ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Friday, Dec 04th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Makalem...
Tartışma adım tarafından, 02 Temmuz 08:18 ÖÖ tarihinde başlatıldı.

Gazetelerden Sesler...

Cevaplar
Cevap yazabilmeniz için ilk olarak bu grubun aktif üyesi olmanız gerekmektedir.
adım, Pazartesi, 02 Ağustos 2010 16:56
adım
YALNIZLIK NÖBETİ
Siz uyurken onlar ayaktaydı. Yaşlılar namaz kıldı. Sabah namazı. Anneler çocuklarını yanlarından ayırmadı. Sıkıca sarıldı. Genç kızlar çay demledi, yeniyetmeler aşağı indirdi
Sokağın girişinde kaldırıma ne düğün ne taziye ama iskemleler konulmuştu. Dizilmişti. Sabaha kadar uyumamış, orada öylece beklemişti erkekler
Nöbet tutmuştu
Nöbet: Hem yalnızlık hem aidiyet. Ardındadır, arkandadır elbet seninkiler. Ama sen yalnızsındır
Yanındakilerlesindir elbet ama yine de yapayalnızsındır
Fotoğrafı 29 Temmuz tarihli Evrensel’in birinci sayfasında gördüm. Bir grup Kürt yurttaş Hatay, Dörtyol’da sabaha karşı nöbette. Evlerini, dükkanlarını ve elbette bütün bunlardan önce ailelerini, sevdiklerini, dostlarını koruyorlar faşistlerden. Gazetenin manşeti vicdanlara ve tarih bilincine sesleniyor: "Kendi vatanında gece nöbeti.
Fotoğrafa bir kez daha bakıyorum. Uykunun gözlerinden aktığı bu alacakaranlık fotoğraftan bile anlaşılıyor. Onları düşünüyorum. Nasıl bir kırgınlık hissidir acaba, nasıl bir dargınlık içlerindeki. Ve nasıl bir yalnızlık hissi. Kendi vatanında
Siz ise uyuyun o saatlerde. İstediğiniz saatte uyuyun. İstediğiniz kadar. Anlam veremediğiniz bir tatminsizliğe uyanın sabahları. Sizi duyarsızlık, ilgisizlik böyle yaptı oysa. Her şey sizin dışınızda gelişti. Sizin dışınızda gelişiyor yani. Yatın, biraz daha uyuyun o zam
n. Onlar uyumuyor işte ama. Siz bu sabah da işbölümündeki daracık yerinizi, aylık gelirinizi, satın alma gücünüzü vatan sanarak, ülke sanarak sokağa çıkacakken, onlar bütün gece sokakta buranın vatan olmasını konuşmuş olac
k. Çünkü böyle vatan olmaz, vatan böyle olmaz, başlarındayken bile çocuklar için kaygılanılmaz, aile için kaygılanılmaz başındayken bile. Kendi sokağında gece nöbeti tutulm
z. "Vatan bölünmez" diye diye vatanı bu hale getirenler bakıp da utansınlar şimdi. Nere
e. Nöbet: Hem yalnızlık hem aidiy
t. Ama bu fotoğraftaki yalnızlık da başka nöbetlerdeki gibi değil işte. Göç, tehcir, katliam belgelerinden tanıdık bir yalnızlık
u. Halkların yalnızlığı, halkların yalnız kalması
u. Medyası, siyaseti, güvenliği bir halkı yalnız bırakıyor, kendi vatanında yalnızlaştırıyor bir halkı işte. Yi
e. Evlerinin önünde, kaldırımda nöbet tutan, sabahlayan yurttaşlardan Mehmet Yavuz, "Büyük oyunlar oynanıyor. Binlerce polis, asker olmasına rağmen bize saldırı düzenlendi ve bu olaylar onların kontrolünde oldu" diyor Evrensel’in haberin
e. Bedri Akdemir, gece boyunca 200 kişinin nöbet tuttuğunu, olaylar yatışana kadar bunun böyle devam edeceğini söylüy
r. Olaylar yatışır, yatışacak elbet
e. Yatışmal
. Ama sorun şu: Bu yalnızlık duygusu, kendisini yalnız hissetmesi halkların, nasıl halledilecek bundan sonra bu coğrafya

? Ahmet Tulgar
 
Angelica, Perşembe, 22 Temmuz 2010 14:42
Angelica
Ejdarhalara İnanma

Her okuyucu her metinle kanat açamaz. Kimileri bilim-kurguya, ütopyaya, fantastik edebiyata kapalıdır mesela. Hani şöyle bir insan türü vardır: birlikte Avatar seyredersiniz ve çıkışta gözlerini devirerek ‘Bu film hiç gerçekçi değil!’ deyiverir. Bununla filmde tanımlanan dünya içinde bir tutarsızlık olduğunu söylemekten ziyade, sivri kulaklı mavi yaratıkların kendisine pek de ‘inandırıcı’ görünmediğini, içinde yaşadığı dünyaya uymadığını anlatmaya çalışmaktadır aslında
Çok sevdiğim bir oğlan var. Bir arkadaşımın oğlu. Diğer çocuklarla arası pek iyi değil. Daha çok yetişkinlerle vakit geçirmekten hoşlanıyor. Akıllı bir çocuk. Duyarlı. Farklı. Ve farklı olduğunun farkında olduğu için de biraz melankolik. Aslında tam benim tipim. Ama maalesef sadece sekiz yaşında. O yaşta bir erkeğe göre olgun davranıyor ama yine de benim için biraz genç sayılır
Gerçi dostluğumuz baki. Birbirimizi özlüyor, soruyoruz. Geçenlerde babası onun için endişelendiğini söyledi. “Hayalgücü zayıf bizim oğlanın,” dedi, “Okuduğum hikayelere inanmıyor. Böyle şey olmaz, diye kestirip atıyor.” “Ne okuyorsunuz?” diye sordum. “Cadılar, sihirbazlar, ejderhalar, öyle şeyler işte,” dedi
Bu bana Coleridge’in kurmaca metinlere dair söylediklerini hatırlattı. İngiliz şair ve eleştirmen Samuel Coleridge, bir edebi metinle karşı karşıya geldiğimizde yazarla sessiz bir anlaşma yaptığımızdan söz eder. Yazar, bize tamamen hayal ürünü bir şey anlatıyor olmasına rağmen gerçek bir öykü aktarıyormuş gibi yapar. Biz de kurmaca anlaşmasını kabul eder ve onun anlattıkları gerçekten olmuş gibi davranırız. Coleridge, yazarla okuyucu arasındaki bu anlaşmaya 'inançsızlığın askıya alınması' adını verir ve bunun bir anlatı metniyle ilişkiye girmenin temel kuralı olduğunu söyle
. Bu çok da yerinde bir tabirdir. Bu anlaşma olmazsa eğer, hepimiz çocukların yaptığı gibi ‘Yalan söylüyorsun!’ diye bağırmak isteyebiliriz. Bu anlaşma olmazsa, ne Ursula LeGuin okuyabiliriz, ne ejderhalara inanabiliriz, ne de herhangi bir kurmaca metniyle ilişki kurabiliri
. Aslına bakarsanız, bu anlaşma olmasa aşık bile olamayız. Çünkü farkında olmasak da, ilişkiler de romanlar gibi kurmacadır. Her kurmaca metinde olduğu gibi, yaşamın içinde de aynı kuralı uygularız. Her yeni ilişki, Coleridge’in yasasını çağırır. Çünkü her insan başlıbaşına bir anlatıdır. Onunla kanat açıp açmayacağımıza karar vermeden önce, anlatısına inanıp inanmadığımızı gözden geçirmemiz gerekir. Eninde sonunda bütün ilişkiler bu kuralla test edili
. Birine bağlandığımızda, onunla bir anlaşma yapmış sayılırız. Yani, inançsızlığımızı askıya alıp onun anlatısına, daha da önemlisi birlikte kurduğumuz anlatıya, teslim oluruz. Anlatının kendi içinde tutarlı olması yeterlidir. Dünyanın geri kalanı ile uyumlu olması gerekme
. Her kurmaca metinde olduğu gibi, aşkta da gerçeklikle çelişen noktalar vardır. Olanaksızlıklar, uyumsuzluklar, yalnızca hayalgücü ile gidilebilecek yerler vardır. Ama bu anlatıyı kuranlar kendi kurallarını yaratırlar. Gerçekliğe uymasa da, bu iki kişilik anlatıyı bazen dışarıdaki dünyanın kendisinden bile daha inanılır ve gerçek kılarla
. Aşk gerçekliğin kapılarını zorlar. O ana kadar tümüyle tanımlı olduğunu düşündüğümüz dünyayla çelişen bambaşka ve yepyeni bir anlatı kurar. Gündelik hayatımızın kurallarını ve mantığını yerle bir eden bir anlatıdır b
. Onun içindir ki, aşık olmak ejderhalara inanmaya benzer çoğu kez. Olanaksız olanın mümkün olabileceğine inanmazsanız aşık olamazsını

Meltem Gürle
 
robespierre, Salı, 06 Temmuz 2010 21:15
robespierre
27 MAYIS ; DEVRİM Mİ , DARBE M

? Merdan Yanarda

Neredeyse bütün televizyon kanallarında ve gazetelerde bir yas var; 27 Mayıs 1960 "ihtilali"nin yıldönümü adeta bir "milli matem" havasında anılıyor. Televizyonlarda programlar yapılıyor, siyah-beyaz görüntülerden hazırlanan klipler dönüyor sürekli ekranlarda, yazı dizileri hazırlanıyor gazete gazete. Sağlı sollu liberaller, her soydan gericiler, sağcılar ve faşistler büyük bir iştihayla konuşuyor, konuşuyor... Öyle anlaşılıyor ki, bu kesimler arasında tarihin yeniden yazımı için büyük bir mutabakat oluşmuş durum

. Bu ülkede 27 Mayıs'ın böyle yaygın bir şekilde ve bu ölçüde saldırgan/hırçın bir üslupla mahkum edilmeye çalışıldığına tanık olmadım. Yine bu ülkede, halk düşmanı Celal Bayar-Adnan Menderes ikilisinin ve gerici/karşı devrimci Demokrat Parti'nin (DP) böylesine yüceltildiğini ve "demokrasi kahramanı" haline getirildiğini de görmedim. Bu yıl sanki özel bir çaba var ve tek merkezden yönlendirilen kapsamlı bir kampanya yürütülüyor gibi. Çünkü bir dil birliği ve yorum ortaklaşması sağlanmış görünüy

. Gerçi 12 Eylül 1980 darbesinden sonra "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" kaldırılarak, 1950'lerde başlayan karşı devrim sürecinde bir sapma olarak görülen 27 Mayıs, anayasasıyla birlikte tasfiye edilmişti. Turgut Özal da -ki darbenin bakanı ve başbakanıdır- 27 Mayıs'tan sonra idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın naaşlarını askeri törenle İstanbul Topkapı'ya naklederek anıt mezarlar yaptırıp durumu tescil ettirmişti; Türkiye'nin 12 Eylül darbesiyle sokulduğu yeni rotanın simgelerinden biri Menderes olacak

. Ancak öyle anlaşılıyor ki, AKP iktidarıyla başlayan ve Cumhuriyet'in kazanımlarının bütünüyle tasfiye edilmek istendiği yeni dönemde 12 Eylül rejiminin Menderes ve DP'ye "iade-i itibar" etmesi yetmemi

.

* Bu ülkenin iyi ve namuslu insanlarının, çalışanların, işçilerin, aydınların, devrimcilerin, sosyalistlerin direniş iradesini ve özgüvenini yıkmak için uzun süredir sistematik bir kampanya yürütülüyor. Bu amaçla tarih yeniden kurgulanıyor. İslamcı, gerici ve liberal tezlerle yeni bir paradigma (değerler dizisi) oluşturulmak isteni

r. Bu toprakların tarihinde iyi, güzel, ilerici ve devrimci hangi değer varsa ona saldırılıyor. Örneğin Kontrgerilla tartışmaları sırasında, bu örgütün tarihi İttihat ve Terakki Fırkası’na kadar götürülüyor. Oysa İttihat ve Terakki, bu topraklardaki (burjuva anlamda da olsa) ilk devrimci örgütlenmedir. Türkiye'de modernleşmenin öncüsü ve demokrasinin kurucusudur. Sol ya da sosyalist olmadığı açıktır ama, ilerici olduğu tartışmasızdır. Dolaysıyla tarihsel bağlamından koparılarak suçlanması saçma ve aptal

dır. ABD'nin isteğiyle Seferberlik Tetkik Kurulu ismiyle 1954'de Kontrgerilla'yı bu ülkede kuran Demokrat Parti iktidarıdır. Kore'ye asker gönderip emperyalist işgal savaşına katılan, Türkiye'yi NATO'ya sokan, ABD emperyalizmine ülkeyi yarı bağımlı hale getiren, Köy Enstitülerini ve Halk Evlerini kapatan, Nazım Hikmet'i vatandaşlıktan çıkaran, 1951 Tevkifatı başta olmak üzere sol'a ve sosyalistlere karşı sistematik şekilde baskı, işkence ve zulüm uygulayan, 5-7 Eylül ırkçı-faşist provokasyonunu düzenleyip İstanbul'da Rum ve Ermeni yurttaşlarımızın mallarını ve mülklerini yağmalatan ve ülkemizi terk etmelerine yol açan Bayar-Menderes diktas

dır. Basına sansür uygulayan, grevli-toplu sözleşmeli sendikal hakları tanımayan, yargı bağımsızlığını ortadan kaldıran, Mecis'te kendi partisine mensup milletvekillerinden Tahkikat Komisyonu (Soruşturma Komisyonu) kurarak bu heyete mahkeme yetkisi veren DP iktidarıdır. Aydınları, gazetecileri, bilim insanlarını, devrimci gençleri hapseden "demokrasi kahramanı" Adnan Menderes hükü

tidir. Bu liste daha da uzatı

bili

*** Gerçekte liberallerin sahip çıkması gereken bu topraklardaki ileriye doğru ilk büyük atılım 1908’de gerçekleştirilmiştir. İkinci Meşrutiyet'in ilan edildiği 22 Temmuz 1908 tarihi (liberaller şaşıracak ama) tam anlamıyla demokratik bir devrime işaret eder. 1908, bazı bakımlardan 1923’ten daha ileri sonuçlar yaratmış, cumhuriyet devrimini hazırlamıştır. Osmanlının devrimci anlamda ilk modernleşme hamlesidir. Padişahlık (mutlakiyet) sınırlanarak sembolik düzeye çekilmiş (meşruti monarşi), gerçek anlamda ilk meclis kurulmuş, çok partili düzene geçilmiş, serbest seçimler yapılmıştır. Dolayısıyla 1908 Türk demokrasisinin kuruluş yılı, İttihat ve Terakki Fırkası ise bu demokrasinin kurucusudur. 1908 Temmuz devriminden sonra laik eğitim kurumları oluşturulmuş, bu toprakların tarihinde ilk kez 1 Mayıs resmen “işçi bayramı” olarak kabul edilmiş (Cumhuriyet döneminde 1 Mayıs bahar bayramı idi), sendikaların kurulması sağlanmış, işçilere grev hakkı tanınmış, kültürel çoğulculuk esas alınm

ştır. Dahası sömürgeci sistem (milli iktisat politikaları ve kapitülasyonların kaldırılması gibi yollarla) yıkılmaya çalışılmıştır. Kimi tarihçiler ve siyaset bilimciler bu nedenle İttihatçıları, İngiliz emperyalizminin amansız düşmanları olarak nitelend

mektedir. Lenin ve Troçki de 1908'i bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirmekte ve Jön Türkleri selaml

aktadır. 1908 Devrimi’nin sloganları “Özgürlük, Eşitlik, Adalet ve Kardeşlik” tir. Bu ilke ve sloganlar Fransız Devrimi ile aynıdır. Hatta “Adalet” ilkesi fazladır da. Nitekim, İttihatçılar, 1. Dünya Savaşı öncesinde gerilla mücadelesi ile Balkanlar'da kurdukları 'Batı Trakya Türk Cumhuriyeti' ile nasıl bir düzen oluşturmak istediklerinin de prototipini yaratmışlardır. 1912 Balkan Savaşı’nda kaybedilen Rumeli topraklarında Türk ve Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgelerin fiilen geri alınmasıyla kurulan ve kısa süre yaşayan bu devlet, Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir ön modelidir. (1. Dünya Savaşı başlayınca, İttihatçılar Bulgaristan’ın müttefik olması üzerine Almanların isteğiyle bu topraklardan çekilmiş ve Batı Trakya Türk Cumhuriyeti tasfiy

edilmişti.) 1908 Devrimi’nden hemen sonra İttihatçılar’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk genel seçimleri gerçekleştirdiğini ve ezici bir çoğunlukla iktidara geldiklerini burada hatırlatmak gereklidir. Yani olup bitenler sanıldığı ve iddia edildiği gibi bir “saray darbesi” değildi. Tam tersine bu hareket, 5 milyon kilometre karelik Osmanlı ülkesinde büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Örneğin, İmparatorluğu oluşturan her millet kendi kimlikleriyle Meclis'te bulunuyordu; Rumlar 'Rum' olarak, Ermeniler 'Ermeni' olarak, Araplar 'Arap' olarak, Bulgarlar 'Bulgar' olarak, Kürtler de Kürt olarak... Fakat siyasal ve felsefi eğilimlerine uygun olan partiler ar

ılığıyla... Darbeci olanlar, ittihatçılar değil, tam tersine şeriatçı-liberal ittifakıydı. Derviş Vahdettin’in Volkan gazetesi etrafında toplanan İslamcılar ile ‘ademi merkeziyetçi’ (yani liberal) Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın işbirliği sonucu 31 Mart 1909’da askeri darbe yaparak Osmanlı’nın başkentine el koyanlardır. Bunlar devrime ve tarihin akışına direnen

ric

güçlerdir. *** Liberaller ve İslamcılara göre, Cumhuriyet Devrimi de yanlış bir dizi öğeyi içinde taşıyordu. Örneğin; laiklik halka zorla dayatılmış, hilafet halka sorulmadan kaldırılmış, bir günde alfabe değiştirilerek okuryazarlık sıfırlanmış, medeni kanun nesnel şartlar oluşmadan yenilenmiş ve bütün reformlar yüzeysel, sadece üst yapı kurumlarını hedef alan bir karakterde olmuştur. Üstelik sanıldığı gibi emperyalizme karşı bir bağımsızlık mücadelesi de verilmemiş, savaş bir Türk-Yunan çatışmasının sınırlarını aşmamıştır. Yani bütün bu devrimler, tepeden inmeci ve despotik, yani jakoben yöntemle ger

kleştirilmiştir. T

ler kabaca böyle. Yine tam bir cehalet örneğiyle karşı karşıyayız. Toplumların gelişim yasaları ve tarihin işleyiş kurallarından bihaber olanların ileri sürebilece

tezlerdir bunlar. Tarihte hangi devrimin “tepeden inme” değildir ki? Bizatihi “devrim” kavramı ve eyleminin özünde bu yöntem vardır. Devrimleri “demokratik” yapan şey, onların yönteminden ve biçiminden çok özüdür, sağladığı tarihsel ilerleme ve taşıdığı anlamdır. Belirleyici olan biçimleri değ

, içerikleridir. Değilse Amerikan Devrimi de, Fransız Devrimi de, Paris Komünü de, 1917 Ekim Devrimi de, 1923 Cumhuriyet devrimi de, Küba Devrimi ve diğerleri de “darbe” diye nitelendirilmek durumundadır. Çünkü hiçbiri halka sorularak, örneğin seçim ya da referandum yapılarak gerçekleştirilmemiştir. (Nitekim, bir iki istisnayla bütün bu devrimlere "darbe" diyen

beraller vardır.) Bu nedenle Cumhuriyet Devrimi bahsinde de saldırılan şey gerçekte Kemalizm falan değil, de

imc

ik fikridir. *** Aynı nedenle 27 Mayıs 1960 hareketine de saldırılmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en demokratik Anayasasını yapan, siyasal, sendikal ve toplumsal özgürlüklerin önünü açan, solun gelişmesinin ortamını ve imkânlarını yaratan 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, liberallere göre, 12 Mart ve 12 Eylül’den farkı olmayan bir darbedir. Onlara göre bütün darbeler kötüdür, 27 Mayıs da darbe olduğuna göre o halde 27 M

ıs da kötüdür. Oysa, kendi genelkurmay başkanını tutuklayan, 270 generali ordudan atan, işkenceci oldukları savıyla bütün emniyet müdürlerini tutuklayıp, siyasi suçluları hapishanelerden serbest bırakan, güçler ayrılığı ilkesini ve yargı bağımsızlığını getiren, (bugün inanılmaz gibi gelecek ama) üniversite, TRT ve benzer kurumların özerkliğini sağlayan, basında sansürü kaldıran, bütün bunları yaparken öncesinde ve sonrasında önemli bir halk muhalefetini, öğrenci gençlik hareketini ve aydınları yanına alan 27 Mayıs ile gerici-faşist 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini aynı kategoride değerlendirmek için ya cahil ya kötü niyetli ya faşist ya islamcı ya da libera

olmak gereklidir. Kendisine solcu ya da sosyalist diyenler ise ancak hayata sınıfsal bakışı terk ettikleri taktirde 27 Mayıs ile 12 Mart ve 12 Eylül'ü aynı kategoride de

rlendirebilirler. İddia edildiği gibi 27 Mayıs darbeler dönemini açan bir hareket değildir. Tam tersine, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri bir anlamda 27 Mayıs'ın ilerici mirasını tasfiye etmek için ger

ekleştirilmiştir. Dünyadan verilecek örnek ise, tahmin edilebileceği gibi 1974 Portekiz Karanfil Devrimi’dir. Formel bir bakışla (düz mantıkla) değerlendirildiğinde bu da bir askeri darbedir. Ancak, genç subayların/askerlerin öncülük ettiği, işçi sınıfının ve halkın büyük çoğunluğunun desteklediği bir darbe… Bu darbe ile 40 yıllık faşist Salazar diktatörlüğü yıkılmış, sömürgeler özgürleştirilmiş, siyasi af çıkarılmış, işkenceciler ve generallerin büyük bir bölümü tutuklanmış, parlamenter demokratik bir rejim kurulmuş ve bu darbenin ardından komünistler büyük bir güç olarak siyaset sahnesine çıkmıştır. Bugünkü Portekiz demokrasisini darbe denilen 1974 Karanfil

evrimi kurmuştur. Şimdi bu "darbe" ile İspanya’da Franko’nun ya da Şili’de Pinochet’in faşist darbeleri aynı kategoride değerlendirilebilir

i? Diyalektik işte! Sonuç olarak; 27 Mayıs ne darbedir ne de devrim. 27 Mayıs, Cumhuriyeti başlangıç ilkeleri doğrultusunda ve ilerici bir zeminde yeniden üretme, mantıki sonuçlarına ulaştırma girişimidir. Bu yanıyla bir r

torasyon hamlesidir. İhtiyacımız olan şey, sisteme yönelik (bütün tarihsel uğraklarını da içine alacak şekilde) devrimci eleştiriyi geliştirmek ve yükseltmektir. Çünkü ne Cumhuriyet devrimine ne de 27 Mayıs’a soldan eleştiri yapılmamaktadır. Var olan eleştiri ise gerici ve liberal yığınaktan beslenmektedir. Bu ideolojik ku
atma kırılmalıdır.
 
Angelica, Salı, 06 Temmuz 2010 09:33
Angelica
Tanpınar Zamanı

Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Huzur’un başlarında romanın baş kişisi Mümtaz’ın ağzından şunu söyler: “Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla behemahal her şey ayağınıza gelir.”
Bu yalnızca artık orada olmayan bir Doğu’nun değil, kaybolmuş bir zamanın da ifadesidir. Modern hayatın telaşında, hayal etmekte bile zorlandığımız bir zamanın ifadesi.
Bu satırları arada bir hatırlarım. Onlarla beraber bir de resim gelir gözümün önüne. Bir fotoğraf. 17 Mayıs 1992'de Cumhuriyet gazetesinde Galata Köprüsü’nün yandığı haberini veren hikayenin üzerinde kullanılan ve Köprüaltı’nın en eski esnaflarından Erzurum Çay Evi’nin sahibi Recep Baba’yı bir kenara yığdığı marpuçlar arasında elini şakağına dayamış dertli dertli otururken gösteren o fotoğraf. Köprüaltı’nın en yaşlı ve saygı gören kişiliklerinden biri olduğu için, herkes tarafından ‘baba’ diye çağrılan Recep Amcanın yüzündeki o ifadeyi unutamam bir türlü: kaygı, keder ve kabullenme. Recep Baba, bolca gülümsediği için derin çizgilerle bezenmiş sevecen yüzünü bu sefer düşürmüş, kocaman aksaçlı başını avcuna dayamış artık sonu gelmiş bir zamanın ardından bakıyordu.
Bana acı verse de, o resmi kesip sakladım. Benim için bir dönemin sonunu işaret ediyordu. Recep Baba’ya beraber ben de yanıp giden köprü için yas tuttum. Uzunca bir süre oradan geçmedim ve yeni köprüye senelerce ayak basmadım. Neden gideydim ki? Eskisinin küçücük bir izi bile yoktu. Tanıdık hiç bir şey yoktu.
Oysa Köprüaltı’ndaki o kahve evimizdi bizim. Birbirine benzemeyen bir sürü insanın gelip gittiği, nargile içtiği, tavla oynadığı, ahbaplık ettiği bir yerdi. Kimler kimler yoktu ki orada? Başta bizim gibi okuldan kaçmayı marifet sayan tıfıl öğrenciler olmak üzere, neredeyse herkes: her daim başköşede oturan müdavimler, nargile adabının kitabını yazan emekliler, yazarlar çizerler, Babıali’den aşağıya sallanıp inivermiş gazeteciler, sert suratlı gemiciler, alımlı turist kızlar, işsiz olup da iş bulmayı umanlar, işsiz olup da borç bulmayı umanlar, işsiz olup da sadece yatacak bir yer arayanlar ve daha aklıma gelmeyen bin çeşit insan.
Adet olduğu üzre, hemen yan tarafındaki merdivenden kahveye doğru inerken, aşağıyı şöyle bir kolaçan ederdik. Kimler var kimler yok bakıp, ona göre davranırdık. Güzel turist kızlar varsa, yanımızdaki oğlanlar hemen saçlarına başlarına çeki düzen verirler, biraz sonra tavla oynamaya başladıklarında da her zamankinden daha yüksek sesle konuşup gülerlerdi. Hiç bir şey demezdi Recep Baba. Bir kere bile kalbimizi kırmadı. Oysa, Allah bilir bütün o yaşlı nargileci amcaların yanında ne kadar toy, ne kadar densiz, ne kadar sersemdik. Ama hiç bir gün kötü bir muamele görmedik. Kahve bizim evimizdi.
Orada buluşur, önemli şeyleri orada konuşur, sıra sıra dizilmiş balıkçıları seyrederek hayata dair atıp tutardık. Büyük adamlar gibi. Hafif ve mutlu olduğumuzu hatırlıyorum. Bizim de kendimize göre sıkıntılarımız vardı elbette, ama kahvede geçirilen günbatımlarında her zaman insana kendini iyi hissettiren bir şeyler olurdu. İyimserdik. Her şeye bir çözüm bulunabilirmiş gibi geliyordu bize. Çay sigara eşliğinde yapılan uzun muhabbetler (cebimizdekini son kuruşuna kadar harcadığımız için) genellikle yürüyerek katettiğimiz okul yolunda söylenen şarkılarla nihayete erer, laflar hiç bitmediği için yurdun kapısında zorla vedalaşılırdı
Cep telefonu elbette bilim-kurgu gibi bir şeydi o zamanlar. Bize birisi söylese, ‘James Bond mu bu?’ deyip gülerdik herhalde. Bir çoğumuzun öğrenci evinde telefon bile yoktu. Buluşmak gerektiği zaman, günler öncesinden haberleşmek gerekirdi. Fakat haberleşmediyseniz eğer, öyle çok da dert etmezdiniz. Öyle bir zamandı ki, birini görmek istiyorsanız belli bir mekana gidip bir müddet beklemeniz yeterliydi. Mekanlar belliydi. Kimin nereye gittiği bilinirdi. O biri mutlaka çıkar gelirdi. O gün değilse bile daha sonraki bir vakit görüşürdünüz. Eninde sonunda buluşulurdu
Beklemenin kabul edilemez bir şey olmadığı, tam tersine tatlı bir kaşıntı gibi yaşandığı bir dönemdi. Şikayet etmek düşünülemezdi
Sonraları hayatımız sonu gelmeyen bir koşuşturma haline geldiğinde anladım ki, ucundan yakalamış bile olsak, eski köprünün üzerindeyken aslında ‘Tanpınar zamanı’nda yaşıyorduk. Geniş ve yavaş bir zamandı bu. Biraz sabırla her şey bize geliyordu. Tek yapmamız gereken şey yeterince beklemekti

Meltem Gürle
 
Angelica, Pazartesi, 05 Temmuz 2010 08:02
Angelica
'Aşk'a Dair Sorulara ilk Cevap

Aşk ve Kedi
Kediye bir isim koymak lazımdı. Kedi, kediden başka her şeye benziyordu ve kedi kediden başka hiçbir şeye benzemiyordu. Tıpkı senin gibi... İşte bu yüzden bir isim vermek çok güçtü... Ona 'Öte' ismini verdim. Çünkü onda, gördüğümden çok daha fazlasının, çok daha ötesinin olduğunu görmüştüm. Daha doğrusu gördüğümü sanmıştım. Yani inanmıştım. İnanmaktan başka bir sözcük karşılayabilir mi halimi? Vehmetmek de diyebilirim. Dersem azalır mısın? Seni çoğaltan, seni sen yapan, seni sen sanan bensem eğer, fark eder mi ki? Zaten aşk dediğin, onu 'O' sanmak, ondan 'O' na ulaşmak, onu 'O' yapmak değil mi? Kendinin ötesinde bir öteye uzanmak değil m

Ama niye kimse düşemiyor artık aşka? Herkes aslında 'O'nu ararken niye bir akşamda tükeniveriyor öteye uzanma ihtimali? Nasıl oluyor da bir gecede bitiyor bütün vehmedişlerimiz? Neden bir insan 'tek'inde ihtimali kazıp çıkarmak yerine çok insanda ihtimaller arıyoruz? Yoksa ihtimallerin çokluğu mu ihtimali daraltan? Çokluk mu bizi yokluğa mahkum kılan? Çoklukta tekliği bulabilir miyiz? Derinlerde veya tepelerde aradığımızı, ancak dalarak veya uçarak bulabileceğimizi bize unutturan ne? Yatay düzlemin geniş ve sınırsız gibi görünen yüzeyinde rastgeldiğimiz olasılıkların çokluğu mu yoksa? Hepimiz 'O'nu ararken neden kimse kimseye 'O' olamıyor? “Bu da O değil” dedikçe, bir başka 'O' olma olasılığını kolaylıkla bulup, onu da tüketebildiğimiz için mi? Hepimiz hepimize birbirimizi tüketme fırsatını kolayca verdiğimiz için mi? Yenisini kolayca bulup, kolayca aldığımız için hiç emek vermediğimiz bir eşya gibi ya da sadece kapağına bakıp hiç okumadığımız; ama sırf bu yüzden içindeki olasılıkları görmediğimiz, göremediğimiz -belki de yaşamın sırrını anlatan bir kelimeyi- gözden kaçırdığımız bir kitap gibi... Hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz ve sonsuza kadar akacağını düşündüğümüz bu su, bizim dibi delik kovamızı doldurabilir m

Oysa seni bulmanın, senin 'O' olmanın yolu sende durmayı, sende beklemeyi, sende terlemeyi, sende uçmayı, sende boğulmayı istiyor. Seni benden başka kimse, beni de senden başka kimse 'O' kılamaz çünkü

Sanıyorlar ki sende kalırsam, senle kalırsam ve sen de bende kalırsan, benle kalırsan geride kalan o sonsuz ihtimali kaybedeceğiz. Sanıyorlar ki sen benim ihtimallerimi, ben de seninkileri bitireceğiz. Oysa ben senin ihtimaller arasındaki biricikliğini seviyorum. Gitme şansım varken sende kalmayı seviyorum. Sen de kalmanın derinliğini, sende durmanın ihtimallerini, sana bir şey olacak diye korkmaları, seni görmek için uyanmaları, senin kolunu tutmaları seviyorum. Senin kolunu bırakmamdan korkmanı, senin kolunu tutamamaktan korkmamı seviyorum. İstersem gidebilme gücümü, istersen gidebilme gücünü ve bu güç bizdeyken gitmemelerimizi seviyorum. Israrla ve biteviye sende kalmayı seçişimi, seni okuya okuya bitiremeyişimi, senin içindeki özgürlüğümü seviyorum. Anahtarı ikimizde de olan bu kelepçenin bizi bağlamasını isteyişimizi, kelepçenin şakırtısını duymayınca ikimizin de gözlerinde beliren korkuyu seviyor

. Kediye 'Öte' ismini koydum. Onu yaşamla ölümün, özgürlükle mahkumiyetin, bilinenle bilinmeyenin, çoklukla tekliğin, gitmelerle kalmaların tam arasında gördüm. Hem cesurdu hem de tedirgin. Seçim yapması gerekti çünkü. Seçmek özgür olmak demekti. Özgürlük ise zor işti. Sorumluluk demekti çünkü. Başka bir ihtimal yokken seçmek yoktu. Oysa bir ikincisi bile çıkması ihtimallerin seçmek demekti artık. Üç şey yapabilirdi güzeller güzeli 'Öte' cik... Bunlardan ikisi onu öyle ya da böyle mutlu ederdi. Üçüncüsü onu mutsuz kılacak tek seçenekti. Benimle gelmek veya orada kalmaktı yapabileceği iki şey. Üçüncüsü tam orta yerde beklemesi olurdu. Benimle gelse orada yaşayacaklarını, orada kalsa benimle yaşayacaklarını kaçıracaktı; ya da benimle gelse beraber yaşayacaklarımızı, kalsa orada yaşayacaklarını kazanacaktı. Ama her ikisini de yapmayıp tam yol ayrımında bekleseydi, sadece bekleyecekti. Hangisinin daha iyi bir fırsat, hangisinin daha iyi bir ihtimal olduğuna bir türlü karar veremediği için bekleyen ya da o kavşakta ayak üstü sevişenler gibi... Ya şunu kaçırırsam diye her gün sevişip aslında kimseyle gerçekten sevişmeyen, sevişmeleri asla kovalarını doldurmayanlar gibi... Herkesin, herkesin içine girdiğini sanırken; kimsenin, kimsenin içine girmediği giremediği o bomboş sevişmeler gibi. Yolların çokluğundan kararsız kalıp oradan dönme özgürlüklerini görmedikleri için korkarak kavşakta bekleyen, seçecekleri bir yolda görecekleri binlerce güzelliği kaçıran ya da o yolun devamındaki binlerce yeni ihtimali ıskalayanlar gibi... O 'ıssız' denen korkak 'adam'lar ve o korkak kadınlar gibi.

Kedi, beni tercih etmese de Öte ismini hak etti
.

Cem Mumcu
 
adım, Cuma, 02 Temmuz 2010 08:19
adım
O GÜN GÜNEŞİ KARA DUMANLAR ÖRTMÜŞT
Karaduman Sivas’tan yayılmıştı o gün, ilk gözyaşı damlası titreyerek düştüğünde yüreğe
Temmuz’du, güneşli bir gündü, orta Anadolu’nun bu kentini kara dumanlar kapladığında
Yaz değil, şiddet iklimi sardı Sivas’ı
17 yıl önceydi. Madımak oteli ablukaya alındı, içinde aklımıza ve yolumuza ÇERAĞ olmuş 35 can ile
Önce hakaretler, ardından taşlandı türküler. 4 asır önce Pir Sultan Abdal’ı taşlayan ruhuyla
Benzin döküp ateşe verdiler, kültürü ve insanı kentin orta yerinde
Canlar yakıldığında milyonlarca insan ölümün tüm karanlık renklerini izliyordu, ekranları başında. Hatta minicik yürekler, gencecik bakışlarıyla bir anlam veremeden seyrediyordu okullarının penceresinden yangın yerini. Okullarının adı ise Sivas Yavuz Sultan Selim İlköğretim Okulu! Zihinleri teslim alınmış çocuklarımız, Yavuz Sultan Selim’den Madımak’a uzanan Alevi ayrımcılığını, imhasını, inkarını ve istismarını öğrenemedi Yavuz Sultan Selim isimli okulda. Özgürleştirilmeyen gözleri, teslim alınmış beyinleriyle, hesap soramayan ve sorgulayamayan dilleriyle, ‘milli ve dinci yurttaş’ yapılıyordu, Madımak’ta yükselen kara dumanlar arasında
. Ölümü seyrediyordu insanlar, Onbini aşkın Frenkenştayn ‘din adına’ kültürel zenginlik katliamı gerçekleştirirken Madımak oteli önünde. “Gazanız Mübarek olsun” telkinleriyle ‘gaza’ gelen ve insan ruhundan kopan vahşet aktı Sivas sokakların
. ÇİÇEKLER AÇMAYA KOR
TU Güneşin önüne geçti, Madımak’tan yükselen kara dumanl
r. Çiçekler açmaya kork
u. Tam da o gün soldu tüm Menekşel
r. Serçeler uçamadı kırılmış kanatlarıy
a. Anlamın bile anlamsızlaştığı o günde, gözlere sinmişti kor
u. Kara dumanların örttüğü güneş, ne yüzleri, ne vicdanları aydınlattı o g
n. Vicdani telakkiler teslim alınd
. O gün güneşin yiğitliği de tutmadı, geçemedi karanlığın önü
e. O gün, yağmurda yağmadı, söndüremedi Madımak yangın
. Sanki o gün herkes teslim olmuştu, etrafı saran kara duma
a. Zambaklar bile boyunlarını eğdi korku tufanı karşısın
a. O gün insanın doğadan daha tehlikeli olduğunu öğrendi çocuklar, yangın yerinden yükselen çığlığı duyun
a. Umut bile pes etmişti o g
n. O gün insan yaşamı için saygı yok
u. Barış, kardeşlik, hoşgörü, sevgi, iyi gibi kelimeler, sözlüklerde sığacak yer bulamadı. Güzellikler yer bulamadı o gün kitaplar
a. O gün ‘Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak’ bile bir hayale dönüşt
. Teslim olmayan, boynu eğilmeyen, karanlığın önüne geçen sadece 35 çerağ vardı o gün Sivas’
a. Semah dönerken, hakka yürüyen bir onlar vardı kentin karanlığına çerağ olarak
O gün vicdanlar kilitlendi, titretmedi ölümün renkleri karşın
a. Önlerine konulan haber metinlerinden, “yangın var”, “35 ölü” derken, 35 hayata, 35 yaşama, 35 sevgiye, umuda sustul
r. Diller kilitlenmişti kara dumanları yutan gırtlak
a. Alt yazılara sığdırdılar koca katliam
. Ayaklar altına alındı insanlık o g
n. O gün tarih bile tekerrür etmekten yorulmuş, alnına yazılmış katliamlar tarihinden. Firar etmek istedi tarih o gün bu ülked
n. TURAN E

R