ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Dec 05th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Türk Sineması Güz Sancısı Üzerine


Güz Sancısı Üzerine

e-Posta Yazdır

Reklamlar
{mosimage}
Konu
1955 yılı güz mevsimine doğru yol alırken, Beyoğlu'nun ışıltılı güzelliğinin üstüne Türkiye'nin gerginleşen siyasi ortamının gölgeleri düşmeye başlamıştır. Antakya'daki güçlü nüfuzu yüzünden DP'nin yakından ilgilendiği, babasının tek oğlu olan Behçet, İstanbul'da Hukuk Fakültesi'nde asistanlık yaparken, yetiştiriliş tarzı ve babasının etkili kimliğinin gölgesinde marjinal düşüncelere doğru sürüklenmektedir.

Behçet'i sürüklendiği yolda tökezleten tek şey, oturduğu dairenin karşısındaki bir başka dairenin penceresinde gizlice izlediği kadın olacaktır. Behçet tarafından izlendiğini bilen bu kadın Elena?dır. Elena, Beyoğlu'nun kozmopolit güzelliğini oluşturan eşsiz parçalardan biridir. Genç kadın, kendisi de eski bir fahişe olan babaannesi tarafından, üst düzey bürokratlara sunulan bir fahişedir. Babaanne ile torun arasında, yaşadıkları toplumda gayrimüslim olmanın getirdiği dayanışmanın ötesinde, gizemli bir bağımlılık ilişkisi vardır.

Beyoğlu'na ağır ağır inmeye başlayan bu gergin siyasi atmosferin karanlığı altında Behçet ve Elena'nın yolları kesişir. Gayrimüslimleri taraf olarak belirleyen ve günden güne coşan siyasi dalgaların ortasında, Elena ile Behçet arasındaki karşı konulmaz aşk, kendini savunmaya çalışmaktadır. İki genç, aşkın topraklarında "aynı", yaşadıkları ülkenin topraklarında "farklı" taraflardadırlar. Behçet, militan bir kalemin günbegün koyulaşan renklerle çizdiği politik çizgide yürürken; attığı her adım onu, düşman uyruğundaki Elena'dan, yani aşktan biraz daha uzaklaştırmaktadır. Elena ise, babaannesinin ona biçtiği, çıkışı olmayan yazgının duvarlarını Behçet'e duyduğu aşkla zorlarken, başka bir çıkışsız yazgının; sevgilisini teslim alan marjinal siyasetin duvarlarına çarpacaktır...
Evet ‘sancı’, ama...
Güz Sancısı’nın bellibaşlı problemleri şunlar:

1) Yönetmenin önceki sinema filminde de olduğu gibi, bir kere daha yakın tarihimizden vahim bir olayı alıp fotoroman esprisinde harcamak... Fotoroman, çünkü sığ ve şematik karakterizasyonlar oluşturmak ve çok da hızlı olmayan kimi zaman sarkan, bebekli sevişme sahneleri falan gibi- bir tempoda, birbirini izleyen görüntüler eşliğinde olup biteni bunların sırtına yüklemek. Bu çeşit tarihi olay nakletme anlayışında iyi-kötü ‘dönemsel’ bir dekor kurulup ‘tarihi’ bir şey anlatıldığı sanılır, seyircinin de böyle sanması istenir. Üzücü olan, bu olayları yeniden canlandırma cesaret ve masrafını bir kere daha göze alamayacak bir sinemada söz konusu filmin ‘tek’ örnek olarak kalacak olmasıdır.

2) Karakterlerin üstünkörü çizilmesi bir yana’, haklarında söylenebilecekler de yarım yamalak bırakılmıştır. Filmin erkek kahramanının ait olduğu milliyetçi ‘ekip’ nedir, kimlerden oluşur, olaylarda dahli nedir? Onların olaylarla ilgisini karineyle mi çıkarmalıyız , bir bilene mi sormalıyız yoksa  öyle ‘dağınık mı bırakmalıyız’. Galiba sonuncusu.

3) Bu fahişe Rum kızı hikâyesi de nedir?  Onu, delikanlının önce cinsi, sonra korumacı en son da insani hislerini harekete geçiren nevi şahsına münhasır bir çocuk kadın - gönülsüz fahişe- bebekle oynayan kız sayacağız, amenna. Fakat özellikle onu satan cadaloz anasıyla birlikte ele alındığında, kızcağız 6-7 Eylül faciasını temize çekmek isteyen bir filmde isteyerek ya da istemeyerek bir çeşit ‘dengeleme stratejisi’ midir? Öyle ise, Karaoğlan ve ona ram olan Bizans prenseslerinden ne kadar ileri gitmiş olabiliriz? Ayıp ve bayat değil mi?

4) Bağlantılı olarak, film son 20-25 yıldır cılkı çıkan bir Beyoğlu ve azınlıklar ‘masallaştırması’ndan mustariptir. Sorun, bütün olayların bir ya da iki sokakta geçmesinden çok, Beyoğlu’na ve azınlıklara atfedilen egzotik tekinsizlik (annenin Darulbedayivari kocakarı makyajı) ve iç gıcıklayıcılık (kızın bir Tinto Brass filmi kıvamındaki pencere önü pozları) ile ilgilidir. Beyoğlu ’vintage’ elbise ve şapkalardan, pastacılardan, işveli Rum kızlarının göğsündeki haçtan ve Rum şivesiyle tatlı tatlı Türkçe konuşmaktan mı ibarettir? Böyle bir Beyoğlu’nun zaten bir fantezi (üstelik erkek fantezisi, her anlamda) olduğu düşünülürse yok edilmesi de varlığı kadar inandırıcılıktan uzak görünüyor. Diyelim ki edildi; olaylar patlak verdiğinde neden her şey bir müsamere havasında ve hızında (gercekte her şey çok daha vahşi ve hızlı olmuş olmalı) cereyan etmekte? Zuhal Olcay’ın canlandırdığı, yerden kürk toplayan ‘vintage’ hanım dışında bu olaylara bizzat katıldığı anlaşılan orta sınıf nerededir?  Dolayısıyla, özellikle de milliyetçi delikanlı kadar müphem çizilmiş ‘solcu’ delikanlının vahşice öldürmesini muteakip, tutunacak tek dalımız delikanlının bir zamanki nişanlısı olan hanımkız oluyor. Sağduyunun sesi rolündeki bu genç kızı belki de sırf bu yüzden seviyor, onu ileride bir Cumhuriyet romanı kadını olarak, mesela Nuranvari bir rolde görmek istiyoruz.
‘Güz Sancısı’nda inanmanız gereken tek şey en sonda çıkan fotoğraflardır ki, bunlar da filmin sağlaması olmaktan çok, filmin dramatik bir eser olarak iflasının belgeleri olarak orada durmaktadırlar. Benzetmek gibi olmasın, hatırlayın, çok daha ‘dekor’ (ama ne dekor) olan ‘Dogville’in sonunda Bowie şarkısı eşliğinde Amerikan sefaleti fotoğrafları gördüğümüzde bu nasıl da filmi haklı çıkarır, güçlendirir. ‘Güz Sancısı’nda ise gerçek 6-7 Eylül görüntüleri sadece filmin müsamereliğini açık ediyor! ‘E canım, aman işte bu kadarı yapılıyor sen de’, falan diyeceklere Tarih Vakfı’nın bundan birkaç yıl önce yayımladığı 6-7 Eylül kitaplarına bakmalarını öneririm.

 

 FATİH ÖZGÜVEN

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy