ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Dec 05th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Türk Sineması Türkiye Sinemasında Eşcinsellik


Türkiye Sinemasında Eşcinsellik

e-Posta Yazdır

Reklamlar

  Haremde Dört KadınKadın eşcinselliği

Toplumumuzun kapalı olması nedeniyle, 1960 öncesinde erkek veya kadın eşcinselliği üzerine film yapılamamıştır.

Eşcinsel temalı ilk film özelliğini, 1962 yapımlı ‘Ver Elini İstanbul’ taşımakta.  Bu filmin yönetmenliğini Aydın Arakon yapmış, senaryosunu ise Ali Kaptanoğlu takma adıyla Attilâ İlhan yazmıştı.  Filmde, ilk defa iki kadının (Mualla Kavur ve Leyla Sayar) öpüşmesi yer almakta.

Atıf Yılmaz’ın yönettiği İki Gemi Yanyana’da (1963), Suzan Avcı ve Sevda Nur’dur öpüşen kadınlar.  1965 yılında çekilen Haremde Dört Kadın adlı filmde, Halit Refiğ, harem yaşamına dikkat çekmiş ve Osmanlı yaşamının baskılarından kaynaklanan lezbiyenliği anlatmaya çalışmıştır.  Fakat bunu yaparken, cinselliği bir sömürü olarak kullanmamış, gizli kalmış gerçekleri ortaya çıkarma amacı gütmüştür.

Refiğ, kendisiyle yapılan bir röportajda, Haremde Dört Kadın adlı filmiyle ilgili şöyle konuşmaktadır: “Türkiye’nin farklı sosyal yapısını, farklı kültürel özelliklerini, tarihi bir dönem filmi içerisinde göstermek istedim… O tarihe kadar yapılan tarihi filmler, genellikle hamasi eserlerdi.  Derinliğin olmadığı biçimsel filmlerdi.  Esas itibariyle, Türkiye toplumsal yapısının kendine mahsus özelliklerini, belli bir tarihsel fonun içerisinde, tam da değişim döneminde gerçekleştirdim…”

Lezbiyen ilişkiler, 1974-1979 yılları arasında bir sömürü haline gelmiştir Türkiye sinemasında.  Sadece ticari amaçlarla çekilen ve seyirciyi tarik ve tatmin etmekten başka işlevi olmayan seks komedilerine malzeme olan “lezbiyen ilişkiler”de, kadınlar amaçsızca öpüştürülmekte ve seviştirilmektedir.

1979 yılından itibaren lezbiyen ilişkiler üzerine film yapılmaya devam edilmiştir, fakat bu dönem sonrasında, ticari amacın ötesinde, “kadının kadına hayranlık duygusu”nun ön plana çıkarıldığı filmler yapılmaya başlanır.  Buna örnek olarak da, Halit Refiğ’in İhtiras Fırtınası (1983) adlı filmini verebiliriz.  Aynı erkeği paylaşmalarına rağmen birbirinden kopamayan iki kadını oynayan Gülşen Bubikoğlu ve Zuhal Olcay’ın ilişkileri… Buna benzer bir ilişki, Atıf Yılmaz’ın Dul Bir Kadın (1985) filminde de vardır.  Yılmaz, 1992 yılında çektiği Düş Gezginleri’nde de lezbiyen bir ilişkiyi ele almıştır ve bu film, yönetmenin çektiği filmler arasında en marjinal olanıdır.  Pornografinin de yer aldığı söylenebilecek olan filmde, Lale Mansur ve Meral Oğuz, çırılçıplak sevişirler.

 

Erkek eşcinselliği

Kadın eşcinselliği üzerine yapılan ilk filmin yılı 1962 olmasına rağmen, erkek eşcinselliğini ön plana çıkaran filmlerin çekilmesi için 1980 yılını beklemek gerekmiştir.  Osman F.  Seden’in çektiği Beddua adlı film, bu açıdan bir ilktir.  Başroldeki Bülent Ersoy, cinsiyet değiştirmeden önce yer aldığı bu filmde, çocukluğunda tecavüze uğrayan, eşcinsel bir şarkıcıyı oynar.  Orada yansıtılan imaj, eşcinsellerin makyajlı ve kürklü olduğudur.  Ne kadın ne de erkek olduklarıdır altı çizilen… Bu açıdan da Beddua’nın, eşcinselliğe bakışı itibariyle, realist bir duruş taşımadığı ortadadır.

