bulutları Beklerken’nin hemen arkasından Pandora’nın Kutusu geldi. Biz kimiz? Nasıl Yaşıyoruz? Bugünkü orta sınıfın yaşamı vs. Güneşe Yolculukla da paralel düşünürsek, biz nasıl bakıyoruz, hem diğerlerine hem ötekine? Kendimizi ne kadar eleştirebiliyoruz? Birbirimize ne kadar dokunabiliyoruz? gibi soruların devamıydı aslında.

 

»Filmdeki Murat karakteri, (Onur Ünsal) aslında pek de alışık olmadığımız ya da bizim göremediğimiz bir karakter. Çünkü bize farklı bir tablo çiziyor ve anneannesine bakıyor, onunla köye, yolculuğa çıkıyor. Şimdiki kuşakta bunu görmek mümkün mü? 

Benim gözlemlediklerim var. Şimdiki kuşağa baktığımızda, Murat 12 Eylül’ün yetiştirdiği bir kuşak. Biz, yani ortak kuşak, 12 Eylül’ün yetiştirdiği kuşağı görmezlikten geldik. Ben biraz oraya tespit yapmak istedim.  A-politik, her şeyden uzakta –sanki onları kim yetiştirdiyse-  internet kuşağıydı vs vs.. Ama onları anlamayan, görmezlikten gelen, onların iç dünyalarına sordukları soruları duymayan biziz aslında. Murat gibi bu hassasiyete sahip olabilecek çok da çocuk tanıdım.

 

»Murat ailesini reddediyor, kendine model olarak da dayısını görüyor. Murat’ın aslında sevgi arayışı söz konusu değil mi?

Psikolojiye başvurduğumuzda ona model olabilecek birini arar insan. Dayıyı örnek alıyor fakat dayı bütün olumlu yanlarına rağmen –sisteme entegre olamamış bir karakter- hayatını durdurmuş. Onun hayatı ne uzalır ne de kısalır. İki erkek olarak dayı ve yeğen ilişkisini severek yazdım. Orada da salt bir sevgi var.

 

»Film izleyiciyi sorgulatmaya götürüyor. Hem sistemi hem de kendisini. Net olan bir şey var ki o da kapitalizm eleştirisi…

Sorgulayalım zaten. Düşünen, taşınan seyirci olsun isterim. Karakterleri tartışmaya başladığımızda, onların bu hayatın içindeki varoluşu bize bu hayatı sorgulatır. Biz önce Nesrin (Derya Alabora) ve Güzin (Övül Avkıran) ile onları anlamalıyız. Onların içine düştüğü açmazları, çözümsüzlükleri anlarsak bunları yaratanın sistem olduğunu zaten görürüz. Böyle bir sistemin içinde, böylesine çarpık bir geçiş sürecini yaşayan, göçten etkilenen, modernizmle gelenek çatışmasının çok yoğun içinde olan, bu kadar düşüncesiz bir tüketim toplumu haline gelmiş olan, çocukluğunu kuşatan, geçmişiyle bu kadar hesaplaşabilmeyi beceremeyen bir toplumu anlatmak isterseniz, bu sorunlara bir şekilde değinmiş olursunuz.

 

»Filmdeki karakterler üzerinden şehir hayatının insana dokunmayı unutturduğunu anlatırken bir yandan da bellek kaybına değiniyorsunuz. Geçmişini unutmak, yüzleşmeyi bilmemek, bugün nasıl bir tablo çiziyor?

Biz maalesef bütün bu açmazların içinde yaşayan bir toplum haline geldik. Biz varoşlaşmış, kent kırsalı içinde daha yoğun barındıran göçü görmezlikten gelerek, büyük kentlerde yaşıyoruz. İçinde yaşayanı da çok görmüyoruz. Onlara değmediğimiz, değmek istemediğimiz bir metropolde ve büyük bir kaosun içindeyiz.

Daha bugün yanı başımızda olanı görmezlikten gelirken, unutma hastalığına, bellek problemine yakalanmış olan aslında orta kuşak. Bugünümüzle bile pek barışık yaşamıyoruz. Bugün yanı başımızda olana da değmiyoruz. Geçmişi de unutarak yaşıyoruz.

 

»Bu bellek kaybını neye bağlıyorsunuz?

Çünkü geçmişinle hesaplaşamazsan, onlarla yüzleşmezsen; problemleri büyütürsün, yarınlara bırakırsın. İnkâr ederek, yok saymaya çalışarak, problemleriniz katmerleşerek hayatınıza girer. Filmdeki Nesrin ve Güzin gibi. Bugünün problemiyle yüzleşerek, üstünü örtmeden yaşamaya çalışırsan problemlerin üstesinden gelebilirisin. Bu nedenle bellek sorunu var toplumda. Bakın, bellekle ilgili toplumların vicdanları vardır, psikolojileri vardır. Sağlıklı, sağduyulu bir toplum olmak istiyorsak, insan önce kendisiyle yüzleşmek zorunda, hem geçmişi hem de bugünüyle… Çok geçmişe gitmeye de gerek yok. 12 Eylül’üyle yüzleşmeyen toplum, geçmişiyle yüzleşebilme hesabını görebilme konusunu halledememiş demektir. Örneğin filmde de 40 yıllık meselesini annesiyle çözmemiş Güzin, 40 yıl boyunca hayatını doğru düzgün organize edememiş bir Güzin’dir. Ta ki annesinin karşısına çıkıp “sen beni hiç sevmedin ki…” diyebilme cesaretini gösterene kadar. O günden sonra daha arınmış bir hayata doğru yolculuğa çıkmaya başladığını hissedebiliyoruz. Ama en azından bir adım attı, ama bu kadın 40 yıl bunun hesabını yapmamış, biz bu hesapları yapamayan bir toplumuz.

 

»12 Eylül’le de yüzleşemedik dediniz. Sinemasal olarak bakarsak bir yol kat edildi mi?

Yeterince değil. Bundan bu kadar muzdarip olmuş toplum, bunla hesaplaştı mı? Çocuklarını öyle eğitebildi mi? Son derece içeriden bu hesaplaşmayı yapabilen bir film yapılmadı.

 

»Karadeniz’e gelelim. Bir Karadenizli olarak yine o havayı vermişsiniz filme. Karadeniz sizde nasıl bir yolculuk? Pek çok filminizde Karadeniz kokusu alıyoruz çünkü…

Karadeniz o kadar büyüleyici ki, çocukluğumdan itibaren en büyüleyen yer ama bütün Anadolu da büyüler beni. Doğa, mücadele, var olma, kozmopolitlik kültürleri, kozmopolit yapısı, birçok şey var beni etkileyen. Akıl almaz bir doğa ve doğa mücadelesi görüyorum Karadeniz’de. Çok çetin ceviz olmasından dolayı çok mücadeleci ruh ister. Orada yaşamak için oraya ait olmak gerek. O yüzden aidiyet duygusu bende çok gelişmiş. Mesela ben çocukluğumu geçirdiğim dönem, gitme arzusuyla aynı anda da kalma arzusu yaşadım. Yolculuk fikri oradan gelmedir, gitmek ve kalmak. Orada kapalı kalmamayı, ufkumu büyütmeyi çok istedim. Ama bütün beslendiğim yer de orasıydı, çünkü orada çok şey gördüm: Bulutu, sisi, dumanı, zirvesi, orası farklı tabii.

 

»Karadeniz’de kalma fikri bugün nasıl peki?

Büyüyen, yetişen bir genç olarak oradaki sınırlar içinde kapalı hayatı çok da özlemiş olduğumu söyleyemem. Demek ki oradaki çemberin benim için yeterli olmadığını hissettim. Gelmek, ayrılmak fikri bende büyüdü. Üniversiteyi bitirir bitirmez de İstanbul’a geldim. Ama sonra da şu gelişti. Peki, şimdiki Yeşim oraya nasıl bakar: Demek ki beni ne kadar beslemiş ki, burada sinemacı olan Yeşim’in başka bir gözle oraya gidip, onca öğrendiği, onca yaşadığı, biriktirdiği, büyüdüğü yer Yeşim’i bir kez daha büyüledi. Orada yeniden yaşar mısınız değdiniz de başka bir şey o. Bu kadar yoğun bir meslekle uğraşmaya başladığımdan, oraya sığmayacağımı artık biliyorum. Fakat şöyle bir duygum var: oradaki dağların başında, dumanlara bakarak yaşlanayım…

 

»Bugün baktığınızda nasıl bir farkla ve gözle baktınız çocukluğunuzun geçtiği yerlere?

Daha eleştirel, daha kaygı payı yüksek ama aynı zamanda kucaklayıcı baktığınız için birbirinden ayrıştırıyorsunuz. Sezgilerinizle gördüğünüz birçok şeyin nedenselliğini kurabiliyorsunuz. Ama aynı zamanda insanıyla gerçek ilişkiler kurabileceğiniz bir yer. Hem çok içeriden hem çok dışarıdan bakabilme gözüne sahibim.

 

***

Acıya sürüklenişi yaşamadan anlatamazsınız

»Sinemada doğaya dönüldü değil mi?

Beslendiği yerlerle ilgili film yapanları severim. Mesela Sonbahar. Sonbahar’da kullanılan dil de dâhil olmak üzere, yerel öğeleri çok iyi vermişti.Tabii bunca zamandır o kadar çok klişe fikirlerle doluyuz ki. Oysa içerdeki bilgi çok daha başka, bunu anlatmak gerekiyor. Oradan bir sinemacının, kendi derdini anlatması gibi, benim ve Özcan gibi, neden olmasın.

 

»Yaşayarak anlatmak gibi sanırım?

Türk sinemansın en büyük gafletlerinden bir de buydu, oyuncu seçimi de dâhil. O kültüre, dile ait o kadar az şey öğrenirsiniz ki, dolayısıyla çarpıtılmış olarak sunulur yapım. Tüm bunların ötesinde başka bir adım atabilmiş olan, hakikaten kendi gibi olabilmeyi, kendi derdini benimle paylaşabilmiş olan filmler beni çok heyecanlandırıyor.

 

»Pandora’nın Kutusu’ndaki alzheimer hastası anneanne var, Nusret Hanım (Tsilla Chelton ) böyle bir hastalığa tanıklık ettiniz mi?

O acıya sürüklenişi yaşamanız lazım ki hissettirebilesiniz.  Ben yaşadım ve tanığım.

 

»Filmdeki anneanne bir Fransız. Özellikle mi tercih ettiniz?

İlla ki Fransız olsun diye yola çıkmadık. Çok aradık Türkiye’den, ben 1,5 yıl böyle bir oyuncu aradım ama bulamadık. Ya da çok yaşlılar oynamak istemdi falan. Sonrasında yurt dışında aramaya başladık. Uyduruk bir yaşmakla o duyguyu vermeye çalışıyorlar, bana yapay geliyor artık. Böyle baktığınız zaman Tsilla buram buram oraya ait, Karadeniz’e ait bir kadın. Buraya kadar oyuncunuzdan alabilmeniz lazım. Bu da çok emek. Esasta niyet tabii ki. Nasıl bir insan yaratmak istiyorsunuz? Buna karar vermek zorundasınız. Bu da inanılmaz bir başarı. Normelde Parisli bir kadındır Tsilla ama hiç Parisli bir kadın değildi filmde.

 

»İki kuşak farkı var, ama yolları aynı…

İkisi de kayıp ve kaçak. O yüzden yolları kesişiyor…

Gülşen İşeri


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy