ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Dec 10th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sosyal Ağ Gruplar Bilgelik Hikayeler
Bilgelik Hikayeler

Grup Seçenekleri


Bilgelik Hikayeler
Grup Bilgileri
Kategori:
İsim:
Bilgelik Hikayeler
Oluşturuldu:
Cuma, 09 Nisan 2010
Oluşturan:

Açıklama

EFLATUN

Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış.
Talebesi "İyi ama ben çok az bir parasına oynuyordum" diye itiraz eder olunca Eflatun cevap vermiş :
"Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum" demiş.

Duyurular

Cuma, 09 Nisan 2010 tarfından : ismail
Anlatıcı: Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağına şöyle dedi:
Usta: Git biraz tuz al gel.
Anlatıcı: Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde ekledi:
Usta: Şimdi bir avuç tuz al ve bir bardak suya atıp iç.
Anlatıcı: Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
Usta: Tadı nasıl?
Çırak: Acı.
Anlatıcı: Usta gülerek çırağını kolundan tuttu ve dışarıya çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de şöyle dedi:
Usta: Şimdi de göle bir avuç tuz at ve gölden su iç bakalım.
Anlatıcı: Söyleneni yapan çırak ağzının kenarından akan suyu koluyla silerken usta aynı soruyu sordu.
Usta: Tadı nasıl?
Çırak: Ferahlatıcı
Usta: Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acı1ığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. lstırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak o1mayı bırak, göl olmaya çalış.
Cuma, 09 Nisan 2010 tarfından : ismail
Cuma, 09 Nisan 2010 tarfından : ismail
Cuma, 09 Nisan 2010 tarfından : ismail
Cuma, 09 Nisan 2010 tarfından : ismail

Tartışmalar

deniz tarafından başlatıldı.

Fotoğraf Albümü

Henüz albüm oluşturulmadı.

Duvar

sonbahar, Perşembe, 14 Nisan 2011 16:01
sonbahar
Mutlu adamın gömleği

Bir hükümdar amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Ülkenin bütün hekimleri saraya geldi, komşu ülkelerin hekimleri de çağırıldı. Ama hastalığa hiçbir çare bulunamadı. Hükümdar, herkesin gözü önünde her gün biraz daha erimeye devam ediyordu. Umutsuzluk içinde çırpınırken son çare olarak bütün falcıların, büyücülerin bulunup saraya getirilmesini istedi.

Adamları koşuşturdu. Ülkede ne kadar adı falcıya büyücüye çıkmış insan varsa toplayıp getirdiler.

Falcılar, büyücüler hükümdara tek tek baktılar, bildikleri bütün numaraları yaptılar, ama hiçbiri herhangi bir iyileşme sağlayamadı.

Hükümdar artık iyiden iyiye umutsuzluğa düşmüşken günün birinde sarayının kapısına bir yaşlı kadın geldi. Bu kadın hükümdarın derdini nasıl çözeceğini bildiğini söylüyordu!

Yaşlı kadını hükümdarın yanına götürdüler.

Hükümdar yatağında doğrulamadan, “Söyle kadın” diye güç bela konuştu: “Neymiş senin çaren!”

Kadın bildiği çareyi anlattı: “Adamlarınız ülkeyi dolaşacak, ülkenin en mutlu adamını bulacak, onun gömleğini alacak ve size getirecek. Siz de bu gömleği giyince iyileşeceksiniz...”

Hükümdar emir verdi, adamları hemen ülkeye dağıldı. Önce en zenginlerin kapısını çalmaya başladılar. Ama hangi zenginle gidip konuştularsa onun hiç de tahmin ettikleri gibi mutlu olmadığı gördüler. Aralarından bir iki kişi, en değerli gömleklerini verdi. Hükümdar gömlekleri giydi fakat bunların da herhangi bir faydası olmadı. Böylece o gömleklerin sahiplerinin söyledikleri gibi mutlu olmadıkları ortaya çıktı.

Hükümdar köpürüyor, adamları bütün ülkeyi adım adım dolaşıyor, artık zengin fakir dinlemeden mutlu insan arıyor ama bir kişi bile bulamıyorlardı.

Durmaksızın dolaşırken susuz kalan hükümdarın adamlarından birkaçı dökülen bir kulübenin yanından geçmekteydi. Su istemek için yaklaştıklarında içeriden gelen sesi duydular.

Bir adam kendi kendine konuşuyordu:

“Ne kadar mutluyum, benden iyisi yok, karnımı doyurdum, yarın çalışabilecek gücüm de var... Benden iyisi yok...”

Hükümdarın adamları suyu falan unutup hemen içeri daldılar. Bu son derece yoksul kulübede bir adam yere oturmuş, kağıt üzerine serdiği peynir ekmeğin son kırıntılarını ağzına atarken bir yandan da türkü söylüyordu.

Hükümdarın adamları “Nihayet bulduk” diye adama doğru hamle ettiler ve yanan tek bir mumun zayıf ışığında adamın gömleğinin olmadığını gördüler.

 
deniz, Cumartesi, 29 Ocak 2011 18:37
deniz
Atinalı ressam Parrhasios savaş tutsağı yaşlı bir adamı satın alıp Atinalıların Athena tapınağı için kendisine ısmarladığı çarmıha gerilmiş Prometheus resmini modele bakarak yapabilmek için adamcağıza işkence yaptırır.
- Yüzünde yeterince acı yok, der Parrhasios, yaşlı adamı işliğinin ortasına modellik yapması için getirdiklerinde.
Ressam, bir köle çağırarak adamın daha çok acı çekmesi için biraz daha işkence yapılmasını ister.
Yaşlı adama işkence yapmaya başlarlar.
Herkes ona acımaktadır.
-Onu satın aldım, diye karşılık verir ressam.
Adamcağız haykırmaktadır. Onu ellerinden çivilerler.
Ressamın çevresindekiler yeniden bağrışır.
-Bana ait o, savaşın bana verdiği hakkı kullanarak satın aldım onu.
Parrhasios bir yandan tozlarını, renklerini hazırlarken, cellat da ateşlerini, kamçılarını, çarmıhlarını hazırlar.
-Sıkıca bağla onu, diye ekler ressam. Yüzüne acı dolu bir anlatım vermek istiyorum.
Olynthos'lu ihtiyar canhıraş bir çığlık atar. Bu çığlığı duyanlar Parrhasios'a, resimden mi, yoksa işkence yapmaktan mı zevk aldığını sorar. Onlara karşılık vermez. Cellada bağırmaya başlar.
-İşkence etmeyi sürdür, daha çok! Çok iyi; öyle tut onu; işte Prometheus'un çektiği acı yüzünden yürek parçalayan yüzü, ölmekte olan Prometheus'un yüzü
Yaşlı adam kendinden geçmek üzeredir. Ağlar
Parrhasios ona şöyle bağırır:
-İnlemelerin henüz Jüpiter'in sillesini yemiş bir insanın inlemeleri deği
. Yaşlı adam ölüme yaklaşmaya başlar. Çok zayıf bir sesle Atinalı ressama şöyle de
: -Parrhasios, ölüyoru
. -Öyle ka

İşte resim tümüyle bu anın içindedir, bu anın kendisidir. bu anlamda çetinle blöfün dedikleri birleşirse acı olan gerçek, gerçek olan ise sanat.
 
deniz, Pazar, 09 Ocak 2011 22:13
deniz
33 KURŞUN HİKAYESİ Bu dağ Mengene dağıdı
Tanyeri atanda Van'd
Bu dağ Nemrut yavrusudu
Tanyeri atanda Nemruda kars
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudu
Bir yanın seccade Acem mülküdü
Doruklarda buzulların salkım
Firari güvercinler su başlarınd
Ve karaca sürüsü
Keklik takımı..

Böyle başlar Ahmet Arif'in 33 kurşun şiiri. Bir yanı Acem mülkü diğer yanı Kafkas ufku olan sırtını Van'a dayamış sınır bölgesinde katledilenlerin ağıtıdır anlatılan

30 Temmuz 1943 tarihinde tam otuz iki kişi gözleri ve elleri bağlı bir şekilde taranarak öldürülürler. Emir dönemin 3.Ordu Kumandanı Mustafa Muğlalı tarafından verilmiştir. 33 Milalengiz köylüsünün katli ferman edilmiştir. Aralarındaki tek kadın, daha sonra kurşun sıkacak askerlerin komutanı tarafından gizlice serbest bırakılsa da Ahmet Arif otuz üç kişiye ve en nihayetinde bütün bir halka yakmıştır ağıtını

33 kurşunun hikayesi başlangıçta bir çalıntı koyunlar meselesidir...Sınırın İran yanında Türkiye ile ilişkileri kuvvetli olan Mistro Ağa'nın iki bine yakın koyununa el konulur.Mistro Ağa bunu kimin yaptığını gayet iyi bilmektedir; zira dönemin Özalp Kaymakamı ile sınırda aynı yöntemle, çete oldukları gerekçesiyle köylünün mallarına el koyup bölüştükleri çok olmuştur. Mistro Ağa hemen Özalp Kaymakamına bir mektup yazarak "Gasp edilen hayvanlarımı bana geri verin. Ricamı kabul etmezseniz ben hayvanlarımı aynı usulle geri almasını bilirim, ama Türk hükümetinin haysiyeti rencide olur" şeklinde seslenir. Özalp Kaymakamının cevabı ise "Gelip karını da koynundan alırız" şeklindedir.Van'ın Özalp ilçesinin sınır bölgesinde iktidar çatışması işte böyle başlamış olur. Mistro Ağa bu cevaptan sonra adamlarını toplar ve Türkiye sınırına girerek köylülere ait beş yüze yakın koyunu alıp sınırı terk ede

Vilayete haber gider gitmesine ama artık mesele "dönemin ruhu itibariyle" bir koyun meselesi olarak gösterilmez. Van vilayetine düşen haber "Ruslar Özalp'i işgal etmeye çalıştı" şeklinde olunca devreye doğrudan Ankara girer.Hemen bölgeye komutan Mustafa Muğlalı ve içişleri bakanlığına bağlı müfettişler gönderilir. Özalp Kaymakamı, komutanlar ve müfettişler Rusların mutlaka yerli işbirlikçileri olduğunu düşünerek başlarlar sorup soruşturmaya.

Aradıklarını da hemen buluverirler. O dönemin adliye çalışanlarından biri, arazi husumeti yaşadığı yaklaşık kırk Milalangiz köylüsünün ismini vererek hem kendini hem de Ankara'dan gelen müfettişleri büyük bir dertten kurtarır; Kırk kişiden beşi tutuklanır. Kalan otuz beş kişi de serbest bırakılır. Komutan Mustafa Muğlalı ise bu karar ikna olmaz ve daha sonra otuz beş kişinin yakalanmasını ister. Bulunan otuz üç kişinin de yargılamaya gerek olmadan cezalandırılmasını isteyen Muğlalı,henüz infaz gerçekleşmeden Özalp ten ayrılır.

İşte bu olay 1946 yılına kadar büyük bir titizlikle örtbas edilir.Daha sonra Mustafa Muğlalı otuz iki kişinin ölümüne sebebiyet vermekten önce idama daha sonrada yirmi yıla mahkum edilir ve cezaevinden çıkamadan yaşamını yiti

r. 1951'den beri unutulmuş olan bu olay 1994 yılında tekrar gündeme yerleşmiş oldu. Van'ın Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburunun adı Mustafa Muğlalı kışlası olarak o tarihte değiştirildi. 1994 yılının bölge için olağanüstü hal halinde olduğu düşünüldüğünde psikolojik harbin farklı bir versiyonun denendiği rahatlıkla iddia edilebilinir. Bu ülkenin mahkemelerince suçlu bulunan bir komutanın adının tam da katliamın gerçekleştiği yere 1994 yılında adının verilmiş olması Doğu ve Güneydoğudaki her çıplak dağa "Türkiye Türklerindir" yazmakla aynı anlama geliy

. Şimdilerde ise aynı isim ve aynı olay Van'da tekrar gündemde.Van'ın Özalp Belediye Başkanının teklifi ile Özalp Belediye Meclisi Mustafa Muğlalı kışlasının tam karşısına 33 Kurşun Anıtı ve Parkı inşa etme kararı aldı. Kışlanın isminin değişmesine dair daha önce yapılan girişimler sonuçsuz kalınca Özalp Belediyesi de çözümü bu şekilde bulmuş ol

. Ne diyelim... Ahmet Arif'in şu dizelerini de görür müyüz acep 33 kurşun anıtınd

? Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıy
z Karşıyaka köyleri, obaları
la Kız alıp vermişiz yüzyıllar bo
u, Komsuyuz yaka yak
ya Birbirine karışır tavuklarım
z Bilmezlikten değ
l, Fıkaralık
an Pasaporta ısınmamış içi
iz Budur katlimize sebep suçum
z, Gayri eşkıyaya çıkar adi
iz Kaçakç
ya Soygunc
ya Hayına
..
 
sonbahar, Cumartesi, 30 Ekim 2010 23:58
sonbahar
Zenginliğine rağmen aradığı huzuru bir türlü bulamayan adam üstada yakarmış:
"Lütfen bana yardım edin. Aydınlanmak için neler yapmalıyım?"
"Maalesef," demiş bilge, "Çok geç... Keza, ölümün hızla yaklaştığını görüyorum. On günlük ömrün kalmış. Eğer yanılmışsam bana yine gel."
Duyduklarına inanmakta güçlük çeken adamcağız per perişan evine dönmüş.
Karısı, "Ne oldu, niye böyle mutsuzsun?" diye sorunca adam büyük bir pişmanlık içinde cevap vermiş:
"On gün içinde öleceğimi öğrendim bugün. Yaptığım hataları, işlediğim günahları nasıl telafi edeceğimi bilemiyorum..."
O sırada mali müşaviri kapıda belirmiş:
"Efendim, parayı tahsil edemedim. Adam borcunu ödememekte direniyor. Galiba mahkemeye gitmek en doğru çözüm.
" Adam biraz düşündükten sonra, "Boş ver," demiş.
"Bende para fazlasıyla var. Yoksa ona borç nasıl verebilirdim ki... Ona borcunu iptal ettiğimi söyle. Paranın keyfini çıkarsın." Patronunun bu konulardaki tavizsiz yaklaşımına alışkın olan müşavir ne diyeceğini, ne düşüneceğini bilmez bir halde evden ayrılmış.
Derken adam, yıllardır küskün olduğu bütün dostlarını ziyaret ederek hepsinin gönlünü almış.
Düşmanlarıyla bile el sıkışarak uzlaşmayı başarmış. Sonra da, servetinin büyük bir bölümünü hayır kurumlarına bağışlamış.
Ve ölümüne birkaç gün kala tüm dinlerin temsilcilerini çağırarak kendisine kutsal kitaplardan pasajlar okumalarını rica etmiş. Son gün gelip çattığında, meditasyon yaparak tevekkülle ölümü beklemeye başlamış.
Bu arada halk, onun ne denli sevecen ve cömert biri olduğunu konuşuyor, adı tüm gazetelerde sitayişle anılıyormuş.
On birinci günün sabahında hala yaşadığını gören adam üstada giderek neden ölmediğini sormuş.
"Sana aydınlanmanın sırrını öğretmemi istemiştin..."
"Anlamadım... Bana hiçbir şey öğretmediniz ki!"
"Söyle bakalım," demiş üstat gülerek,
"Son on gündür neler yaptın? Kime ne yalanlar söyledin? Kaç tane düşman kazanıp, dost kaybettin?"
"Artık harcanacak vaktim kalmadığını düşünüp herkesle barıştım, servetimi de ihtiyacı olanlara dağıttım."
"Bundan önce insanlar senin hakkında ne düşünüyorlardı?"
"Bencil ve kaba biri olduğumu..."
"Ya şimdi?"
"Herkes beni övüyor ve ermiş bir adam olduğumu söylüyor."
"Bundan memnun musun?"
"Elbette!"
"Öyleyse evine dön oğlum. Bil ki, her an bu dünyayı terk edebilirsin. Hayatının her gününü şu son on gün gibi yaşa. Huzuru hep böyle bulacaksın. İşte irfan budur."

 
sonbahar, Cuma, 29 Ekim 2010 00:05
sonbahar
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.

Büyüğü Halil.

Küçüğü ise İbrahim..

Halil, evli çocuklu

İbrahim ise bekârmış.

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin.

Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermi

Bununla geçinip giderlermiş.

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğday

İkiye ayırmışl

. İş kalmış taşım

a. Halil, bir teklif yapmı

: İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı b

le. Peki, abi demiş İbra

m... Ve Halil gitmiş çuval getirmey

.. . O gidince, düşünmüş İ

ahim: Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onu

evine Böyle de

ş ve Kendi payından bir miktar atmış onun

ne... Az sonra Halil çıkag

miş. Haydi İbrahim. Demiş, önce sen doldur da taşı

mbara. P

i abi. İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup dü

r yola. O gidince, Halil düşünür

u defa:

Der ki: Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzeni

de var. Ama kardeşi

bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup e

enecek. Böyle dü

nerek, Kendi payından atar onunkine birka

kürek. Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar

unkine. Bu, böyle sür

gider. Ama birbirlerinden habers

dirler. Nihayet ak

m olur. Karanl

basar. Görürler ki, bitmiyor bu

daylar. Hatta azalmı

r bile. Hak teala bu hali çok

ğenir. Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket ve

r ki... Günlerce taşır iki kardeş, biti

mezler. Şaşarlar b

işe... Aksine çoğalır buğ

yları. Dolar taşar am

rları. Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler ak
a gelir. Bu bereketin adı: Halil İbrahim be
eketidir.
 
sonbahar, Cuma, 22 Ekim 2010 22:41
sonbahar
Bir zamanlar, Uzak Doğu''da, artık yaşlandığını ve yerine geçecek birini seçmesi gerektiğini düşünen bir imparator varmış.Yardımcılarından ya da çocuklarından birini seçmek yerine; kendi yerine geçecek kişiyi değişik bir yolla seçmeye karar vermiş.Bir gün, ülkesindeki tüm gençleri çağırmış ve:
"Artık tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi. Sizlerden birini seçmeye karar verdim." demiş.
Gençler şaşırmışlar, ancak o sürdürmüş:
"Bugün hepinize birer tohum vereceğim. Bir tek tohum... Ama bu çok özel bir tohum. Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi istiyorum. Tam bir yıl sonra büyüttüğünüz o tohumla buraya
geleceksiniz. Sizi, yetiştirdiğiniz o tohuma göre değerlendirip, birinizi imparator seçeceğim. "
Saraya çağırılan gençlerin arasında Ling adında biri de varmış.O da diğerleri gibi tohumunu almış...
Evine gidip heyecanla olayı annesine anlatmış. Annesi bir saksı ve biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardım etmiş.
Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar. Her gün sulayıp büyümesini bekliyorlarmış.Yeterince zaman geçtikten sonra diğer gençler tohumlarının ne kadar büyüdüğünü anlatırken, Ling hayal kırıklığı içinde, kendi tohumunda hiçbir değişiklik olmadığını görüyormuş.Üç hafta, dört hafta,beş hafta geçmiş...
Hâlâ hiçbir gelişmeyokmuş. Diğerleri yetişen bitkilerinden söz ederken Ling çok üzülüyormuş. İmparatorun onu beceriksiz sanmasından çokendişeleniyormuş. Arkadaşlarına da hiçbir şey diyemiyor, sabırla bekliyormuş
Sonunda bir yıl bitmiş ve gençlerin yetiştirdikleri bitkileri imparatorun huzuruna götürecekleri gün gelip çatmış.Ling, annesine boş saksıyı götüremeyeceğini söyleyince, annesi ona cesaret verip
saksısını götürüp dürüst bir şekilde olanları imparatora anlatmasını istemiş. Ling, pek istemese de, annesinin sözünü tutmuş ve boş saksıyla saraya gitmiş
Saraya varınca arkadaşlarının yetiştirdiği bitkilerin güzellikleri karşısında şaşırmış.Sonra imparator gelmiş ve tüm gençleri selamlamış. Ling, arkalarda bir yerlere saklanmaya çalışıyormuş
"Ne büyük bitkiler, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmişsiniz. Bugün biriniz imparator olacak." demiş imparator
Aniden arkada elinde boş saksısıyla Ling''i fark etmiş. Hemen muhafızlarına onu öne getirmelerini emretmiş. Ling çok korkmuş
"Sanırım beceriksizliğimden dolayı beni öldürtecek."Ling öne geldiğinde imparator adını sormuş. "Adım Ling." demiş
Diğer gençler gülüşüp onunla alay etmeye başlamışlar. İmparator onları susturmuş. Ling''e ve elindeki saksıya dikkatle bakıp kalabalığa doğru dönmü
. "Yeni imparatorunuzu selamlayın. Adı Ling!" demiş.Ling inanamamış. Çünkü tohumunu yeşertememiş bile, nasıl imparator olurmuş?.
. İmparator devam etmi
: " Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayıp bir yıl sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum vermiştim. Asla büyüyemeyecek olan... Ling''in dışında herk
s ağaçlar, bitkiler ve çiçekler getirdi; çünkü tohumun büyümediğini fark edince hepiniz onu bir başka tohumla değiştirdiniz. Sadece Ling içinde benim verdiğim tohum olan boş saksıyı getirme cesa
et ve dürüstlüğünü gösterdi. Beklentisi gerçekleşmeyince umutsuzluğa kapılsa da, dürüstlüğünden vazgeçmedi...Onun için yeni imparatorunuz o olacak
!" EN SADE DOĞRULAR MI, yoksa RENGARENK YALAN

R
 
PurpLeDream, Pazartesi, 13 Eylül 2010 19:46
PurpLeDream
Fransa'da ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini araştırmak üzere görevlendirilen bir memur,bir inşaat alanına gönderilir.Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:
" Ne yapıyorsun ?"
" Nesin sen kör mü ?" diye öfkeyle bağırır işçi.
" Bu parçalanması imkansız kayaları balyozla kırıp patronun emrettiği gibi yığıyorum.Cehennem sıcağında, bu çok ağır bir iş, ölümden beter."
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçinin yanına yaklaşır:
" Ne yapıyorsun ?" İşçi cevap verir: " Kayaları mimari plana uygun hale getirmeye çalışıyorum.Bu ağır bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli ve sonuçta bir işim var.Daha da kötü olabilirdi.
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler ve sorar
" Ya sen ne yapıyorsun ?
" Görmüyormusun? " der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. " Bir katedral yapıyorum.

Bu hikayenin ilginç tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları.Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır.Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi ? Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu ? Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte midir
Seçim size ait..
 
feylesof, Perşembe, 15 Temmuz 2010 02:10
feylesof

Antik bir Hint masalı..

-Çok büyük ama aptal bir kral, sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip tüm krallığın sığır derisiyle kaplanmasını emretmiş. Ancak sarayın maskarası bu fikre kahkahalarla güldü; o bilge bir adamdı. Dedi ki: “Kralın fikri en basitinden komik.”

-Kral çok kızmıştı ve maskaraya dedi ki: “Bana daha iyi bir seçenek göster yoksa öldürüleceksin.”

-Maskara, “Efendim küçük bir sığır derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın” dedi. Ve ayakkabılar bu şekilde doğdu.

Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok; sadece ayağını kaplamak tüm dünyayı kaplar. Bilgeliğin başlangıcı budur.
 
feylesof, Pazar, 11 Temmuz 2010 19:07
feylesof
Bir Zen üstadı olan Kasan ünlü bir soylunun cenaze törenini yönetecekti. Orada durup eyalet valisinin, diğer lordların ve leydilerin gelmesini beklerken avuçlarının terlemeye başladığını farketti.

Ertesi gün, öğrencilerini biraraya topladı ve henüz gerçek bir öğretmen olmaya hazır olmadığını itiraf etti. Onlara dilenci ya da kral olsun, tüm insanların önünde aynı tutumu sürdürmeyi başaramadığını açıkladı. Hala sosyal rollerle ve kavramsal kimliklerle hareket ediyor, insanların eşit olduğunu anlayamıyordu. Kasan oradan ayrıldı ve başka bir üstadın öğrencisi oldu. Sekiz yıl sonra aydınlanmış olarak öğrencilerinin yanına geri döndü.
 
PurpLeDream, Perşembe, 01 Temmuz 2010 10:52
PurpLeDream
Öğrenciler o yılın ders programında yeni bir ders olduğunu farkederler.
Dersin adı Mantıktır ve derse yaşlıca bir profesör girecektir.
Nihayet, ilk mantık dersi başlar.

Çocuklardan biri söz hakkı isteyerek:
-Sayın profesör, mantık bize ne öğretir? Lütfen her şeyden önce bunu anlatır mısınız ? ricasında bulunur.

Profesör, kendisine merak ve şüpheyle bakan talebelerine:
-mantık dersinin insanların düşüncesine yaptığı etkiyi açıklamak biraz güçtür.
Onun için bunu sizlere bir örnekle açıklamak istiyorum- der.

-Farzedin ki, maden ocağından iki insan çıkıyor: Birisinin üzeri tertemiz, diğerininki ise kömür karası içinde...
Bunlardan hangisinin yıkanması lâzımdır?-

Öğrenciler, hiç tereddüt etmeden:
-Elbette, kirlisi!- diye cevap verirler.

Profesör, tebessüm ederek:
-İşte evlatlarım- der
-mantık bu soruya cevap vermeden önce şunu sorar
Nasıl olur da bir maden ocağından çıkan iki kişiden birinin üzeri tertemiz iken diğerininki kirli olabiliyor?