Kadir İnanır’ı, pasif eşcinsel olan oğlunu affeden ceza avukatı rolünde izlediğimiz Eser Zorlu imzalı Acılar Paylaşılmaz (1989) filmi de, eşcinselliği geçmişte yaşanan mutsuz günlere, babasız geçen yıllara bağlar.  Yani, bu film de olayın derinine inmeyen, yüzeysel olarak eşcinselliğin nedenini “mutsuz aile tablosu”na dayayan bir filmdir.

Lezbiyen temalı filmlerde de görüldüğü gibi, erkek eşcinselliğini ele alan filmlerde de bir grafik var.  Bu grafik, önceleri yüzeysel kalan, sonraları irdeleyen bir haldedir.  1993 yılına geldiğimizde, Atıl Yılmaz’ın Gece, Melek ve Bizim Çocuklar filmindeki cesur yaklaşımıyla karşı karşıya geliyoruz.  Eşcinsellik bir yan temadır filmde, ama yine de kulamparalık, fahişelik gibi konuları ele almasıyla ön plana çıkmaktadır.

Erkek eşcinselliği her zaman tepki çektiği için, bu konuyu işlemek kolay olmamıştır ve nitekim de çekilen filmler sürekli birilerinin eleştirilerine maruz kalmışlardır.  Mustafa Altıoklar’ın yönettiği İstanbul Kanatlarımın Altında (1996) ve Ferzan Özpetek’in yönettiği Hamam (1997) filmi de tepki çeken filmlerdendir.  Mustafa Altıoklar’ın Ağır Roman’ı (1997), Kutluğ Ataman’ın Lola ve Bilidikid’i, İki Genç Kız’ı, örnek olarak verilebilecek diğer eşcinsel temalı filmlerdir.

İzleyicinin gözünde, güldüren ya da arkadan vuran olmuştur eşcinseller.  Buna verilebilecek en somut örnek de, Nuri Alço’lu filmlerde, eşcinsel rolünde izlediğimiz Şemsi İnkaya’dır.  Genellikle, kadınları tuzağa düşüren, tiksindirici bir roldedir İnkaya ve eşcinsellerin böyle algılanmasına neden olmuştur bu karakter.  Filmlerdeki yan rollerin özensizce seçilmesinden kaynaklanan bu imaj, ancak eşcinselliği cesur bakışlarla işleyen filmlerle değişmeye başlamıştır.

Eşcinsellik, bugüne kadar birçok kez dalga geçilecek malzeme olarak görülmüştür.  Bu yüzdendir ki, Agâh Özgüç, “100 Filmde Başlangıcından Günümüze Türk Sineması” adlı kitabında, ancak iki adet eşcinsellikle bağlantılı olan filme yer verebilmiştir.  Bu filmlerden biri Haremde Dört Kadın, öteki ise, Canan Gerede’nin yönettiği Robert'in Filmi (1990) adlı, eşcinsellik, travestilik gibi konuları derinlemesine işleyen bir filmdir.  Yüz filmin içinde sadece bu iki filmin yer alması, sinemamızda da bir heteroseksizm olduğunun göstergesidir.

birgün gazetesi

 

 

Haremde Dört Kadın

1965 senesinde gösterime giren siyah beyaz çekim bir Türk filmi.

Halit Refiğ'in yönetmenliğini yaptığı drama türündeki eserin seneryosu Kemal Tahir'e ait olup Türk Sineması'ndaki parlak örneklerden biridir. Osmanlı'nın son dönemlerindeki kimi olayların konak hayatı ve bir harem üzerinden anlatıldığı film, senaryosu kadar oyunculukları ile de dikkat çeker. Türk Sineması'ndaki kanıksanmış genel kalıplardan farklı olarak; derin ve gerçeğe yakın karakterler, ustaca kurulmuş diyaloglarla hissettirilen bir gerilim içerisinde entrikalarını sürdürür. Haremde Dört Kadın, aslen bir dönem filmi olup Atıf Yılmaz'ın yönettiği İki Gemi Yanyana (1963) ile beraber Türk Sineması'ndaki ilk lezbiyen ilişki karelerini içerir

 

 KONU

Sadık Paşa cahil, zevkine düşkün, bir o kadar da dindar geçinen bir Osmanlı paşasıdır. Varlık içerisindeki konak hayatında üç eşiyle beraber yaşar. Özel olarak yapılan macunlara rağmen çocuğu olmamaktadır ve bir oğlu olmamasının nüfuzunu etkilediğine inanır.

Haremindeki kadınlardan Mihrengiz, paşanın jön Türk yeğeni Dr. Cemal 'e aşıktır. Geri planda kalan silik bir cariye olan Gülfem ise köşk içerisindeki önemini artırmak için Paşa'nın asker yeğeni Rüştü'den çocuk peydahlamaya çalışmaktadır ve akıl hocasıyla birlikte bunun hazırlıklarını yapar. Şevkidil (en büyük cariye) güçlü, entrikacı, köşkü ve ahalisini tek başına yönetebilecek kapasitede, afet-i devran bir kadındır. Mihrengiz ile arasındaki sevgi giderek bir lezbiyen ilişkiye dönüşür. Her şey, Sadık Paşa Ruşan'ı dördüncü eş olarak almak istediğinde karışmaya başlar. Dizi halinde gelişen bu yasak aşklar sonucunda Cemal, amcasının kıskanç karılarından biri tarafından öldürülür. Saf kızı oynayan ve sevdiği genç tarafından da sevilen Ruşan ise, çevresindeki olaylar üzerinde hiçbir etkisi ol(a)mayınca sadece kendisine biçilen rolü oynamaya başlayan bir piyon olmaktan öteye gidemez.


Tıbbiye öğrencisi olan ve eğitimi sırasında Sadık Paşa’dan destek alan Cemal, Jön Türk adı verilen Osmanlı aydınlarına mensuptur. Amcası başta bunu bilmemektedir ancak zamanla kendisinden kuşkulanmaya başlar. Cemal; hürriyet, yer yer sosyalizm, Anadolu ve Anadolu insanının kendi kaderine terk edilmişliği gerçeği üzerine ve halkını onurlandıran konuşmalarıyla ilerici bir kişiliği yansıtmaktadır. Bir Jön Türk'le saltanat ve padişah yanlısı paşa arasındaki diyaloglar ve yaşadıkları zıtlaşma Osmanlı’nın son zamanlarından ve dahi günümüzden bir portre sunmaktadır aslında.

 

Hainlik olgusu da filmde Paşa'nın yeğeni Rüştü karakteri ile kendine yer bulur. Rüştü güvenini ve desteğini kazanmışken, bir taraftan da kendisini öldürüp haremine ve konağına el koyma ve rütbesini artırma hayalleri kurmaktadır...

Köşk yaşantısını iyi yansıtan kareler içerisinde, başta Mihrengiz karakteri olmak üzere kadın cinselliğinin varabileceği en uç boyutlar şekilleniyor. Zaten filmdeki en etkileyici sahnelerinden biri de, aşkına karşılık vermediği için Cemal'i öldüren Mihrengiz'in çevresine kalabalık toplaştığında ağlayarak "Bir Jön Türk'ü öldürdüm, padişahım çok yaşa!" nidasında bulunması...


DİĞER BİLGİLER

  • Cüneyt Arkın bu filmdeki iyi oyunculuğuyla filmografisinde kendisine isim getiren ilk işlerinden birini yapmış oldu.
  • "Harem yaşamının cinselliğiyle, kıskançlık çatışmalarıyla ve baskılarıyla, dönemin siyasal atmosferi içinde gelişen film, katıldığı Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde bazı olaylara neden oldu. Gösterim sırasında bir grup milliyetçi gencin saldırısına uğradı. Tepkinin nedeni Osmanlı paşasının dört karılı olmasıydı." (Agah Özgüç'ün 100 Filmde Türk Sineması kitabından)
  • İlk kez bu festivalde politik olgular su yüzüne çıkmış, kimi gruplar, kendi ideolojilerine uygun olmayan filmleri protesto etmişlerdir. Bu grupların kara listeye aldığı Haremde Dört Kadın gösterilirken olaylar çıkmış, filmin gösterimi engellemek istenmiştir. Olaylar sırasında sahneye çıkan Antalya Emniyet Müdürü, "Endişenize mahal yok. Çünkü jüri sizin protesto ettiğiniz filmi birinci seçmez" demek zorunda kalmıştı. Aynı grubun seçilmesinde sakınca gördüğü diğer filmler Ben Öldükçe Yaşarım, Muradın Türküsü ve Toprağın Kanı idi. Sonunda jüri, tüm bu dış baskılara boyun eğerek Haldun Dormen'in yönettiği Bozuk Düzen filmini birinci seçti.

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy