ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Sep 22nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sosyal Ağ Gruplar
Grup Duvarı
ismail , Pazartesi, 29 Mart 2010 10:24
ismail
Eflatun (Platon)un bazı fikir­lerine başvurarak zevki aşktan ayırdetmeye çalışır. Zevkin ve aşkın birleştiril­mesi, homoseksüel ya da heteroseksüel olsun, her kişinin en büyük özlemiyse de, bunların karşılıklı olarak birbiriyle uvuşamadıkları da bir gerçektir. ?Plato­nik? aşk eşler arasında cinsel ilişkilerin bulunmayışıyle nitelik kazanır. Platonik aşkta, herşey duygusal ve ruhsal düz­lemde olur. Aşksız zevke gelince, bunu denemeyen erkek pek azdır. Buna karşı­lık, kadınların çoğu herhangi bir aşk duygusu duymadan cinsel birleşmede bulunamazlar.
Eskiçağ filozoflarının çoğu aşkı sadece bedensel bir istek olarak tanımlamışlar­dır. Ama Eflatun, Aristoteles, Plutarkhos, Sokrates aşkın en ince ve en yüce duygu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Eflatun?un Şölen adlı diyalogunda belirledi­ği aşk kuramı oldukça ünlüdür. Buna göre, aşk güzelliğin doğurduğu bir çeki­ciliktir. Gerçek güzellik ise düşünce ile kavranan güzelliktir. Duyu yoluyle algı­lanan güzellikler gerçek güzelliğin bula­nık bir taslağı, solgun bir yansımasıdır. Descartes ve Spinoza gibi klasik filozof­lara göre aşk bir tutkudur ve kişi bu tut­kuya akliyle egemen olmaya çalışmalı, onu duru ve temiz bir duygu haline ge­tirmelidir.
Romantik akımla birlikte aşk anlayışı da değişmiştir. Nietzsche ve Schopenhauer aşkı insan soyunu sürdürmek için insana kurulan bir tuzak olarak tanımlamışlar­dır. Herbert Spencer ise aşk duygusunu büyük bir ustalıkla çözümlemiştir. Spencer cinsel sevgide yer alan öğeleri ?duy­gulanma; hayranlık; beğenilme sevinci; kendine değer verme; sahip olma duy­gusu ve zevki; büyük bir eylem özgürlü­ğünün doğurduğu zevk; yakınlık duygu­sunun verdiği coşkunluk? olarak sırala­mıştır.
Aşka tarih açısından bakıldığında, ata­erkil aile düzenine bağlı eski Yunan ve Roma toplumlarında kadının, bugünkü anlamıyle aşk esinlendirmesine oldukça seyrek rastlanır. Söz konusu toplumlar­da, kadının yalnız yüz ve vücut güzelliği cinsel bir arzu uyandırırdı; başka bir deyişle, kadın hiçbir zaman ger­çek aşka konu olmaz, sadece devlete yurttaş sağladığı için saygı görürdü. Eskiçağda aşk kavramı bazı değişiklikle­re uğramıştır. Bu değişikliğe Hıristiyan­lık ve kuzey uluslarının töreleri olmak üzere iki önemli etken yol açmıştır. Ku­zey uluslarının törelerinde kadın barışta ve savaşta, işte ve tehlike karşısında er­keğin eşiti ve yoldaşı sayılırdı. Bu töre­lerle Hıristiyanlığın etkilemesinden ise ?şövalye aşkı? olarak adlandırılan bir aşk anlayışı doğmuştur. Bu anlayışa gö­re aşk, büyük eylemlerin, serüvenlerin esin ve şeref kaynağı, kadın ise şeref da­ğıtan bir yüce varlık, başka bir söyleyiş­le, savaşçının bilinciydi. Ama bu aşk anlayışı kısa süre sonra, yü­celik niteliğini yitirmiş, bunun sonucun­da, kadının toplumsal durumu, Eskiçağ­da olduğu gibi, erkeğinkinin altına düş­müştür. ?Şövalye aşkı? yeniden madde­sel aşka ve romansı kadın düşkünlüğüne dönüşmüştür. Fransız Devriminin getir­diği ilkçağ sadeliği ve cinsiyet eşitliği anlayışı bir yana bırakılırsa yapmacıklık romantizm, çapkınlık gibi çeşitli görü­nümler almakla birlikte, aşk bu temel biçimiyle zamanımıza kadar gelmiştir. Kadının giderek daha bağımsız bir duruunlan ma getirilmesi, erkeğin onu gittikçe da­ha az hor görmesi ve psikoloji bilimindeki ilerlemeler aşk sorununun verileri­ni değiştirmekte etkili olmuştur.