ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Sep 18th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Tiyatro Platon ve Tiyatro


Platon ve Tiyatro

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Tragedya ve komedya türlerinde en yetkin yapıtların yazıldığı ve oynandığı dönemde yaşamış olan Platon (İ.Ö. 427 – 384), tiyatro sanatına karşı olumsuz bir tavır almıştır. Sokrates’in öğrencisi olup felsefeye bağlanınca sanat uğraşından vazgeçen Platon, şiiri halk üzerindeki büyük etkisi açısından tehlikeli buluyordu. Antik Yunan’da, şiirin ve gezginci ozanların, yaşamı yorumlamada dünya görüşünü belirlemede, değer yargılarını pekiştirmede etkin oldukları bir gerçektir. Şiir ve dram sanatlarının, toplum yaşamında önemli bir yaşamında önemli bir yeri olması, Platon’u bu sanatların eğitici görevi konusunda düşündürmüştür.

platonPlaton’un tiyatro sanatı konusundaki düşünceleri sistemli bir bütün içinde sunulmamıştır. Onun bu konudaki görüşleri, felsefesindeki gelişime koşut olarak her dönemde farklı özellikler gösterir. Platon, ‘Gençlik Dialogları’nda şiiri kutsal bir ürün saymış, fakat şairleri esinle yazdıklarını, yaptıkları işin bilincinde olmadıklarını, eserlerinin Tanrıdan gelme olduğunu ileri sürmüştür. Platon, felsefesinin ikinci dönemi olan Geçit Dialogları’nda ise, güzelin tanımını yapmaya, güzelin ne olmadığını belirtmeye çalışır. Olgunluk Dialogları’nda sanatın kullanım değeri üstünde durmuş olan Düşünür, sanatın gerçeklere yaklaşamadığını ileri sürmüştür. Platon’a göre, dram sanatının seyircide uyandırdığı coşku da sağlıklı değildir. Kişinin doğru düşünmesini engeller. Yaşlılık Dialogları’nda Platon, evrenin temelinde yatan düzene koşut olarak, sanatın da matematiksel bir düzeni olduğunu kabul etmiştir.

 

Platon’un, tiyatro sanatına da uyguladığı görüşleri şöyledir:

 

 

ŞİİR SANATI ESİN ÜRÜNÜDÜR,

BİLİNÇLİ BİR GERÇEK BİLGİSİ SAĞLAYAMAZ

 

Platon, İon adlı yapıtında, şiir okuyanlar (rhapsodos) ile şiir sanatını ele alır. Platon.2a göre şiir okuyanlar, okudukları şiiri iyi bilmemektedirler. Onların şiiri, ne bilgiden, ne sanattan kaynaklanır. Çünkü onlar çeşitli sanat ürünleri arasında karşılaştırma yapamaz, sanatı değerlendiremezler. Şiir okuyanların iyi konuşmalarını sağlayan yetenek tanrıdan gelmektedir, bilinçli bir çabadan değil. Şairler için de aynı şey söylenebilir. Onları da esinleyen, kendi sanatları değil, sanat perileri olan Musa’lardır. Şairlerin aklı başında olmaz yazarlarken. Onlar tanrısal esinle esriktirler. Tanrının sözü, şairler aracılığı ile insanlara iletilir. Şairler, yalnızca çeviricidirler.

 

“Büyük epik şairlerin tümü o güzel şiirleri sanatla değil, tanrısal esinle, tanrısal telkinle yaratırlar; şairler de öyle. Korybantların ancak kendilerinden geçtikleri zaman raks etmeye başlamaları gibi lirik şairler de herkesin bildiği o güzel türküleri bestelerken kendilerinde değillerdir, müzik ve ritmin hareketine kapılır kapılmaz başları dönmüş, kendilerinden geçmişlerdir; tıpkı, akılları başlarında değilken ancak kendilerinden geçtikleri zaman ırmaklardan süt ve bal çeken bakhalar gibi. Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi, lirik şairlerin ruhunu etkileyen de aynı sarhoşluktur.

“(…) Mısralarını esinleyen sanat değil, tanrısal güç olduğu için, her biri öbür türlerde pek başarılı değildir. Tanrı peygamberleri ve esinlenmiş kahinleri yaptığı gibi, şairleri de akıllarını başlarından alarak sözcükleri haline getiriyorsa, onları dinleyen bizler, bu kadar güzel şeyleri, söyleyenlerin akılları başlarında olmadığına göre, onlar değil, tanrı olduğunu; onların ağzından tanrının konuştuğunu anlayalım diyedir bu.”

 

Platon’un bu açıklaması, şiir sanatını yüceltiyor, fakat şairi yazdığını bilmeyen kişi yapıyordu. Platon, düşünürün şairden üstün kişi olduğunu söylemiştir:

 

“Devlet adamlarından sonra tragedya yazanlara, dithirambos şairlerine, her çeşidinden şairlere başvurdum kendi kendime, “Artık bu sefer göreceksin, onlardan çok daha bilgisiz bir kimse olduğunu anlayacaksın,” diyordum. Yazılarından en işlenmiş olduğunu düşündüğüm parçalrı seçtim; ne demek istemiş olduklarını gidip kendilerinden sordum. Bir şey öğreneceğimi umuyordum. Yargıçlar, inanır mısınız? Doğruyu söylemeye utanıyorum, ama söylemeliyim. O şairlerin yapıtları hakkında söyledikleri, orada bulunan hemen hemen herkesin diyebileceğinden daha iyi değildi. O zaman anladım ki, şairler yapıtlarını bilgiyle değil, bir çeşit içgüdüyle, tanrıdan gelme bir ilhamla yazıyorlar; tıpkı bir sürü güzel şeyler söyleyip de dediklerinden bir şey anlamayan tanrı sözcüleri biliciler gibi. Şairler için de öyle olduğunu gördüm. Üstelik onlar, kendilerinde şairlik var diye bilmedikleri şeyler de insanların en bilgini olduklarını sanıyorlar. Yanlarından ayrılırken devlet adamlarına nasıl bir üstünlüğüö varsa onların da böylece üstün olduğunu anlamıştım.”

 

Görüldüğü gibi Platon, bu açıklaması ile, şairin tanrısal gerçeğe yakınlaştığını itiraf etmekle birlikte, bilimsel düşünceye üstünlük tanımış; şairin hayat sanatı konusunda bilgisiz, yaşam için yararsız kişi olduğunu kabul etmiştir.

 

 

SANAT TAKLİTTİR, İDEALAR DÜNYASINI AYDINLATMAZ

 

Platon’un idea felsefesine göre evrenin temelindeki asal gerçek idealardır. Dünyada algıladığımız her görüntünün evrende bir ideası bulunur. İdea, aynı adı taşıyan nesnelerin hepsini içine alan bir söz, bir genel kavramdır: “Sedir” ideası, “masa” ideası gibi. İnsanın duyumları ideaları algılayamaz, fenomenler gerçeğinin ötesine geçip adıl gerçeği göremez. Ancak, ideaların bu dünyadaki görüntülerini algılayabilir. Dünyada gördüğümüz nesneler, tanrısal olan ve tek olan ideaya benzetilerek yapılmış kopyalardır. Ressam bir sedir, bir masa resmi yapmakla, aslında kendi kopya olan şeyi taklit etmiş olur. Yaptığı şey gölgenin de gölgesidir. Asal gerçekten, üç kez uzaktır. İşte gerçeğin üç kez uzağını yapan kişi benzetmeci bir sanatçıdır. Çünkü algıladığı görüntünün görüntüsünü yapmıştır. Sanatı seven kişi de, gölgenin de gölgesi olan görüntüde saplanıp kalmıştır. Sanat, kişiyi sanıdan (doxa) öteye götürmez. Gerçeğe yönelebilenler yalnızca filozoflardır. Sanatçı benzerini yapacağı şeyin aslını tanımadığı gibi onu kullanmasını da bilmez. O, ne bir flüt yapabilir, ne de onu çalabilir. Kısacası sanatçı, bir taklitçi, bir benzetmeci olarak işe yaramayan kişidir. Platon, sanatın toplumsal ve siyasal yaşamdaki yerini araştırırken sanat hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirmiştir:

 

“Şimdi tragedya ve onun babası Homeros’a dönelim. Kimine göre tragedya şairleri bütün sanatları, insanların iyi ve kötü yanlarını, hatta tanrılarla ilgili her şeyi bilirlermiş. Çünkü iyi bir şairin ele aldığı konuları iyi işleyebilmesi için, öncelikle bunları bilmesi gerekirmiş yoksa emeği boşa gidermiş tragedyada. Bakalım bunu söyleyenler benzetmeci olarak kalan sanatçılara düşüp aldanmadılar mı? Yapıtlarına bakarken bunların gerçekten üç kez uzak olduğu, gerçeği bilmeden bunların yapılamayacağı kaçmadı mı gözlerinden? Çünkü bu şairlerin yaptığı birer gölgedir olsa olsa, gerçek varlıklar değil.

 

“(…)Benzettiği şeyleri gerçekten bilse benzetmekten çok yaratmaya çalışırdı bence. Birer anıt gibi birçok güzel varlık bırakırdı arkasından. Övgüsünü değil, kendisini yapardı her şeyin.”

 

Platon, şairlerin de ressamlar gibi birer benzetmeci olduklarını, gerçeğin kendisine ulaşamadıklarını ve anlattıkları şeyleri yapamadıklarını, örneğin, savaşın nasıl olduğunu ayrıntılı olarak anlattıkları halde, kendilerinin savaş yönetemediklerini söylüyor. O halde, sanatçının yaptığı iş “ciddi insanlara yakışmayan bir oyundur.”

 

 

SANAT DİZGİNLENMESİ GEREKEN HEYECANLARI UYARIR

 

Platon, Devlet adlı eserinde sanatın coşturucu niteliği üzerinde de durmuştur. Akla, sağduyuya ve erdeme dayanması gereken devlet düzeninde, kişinin heyecanlarını dizginleyebilmesi gerekir. Ölçülü bir insan, başına bir kötülük geldi mi, duyduğu acıyı başkalarına göstermemeye çalışır; utanır heyecan gösterisinden. Sıkıntılı bir durumda ona en doğru çareyi gösterecek olan duyguları değil, aklıdır. Oysa, sanat duygularımıza, heyecanlarımızı yönelmekte, bizim coşkun, taşkın, değişken yanımızı ortaya koymaktadır; kötü yanımızı besleyip güçlendirmektedir.

 

“Dinle de kendin söyle, Homeros yahut herhangi bir tragedya şairi, bir kahramanın acı duymasını, ahlar, vahlarla konuşmasını, göğsünü yumruklayarak derdini haykırmasını tıpatıp benzetiyor, içinden en iyileri de bunu dinliyor diyelim. Bilirsin nasıl hoşlanırız bundan, kanımız kaynar dinlerken, bize en coşkun heyecanları yaşatan şaire hayran oluruz gerçekten.

 

Ama kendi başımıza bir felaket gelince bunun tam tersini yaparız, onu da bilirsin. Bağrımıza taş basar, susarız; erkek adama böylesi yaraşır deriz; şiirde beğendiğimiz ağlaşmaları kadınlara bırakırız.

 

“Felakete uğrayınca zorla tutmaya çalıştığımız neydi içimizde? Gözyaşı dökmek, dilediği gibi inlemek, acıdan bağırmak isteyen yanımız değil mi? İşte yaradılışımızda bu isteklerle çevrili yanımızı doyurmak ister şairler. Tiyatrolarda budur coşturdukları yanımız. En iyi yanımıza gelince, akıl ve gelenek bizi tutmazsa gözyaşları konusunda yumuşar, başkalarının felaketlerine ağlamayı ayıp saymayarak kendimize acıma duygularına bırakıp, alkışlanmayı küçüklük saymaz, tersine iyi bir insanın buna ağlaması gerektiğine, bu şiirden aldığı zevkin faydalı bir zevk olduğuna, bütün şiiri atmakla bu zevkten yoksun kalacağına inanır. Bence çok azdır onun gibi düşünen adamlar; onlara göre başkalarının duyguları bizim de duygularımız olabilir; çünkü duygularımızı başkalarının dertlerine göre ayarlamışızdır, kendimiz için dizginlediğimiz acıları başkaları için dizginleyemeyiz.

 

“Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez gündelik hayatımıza giren duygular, şiir benzetmesinin etkisi altında kalmaz mı? Benzetme bu duyguları kurtaracak yerde sulayıp besler, dizginlenmesi gereken tutkulara içimizin dizginlerini verir.”

 

Platon, Gorgias, Philebus, Timaeus adlı eserlerinde de erdemle ve bilgelikle dizginlenmeyen zevkin, insanın aşağı güdülerini besleyip üstün yanını kurtaracağını ileri sürmüştür. Bu çeşit zevkler, insanı huzursuz, tedirgin etmekte hep yeni zevklere aç bırakmaktadır. Tragedyanın uyandırdığı karmaşık heyecanlar da, ruhsal sağlığa zararlıdır. Tragedyanın hem zevk vermesi, hem acı uyandırması, bu karşıtlıkla bir gerilim yaratması, tragedyayı seyreden kişinin, bir yandan ağlarken bir yandan bundan hoşlanması, ruhun dinginliğini bozar, aklı bulandırır, insanda durmadan yeni zevkler arama isteği uyandırır. O halde tragedyanın uyandırdığı karmaşık ve aşırı heyecanlar ruhsal sağlığa zararlıdır ve erkinliğe erişme çabasına da olumsuz etki yapar.

Platon, genel olarak sanata karşı olumsuz bir tavır takınmış olmakla beraber, sanatı iki yönde olumlu olarak değerlendirmiştir. Bunlardan biri, sanatı insanın ölümsüzlüğe ulaşma dürtüsünün ürünü sayması, öteki de sanatın toplum yaşamında usa ve erdeme hizmet ederek, pratik bir yarar sağlayabileceğine inanmasıdır.

 

 

SANAT ÖLÜMSÜZLÜĞE KAVUŞMA İSTEĞİNİN ÜRÜNÜDÜR.

SANATÇI ESERİNİ GÜZELİ ARARKEN YARATIR

 

Platon, Şölen adlı eserinde, insanların, ölümsüzlüğe karşı bir iç istekleri olduğunu ileri sürmüştür. Ölümsüzlüğe erişmek, asal gerçeğe varmak mümkündür. Asal gerçeğin özelliği ise iyiyi ve güzeli içermesidir. Beden yolu ile ölümsüzlüğe erişmek isteyen kişi, kadına yönelerek ve üreyerek ereğine ulaşır. Ruh yolu ile ölümsüzlüğe ulaşmak isteyen kişi, eğitimle erdeme ulaşmaya çalışır. Aynı zamanda dünyadaki güzelliklerle yetinmeyip güzelin kendini arar. Salt güzelliğe erişen kişi, ölümsüzlüğe ve mutluluğa da erişmiş olur.

Platon’un, ruhun ölümsüzlük dürtüsü ve eros adını verdiği, güzele yönelme gücü ile sanat eseri arasında bir bağlantı kurduğunu da görürüz. Sanatçı, güzeli arayan, yaratma isteğini güzelde ürün vererek doyurmaya çalışan kişidir. Sanat, Eros öncülüğünde salt güzelliğe erişmek, onda doğurmak onda yaratmaktır.

 

 

SANATTAN İNSANLARI EĞİTMEKLE YARARLANILABİLİR

 

a) Müzik insanın ruhunu yansıtır. Müzikte, insanın ruhsal özelikleri bulunur. Onun için kişi müzik dinlerken onda kendini bulur. İyi müzik iyi huyu ifade eder. İyi kişilerin hoşlanması iyi müziğin ölçüsüdür. İyi müzikte cesaret, adalet, bilgelik gibi ruhsal ve zihinsel nitelikler billurlaştırılmıştır. Çocuk eğitiminde bundan yararlanılabilir. Öğrenim süreci içinde çocuk farkında olmadan bu özellikleri özümler. Tartım ve uyum onun ruhuna işler, onu besler. Çocuğun beğeni düzeyinin ve düş gücünün doğal ve bilinçdışı olarak eğitilebilmesi için dikkatli bir eğitim programı düzenlenmeli, dans, şarkı, mitoloji öyküleri dinlemeye zaman ayırmalıdır. Böylece Platon Kanunlar adlı eserinde müzik, dans, şiir gibi sanatların doğru kullanıldıkları zaman çocuk ve genç eğitiminde yararlı olabileceğini kabul etmiş olur.

 

b) Sanat, toplumun değerlerini yüceltmek, ahlak eğitimine katkıda bulunmakla görevli olmalıdır. Platon bu görüşü Devlet adlı eserinde savunur. Madem ki sanatın toplumu etkileme gücü vardır, akıllı yöneticilerin, sanatın bu gücünden yararlanmaları gerekir, toplumda iyi geleneklerin yerleşmesi için. Tanrıdan yalnız iyi şeylerin geleceği, Tanrı işlerinin hiçbir zaman kötü ve haksız olamayacağı gösterilmelidir. Homeros’un veya başka şairlerin bunun aksini iddia etmeleri zararlıdır ve bunlara kulak verilmemelidir. Hades’i korkunç göstererek vatandaşı ölümden korkutan ve gözüpek işler yapmasını engelleyen, kahramanları zayıf gösteren,büyük kişilere çirkin sözler söyleten, yanlış değerlendirmeler yapan kişiler atılmalıdır. Şair, iyi kişilerin yaptıklarını, söylediklerini taklit etmeli, iyi işleri anlatmalıdır. Görüldüğü gibi Platon, şiire ahlak değerlerini övmek görevi yüklerken bu görevi yerine getirmeyen sanatlara, sansür konulmasını da önermiş oluyor.

 

Özetlerksek, Platon’a göre sanatsal yaratı, bilinçli bir çaba olmadığı için, akla aykırıdır, görünen gerçeği taklitle yetindiği için asala gerçeğe uzak düşer. Sanat, heyecanları körüklediği için ruh ve akıl sağlığına da zararlıdır. Öte yandan, Platon, güzeli iyinin ve ölümsüzlüğün parıltısı saydığı için, sanat dürtüsünü, güzele, dolayısıyla ölümsüzlüğe ve mutluluğa erişme isteği olarak açıklamıştır. Platon’un sanatın benzetmeciliğini küçümsemesini, heyecansal oluşunu tehlikeli saymasına karşın, sanattan toplum için pratik bir yarar umması onun politikacı ve ahlakçı bir düşünür olmasından ileri gelir. Platon, gençlerin eğitiminde sanattan yararlanmak istemiş, sanata bazı yükümlülükler koymuş ve sansür düşüncesini getirmiştir.

 

 

Sevda Şener – Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy