ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Dec 05th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Türk Sineması Yeşim Ustaoğlu - Ergen Toplum Manzaraları


Yeşim Ustaoğlu - Ergen Toplum Manzaraları

e-Posta Yazdır

Reklamlar

 

Yeşim UstaoğluKendi geçmişi, bugünüyle çok hesaplaşabilmeyi bilen bir toplum değiliz. Biraz ergen bir toplumuz. Sanatsal açıdan da eğilimin böyle olması çok şaşırtıcı bir durum değil. Biz birçok sorunu görmezden geldik. ‘Güneşe Yolculuk’un yapılma sebeplerinden biri de oydu. Yanı başımızda olan bitenleri görmezden gelme hali

1980’li yıllarda ödüllü kısa filmlerle başlayan süreç, 1994’te ‘İz’, 1998’de Güneşe Yolculuk, ardından ‘Bulutları Beklerken’ ve son olarak “Pandora’nın Kutusu” filmleriyle devam etti. 1970’li yıllarda KTÜ’de okuyan Ustaoğlu o yılların sosyalist solu içinden gelen ve bugünde ahde vefası olan bir isim. Sinemamızda tartışmalı alanların ve siyasal olarak tartışmalı konuların yönetmeni. Ancak bizzat bu nedenle gerek basında gerekse sektörde belli bir marja itilmeye çalışılan bir isim. Şurası bir gerçek ki, Kürtlerle ilgili film yapan iki kadın yönetmenimizde yıllar sonra düzenin ve düzene bağlı sektörün rövanş çağrılarıyla karşılaştılar: Yeşim Ustaoğlu ve Handan İpekçi. Gerçek şu ki, kendi sorunlarıyla ve tarihiyle yüzleşemeyen bir toplumuz, kısa zamanlarda büyük değişim emareleri geçiren değil, iktidarın sopasıyla gidişatı değiştirilen bir toplumuz. Belki de Ustaoğlu’nun deyimiyle yetişkin değil Ergen bir toplumuz. İki kesimden, özellikle Kemalist ve İslamcı kesimden öfkeli seslerle anılıyor, hakikati anlatmadıkları için değil, hakikati açık yüreklilikle ve etkili bir şekilde anlattıkları için. ‘Güneşe Yolculuk’ ve ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ filmlerine tepki koyup ‘Güneşi Gördüm’den ulusal bir kahraman yaratmaya çalışan, hatta Yılmaz Güneyle Mahsun arasında bağlar kurmaya çalışan yaklaşım –kusuru bakmayın ama- abesle iştigaldir. Yönetmenler siyasallaştıkça politik yalıtma duyargaları çalışan, komplo teorileri artan, ötelemeye çalışan tavır güçlü bir eğilim haline geliyor. Türkiye yurdumuz, ama kendi gerçekçi ve eleştirel sanatçılarını yüzyıldır cezalandırmayı bir numaralı ödev olarak gören, kendisiyle yüzleşemeyen, inandırıcılığını yitirmiş büyüklük söylevlerinin ülkesi.

Yeşim Ustaoğlu»94 yılında ilk uzun metrajlı filmin ‘İz’i  çektin? ‘İz’in vizyona girmemesinin sebepleri nelerdir?
‘İz’ yapıldığında yurtiçinde ödüller aldı, yurtdışında festivallere katıldı, birçok yabancı ülke televizyonunda gösterildi. Ama 1994, sinemamızın daha krizden çıkmadığı yıllardan biriydi. Biz festivalleri dolaşırken gösterim için anlaştık, Kadri Yurdatap kopya bastırmak yerine gösterimi ertelemeyi tercih etti. O dönemde çok sınırlı olarak gösterime girilebiliyordu. İzleyiciler görmüşlerse toplu gösterilerde, televizyonda ya da festivallerde izlemiştir o filmi. Sancılı gösterim süreci nedeniyle ben de epey bir gerilmiştim. Biraz yapımcının sürüklediği şeylerdi, ama öte yandan çok fazla talep de yoktu zaten. O dönemde Türk filmlerinin gösterime girmesi de zordu. Bir kopyamız yurtdışındaydı, epey bir dolaştı o kopya. Onun bir ara Alkazar’da gösterimi olduğunu hatırlıyorum. Vizyona girme tarihi belirlendi fakat oraya yetiştiremedik kopyayı. Sonra yeniden salon bulmak problemli olmaya başlayınca öyle kaldı. Benim de dağıtım işinde çok da tecrübem yoktu açıkçası. 

»94 yılı  Türk sinemasının iktisadi krizinin derin yıllarından biri. Özellikle yerli filmlerin finansmanında çok ciddi zorluklar çekiliyordu. Büyük oranda sponsorlara ihtiyaç duyuyordu yerli filmler. Özellikle de televizyon satışları gerçekleşmeden kendini finanse etmesi mümkün değildi.
Bizde de öyle oldu, sinema gösterimi olmadan televizyonda gösterildi.

»Hollywood’a karşı bir tepki aslında genç kuşaklarda görülüyordu.
Yerli filmlere duyulan talep bütün dünyada görülüyor. İnsanların bir bölümü  her biri bir diğerinin kopyası ‘yaman kahramanlık’ hikâyelerine doymuş, hatta bıkmış insanlar vardı ülkemizde. Bizim sinemamız ise daha çok bu topraklardan esinlenip Avrupa geleneği içindeki ürünlere yakındı. Bu nedenle Avrupa’da daha geniş bir şekilde gösterilebildi.

»Gösterim koşulları açısından Türkiye şimdi daha iyi durumda Avrupa’dan. Örneğin İngiltere’de belirli kentlerde neredeyse 10 yıl boyunca yalnız Hollywood filmleri gösteriliyor.
Yerli yapımlar İsveç’te, Kuzey Avrupa ülkelerinde, Fransa’da izlenen talep edilen yapımlar olmaya başlandı. Yerli film oranının gösterim süresi arttı. Buna karşın ülkemizde bir bütün olarak sinema kültürünün halka mal olduğu söylenemez. Geçmişteki kültür kalmadı, aynı zamanda sanatla toplumun ilişkisinde de geçmişteki canlılık yok artık. Bugün sanatçı ile seyirci arasına çok daha fazla şey giriyor. Garip ama çok daha kontrollü bir süreçteyiz bugün, erişim için çok daha fazla şey yapmak gerekiyor, medyum (araç, alıcı  ve aracı anlamlarına gelir) dolaysızlığını  kaybedince seyircinin de tepkileri erişilmez hale geliyor. Bugün basından gelen insanlar çeşitli sorular soruyorlar, biz de soruyoruz, sen bunu araştırıp mı soruyorsun diye. Hayır diyor, öyle söyleniyor. Onun için kendi öz bilinci eksik bir sinema sektöründe üretim yapıyoruz.

»Bizim tespitimiz şuydu: Yılmaz Güney ekolü  80’lerle birlikte durmuştu bu ülkede. Tekrar onun içinde kalan bir film izliyorduk.
Muhalif bir duruşunun olması, barış ve kardeşlik sorgulamasının nesnellik içinde izlerinin aranması önemliydi. Ama genelde sektörün ve basının dışlamaya çalıştığı bir film oldu. Bu filmi dağıtım şirketleri dağıtmadı, her şeyle kendimiz boğuştuk. Ciddi bir rakama ulaştı seyirci olarak. Ancak dünya genelinde çok daha olumlu karşılandı, başta Berlin olmak üzere o kadar çok ödül aldık ki, sanıyorum 30’u geçti bunların sayısı. Buna karşın ‘Güneşe Yolculuk’ belirli bir kesimin kabul edemeyeceği kadar gerçekliğimize yakından bakan bir filmdi sanırım.
Evet, özellikle 80’li yılların sonundan itibaren Türkiye’de gerçeklikten ve toplumsal konulardan uzaklaşma çok ciddi olarak yaşanmıştı. Buradan sonra 95’ten sonra bir geri dönüş yaşanmıştı.
Berlin Film Festivali’nden iki ödülle döndükten sonra İstanbul Film Festivali’nde dört ödül aldı. Antalya’dan beş ödül aldı. Dünya festivallerinde uzun süre gösterildi ve pek çok ödül aldı. Birçok ülkede de vizyona girdi, birçok ülkenin üniversitelerinin, kültür merkezlerinin önemli bir arşiv kaynağı talebi olan bir film. Ama bütün bunlara rağmen, o dönemde biz dağıtım açısından bir sıkıntı yaşadık. Kültür Bakanlığı izni olan bir film bu. Daha çok dağıtımcılar, benim her zaman dile getirdiğim oto-sansür problemi bir parça filmin başında kaldı. Dağıtımcılar göze alamadılar filmi. Biz bir seneye yakın bekledik filmin gösterimini. Bu arada festivalleri dolaşmaya devam ediyordu.
Gazetelerde belli aralıklarla ödül haberleri de okunuyordu. Sadece Akademi İstanbul’da gösterime girdi. Kadıköy’de de girdi. Uzun zaman oldu ama dört kopyayla girdik diye hatırlıyorum.
Az sayıda kopyayla girdi. Bazıları Anadolu’ya çıktı. Maksimum sekiz kopyayla yola çıktık. Ama iyi bir sayı yaptık buna rağmen. Yüz elli bin civarında bir seyirci sayımız vardı bu kadar az kopyamız olmasına rağmen. Çok yoğun bir şekilde korsan olarak da izlendi biliyorsunuz. Beş yıl sonra nihayet yasal olan DVD’ler çıktığında hala talebi olan bir filmdi.

»Beyoğlu’ndaki sinemalar neden göstermediler?
Biz başvurduğumuz zaman programlarının dolu olduğunu öğrendik, bazı dağıtımcılar tarafından. Çok uzun süre kaldık Akademi’de, yaklaşık 3 ay gösterimde kaldı. Beyoğlu Sineması’nı hatırlıyorum, filmi gösterelim diye konuştuk, bir hafta gösteririm demişti. Özen’e bağlıydı. Bir hafta için bir filmi bir yerde göstermeye çalışmak olacak iş değil. Tek bir salonda gösterime sokmaya karar verdik biz de. Kadıköy’de Sinematek diye bir  salonda gösterildi diye hatırlıyorum. Ben filmin her aşamasında bulundum. Film de başında durulması gereken çocuk gibiydi gerçekten de.

»O tartışmalardan sonra milliyetçi tepkiler de geldi filme. Bunlara ne diyorsun? Yılmaz Güney’e de böyle çok ciddi tepkiler vardı. 60’lı yıllarda da hafif toplumcu gerçekçi filmlere de gelmişti.
Medyada da filme karşı bir sessiz duruş vardı. Gerektiği gibi eleştirilmedi. Sadece sağ basında değil.

»Yeni Sinema’da da Türk Sinema ortamı için kabul edilemeyecek bir film tespitini yapmış ve yazmıştık.
Filmin tabiatında bir tepki alması var. Filmle aynı görüşü paylaşmayanların filme tepki göstermesi doğal.

»Almanya gösterimi nasıl oldu?
İyiydi. Tüm yurtdışı gösterimleri iyi geçti. Japonya ‘Bulutları Beklerken’ ve ‘Güneşe Yolculuk’ dışında hiç Türk filmi göstermedi galiba.

»Altmışlı-yetmişli yılların büyük tezi: Ne kadar ciddi ve samimi bir şekilde yerelden beslenirse o kadar evrensele yaklaşır.
Evet tabii. İnsani durum, insani sıkıntılar her yerde aynı sonuç  olarak. Sonra 2003-2004 ‘Bulutları Beklerken’ başladı.

»1994, 1998, 2004 ve şimdi de başka bir filminiz gösterildi, “Pandora’nın Kutusu”. Bu uzun aralıklar neden oluştu?
Benim hazırlık dönemim uzun sürüyor herhalde. Meseleyle ilgili bir hem hal olma hali. Böyle şeyler yaşıyorum ve çok çabuk böyle bir şeye kalkışamıyorum. O meseleye yoğunlaşmam, onunla nefes almam gerekiyor projeyle beraber. ‘Bulutları Beklerken’ çok kolay bir proje değildi. Her şeyden önce bir dönem projesiydi. Bölgesel araştırması, Yunanistan’daki araştırma uzun sürdü. Sadece tarihsel araştırma dışında çok okumalı, röportajlı, sözlü tarih dışında mekânsal olarak da yoğun bir araştırma gereken bir projeydi. İçinde yaşanması gereken bir projeydi. Finans açısından da diyelim. Dolayısıyla uzun bir döneme yayıldı. Bu arada belgesel yapma hedefi de projeyi uzattı. Çekime hazırlanmak üzereyken paldır-küldür ‘Sırtlarındaki Hayat’ı çektim. Mevsime bağlı bir çekim yaşamak zorunda olduğumuz için yayla göçüne bağlı –ki biz dokümantere yakın bir üslupla çektik, gerçek yayla göçünü çektik. Aynı anda ikisini birden çekmek problem de yaratacaktı. Bu belgesel beni yoğunlaştırdı tabii oradaki insanlara ve bölgeye. Ertesi sene de diğerinin çekimleri başladı.

»Türk Sinemasının bu daha önemli sosyal konulardan daha toplumsal sorunlardan kaçan konulara yönelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz genel olarak sorunlarımızla yüzleşen bir yapıya sahip değiliz. Biraz ergen bir toplumuz. Kendi geçmişi, bugünüyle çok hesaplaşabilmeyi bilen bir toplum değiliz. Çok sancılı geliyor bu süreç bize. Sanatsal açıdan da eğilimin böyle olması şaşırtıcı bir durum değil. Biz birçok sorunu görmezden geldik. ‘Güneşe Yolculuk’un yapılma sebeplerinden biri de oydu. Yanı başımızda olan bitenleri görmezden gelme. Artık daha farklı bir süreçten geçebilmeye, yetişkin olabilmeye adım mı atıyoruz, çok sancılı bir dönem oluyor. Bu gibi bir düşüncem de var bu dönemde.

»2005’ten beri “Pandora’nın Kutusu” üzerinde çalıştın. Örneğin bir İspanya’da bile daha fazla seyirci topladı. Uluslararası ödülleri yerel ödülleri aştı.
O dert kolay kolay bitmez bu ülkede, kültür meselesi diyelim. Projeyi anlatırsam neyin yerel neyin evrensel olduğu daha iyi anlaşılacak. Şimdi hatırladığım kadarıyla 2005’te ‘Bulutları Beklerken’in Berlin’de gösterildiği yıl, Şubat ayında, tretmanı oluşturmaya başlamıştım. Özcan Alper’le bir süre beraber çalıştık senaryoya. Hatta “Pandora’nın Kutusu”nun isim babalığını Özcan yaptı. Bir yol hikâyesi olarak başlamıştı. Üç kardeşin, aslında ölmek üzere olan anneleriyle yaptıkları yolculuğu anlatıyordu. Orta sınıf eleştirisi üzerine, bir yol projesi olarak düşünülmüştü. Karakterler yaşam koşulları, meseleleriyle tümüyle bizim toplumumuzun bir hikâyesiydi, bugün aşağı yukarı 40–50’sinde olan kuşağı anlatıyordum. Her şey yolda geçiyordu ve çözülüyordu. Ve her şey açılıyordu orada, hayatlarına dair, çözülemeyen problemlerine dair, konformist hallerine dair. Dolayısıyla Özcan’la o sıralarda, hatırlıyorum, Şubat ayında, "ya bu tam pandoranın kutusu" demişti. O günden beri ismi saklı tutmuşum. Ondan sonra yavaş yavaş proje şekillenmeye başladı. İlk versiyon senaryomu oluşturmaya başladığımda, tretmandan koptum, annenin hastalığı beni ilgilendirmeye başladı. Yani, şehre dönmek, bir şehir hikâyesine doğru dönüştürmek, yavaş yavaş daha ilgimi çekmeye başladı. Ben orta sınıf-kuşağın hikâyesini ve bugün nerede durduklarını anlatmaya çalıştım.

Zahit Atam


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy