ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Nov 26th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Türk Sineması Yılmaz Güney'in Kayıp Filmleri Hakkında


Yılmaz Güney'in Kayıp Filmleri Hakkında

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Yılmaz Güney’in filmleri 5 kategori altında toplanabilir: Senaryo yazarı, yönetmen ve aktör/senaryo yazarı ve yönetmen/senaryo yazarı ve aktör/senaryo yazarı/aktör olarak yer aldığı filmler. Bu beş kategoriden birinde yer aldığı filmlerin toplamı 115’e denk geliyor.


Türkiye’de modern anlamda filmleri toplama ve koruma işi çok net olarak Sami Şekeroğlu ile başlıyor: özgün çabalarıyla bilinçli bir arşivci olarak 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren filmleri toplamaya başlıyor. Olabildiğince bilimsel olarak koruyor filmleri, kısıtlı bir bütçeyle hem filmleri topluyor hem de teknoloji değişince yeni formatlara dönüştürüyor. Şekeroğlu’ndan önce herhangi bir sistematik koruma bu ülkede yoktur. Önce kurumu Türk Film Arşivi’ne daha sonra Sinema TV Enstitüsüne, oradan da Mimar Sinan Üniversitesi bünyesinde bir bölüme dönüştürüyor.


Eğer Yılmaz Güney’in filmlerinin korunmasına gelirsek üç değişken devreye giriyor.

Sırayla inceleyelim.


Yılmaz Güney1. Sami Bey 1971 yılındaki darbeden sonra, çok net olarak belirli dönemlerde belirli sanatçılara ve filmlere yönelik Türkiye’de yasakların ve saldırıların olduğunu gördüğü için, Türk Film Arşivinde tamamen kendi çabasıyla bir şifreleme sistemi geliştiriyor. Film bobinlerinin kutularının üzerine filmlerin adını yazmıyor, kendi geliştirdiği şifreleri yazıyor. Bu çabasında yerden göğe kadar haklıdır. Çünkü yalnızca ülkemizde değil, esasen bütün Üçüncü Dünya Ülkelerinde ve radikal siyasal değişim yaşayan ülkelerde farklı dönemlerde sinema filmlerine ilişkin yasaklar geliyor. Ardından yok etme biçimleri filmlerle sınırlı kalmıyor. Gerçekten de 20. yüzyıl düşünüldüğünde Lenin’in ‘Sinema, bizim için sanatların en önemlisidir’ sözü önemli bir öngörüye dayanıyor, çünkü gerek batılı gerekse azgelişmiş ülkelerde sinema siyasal açıdan çok önemli olduğu için sıkı bir şekilde kontrol edilmek isteniyor. Kontrol edilemediğinde, sanatçı sürgüne gönderiliyor, filmi yasaklanıyor ya da yok ediliyor, bunlar da yetmediğinde yönetmenler ve yazarlar öldürülüyor. Hatta bu öldürme olayları örneğin Latin Amerika düşünüldüğünde kıtalar aşılarak başka ülke topraklarında bile yapılabiliyor. Bunun bilgisiyle, neredeyse bir tutku halinde filmleri koruyup ve ortalık durulduğunda bir kopyasını çıkarmak isteyen Şekeroğlu’nun şifreleme çabası özel bir anlam kazanıyor.
Yılmaz Güney İsviçre’de kurgu masasında Yol filmine ‘Kürdistan’ yazısını  eklediğinde, Türkiye’de yıllarca kendisi hakkında çoğu yalana dayanan kampanyalar yapan sağ basınla birlikte darbenin generalleri de hızlı davranıyor: Güney’in filmlerini yasaklayıp, kendisini vatandaşlıktan çıkarıyorlar. Bununla da yetinmeyip filmlerin yok edilmesine karar veriyorlar. Bir grup polis ve asker ‘görevli ve yetkili’ olarak Türk Film Arşivi’ne de geliyor. Ancak Sami Şekeroğlu koruma tutkusuyla, hiçbir zaman arşiv listesini açıklamadığı için, ama yine de tereddütlü olarak, elinde Güney filmi olmadığını söylüyor. Zorla arşive girildiğinde ise filmler şifreli olduğu için bulamıyorlar. Gerilimin belirli anında Şekeroğlu elimde var diyor, ancak bu kez subay ‘Sami Beyin’ ağzını kapatıp, ‘Bir daha bunu duymayayım diyor.’ ve bulunamadı zabıtı tutarak oradan ayrılıyor. Ancak bu her şeyi kurtarmıyor: Çünkü Türk Film Arşivi sınırlı olanaklarıyla filmlerin ancak bir kısmını toparlayabilmiştir.


2. Umut filminin ardından Batılı Dünya Yılmaz Güney’i keşfediyor. Paris Sinematek’inde Güney’in filmlerinden bir seçki gösteriliyor. 1972-74 hapislik döneminde Türkiye Cumhuriyetine Güney’in affedilmesi için 13 ülkeden 170 sanatçı imzasıyla bir dilekçe veriyorlar: Bunların arasında Agnes Varda, J.L. Godard, Peter Brook, Francesco Rosi, Elio Petri … gibi isimler de var.
1970’li yıllarda Yılmaz Güney’in filmleri Avrupa’da keşfedildikten sonra 1) Paris Sinemateğinde ve 2) British Film Institute bünyesinde kimi filmlerinin çeşitli formatlardaki kopyaları saklanıyor.
3. Üçüncü hapislik döneminde, ‘Güney’ dergisindeki siyasi-estetik yazıları nedeniyle sürekli yeni hapis cezaları alıyor. Bu cezalar giderek kesinleşiyor, darbeden sonra bunların toplamı 100 yıla yaklaşıyor. Güney hapiste ölmemek için yurtdışına ‘çıkmaya’ karar veriyor.
 ’Çıkma’dan önce gizlilik koşulları altında toplayabildiği kadar filmini toplayıp yurtdışına çıkarıyor. Bütün bu sürece yeni bir teknolojide eşlik ediyor: Dünya genelinde video icat ediliyor ve çok hızlı kitleselleşiyor. Almanya’daki Türkiye’den giden milyonlarca işçi için çok önemli bir Pazar açılıyor, Türk Filmlerinin videokasetleri… Bunların arasında en yoğun talep göreni Yılmaz Güney’in filmleri oluyor, toplanabilen her Güney filminin kaseti çıkıyor. Dolayısıyla bugün için yok edilenler haricinde neler var derseniz, 35’lik formatta sınırlı sayıda film var denilebilir. Hem darbenin azılı elleri ve kültürel yabanıllığı pek çok yere ulaşıyor, hem de Türkiye’de bilinçli bir koruma sistemi zaten yaygın değil. Ancak önce video, daha sonra VCD, şimdi de DVD formatında 100’e yakın filminin kopyaları bulunabilir durumda.
Son olarak Türkiye’de yalnızca darbe sonrasında değil: ‘Sivil hayat’a geçildikten ve hatta CHP ve türevlerinin Kültür Bakanlığını devraldıkları sırada bile filmlerin korunması için hiçbir sistematik yatırım yapılmıyor. Genelde bir koruma olmadığı da göz önüne alındığında, Bakanlığımızın kültüre uzanan ellerinden Güney’in filmleri zaten geçmiyor. Yılmaz Güney Vakfının ise hem olanakları sınırlı hem de yasalar süreci zorlaştırıyor. Çünkü Güney’in filmlerinin ancak çok sınırlı bir bölümünün yapımcısı Güney’dir. Mülkiyeti kendisine ait olmayan filmler için kimi yapımcılar ucube telifler istediler. Bunun dışında özel arşivlerin taranması lazım ki, bunları araştıracak bir ekip kurmak ve bulunanları toplamak zaten çok zor. Bu arada sinema tarihimizin yok edici kuralları da işliyor: Darbe sonrasında Türkiye Sineması çok ciddi bir iktisadi kriz içinde. Yeşilçam’daki birçok firma üretimden ya çekilmişti ya da birkaç yıl içinde çekildi. Güney’in filmleri ise, bizzat kendi tercihleri nedeniyle küçük yapımcılar tarafından yapılmıştı. Çünkü büyükler Güney’in tasvip etmediği rollerde onu oynatmak istiyorlardı. Bu nedenlerle birçoğu zaten aktif üretimden çekildikleri için, filmleri korumak yerine video haklarını satıp bu işten kurtulmaya çalışıyorlardı.
Bütün bu verileri birleştirdiğimizde, halen çok sınırlı da olsa bir şeyler yapılabilir, ancak darbenin yok ettikleri, tarihin eskittiği, Yeşilçam’ın yağmalandığı koşullarda önemli sayıda filmin pozitif ve negatifi kaybolmuş ya da yok olmuş durumdadır. Daha da önemlisi Yılmaz Güney’in çok önemli filmlerinin hiçbirisi büyük kanallarda gösterilmediği için, bütün bu süreçleri yapacak bir iktisadi güç de yok. Televizyonlar ise Yeşilçam filmlerini kiloyla satın alıp hiçbir telif ödemeden gösteriyorlar.

Zahit Atam

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy