ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Friday, Dec 13th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Tiyatro Tiyatro Yazar ve Sanatçıları Arthur Miller ve 80'lerde Türkiye


Arthur Miller ve 80'lerde Türkiye

e-Posta Yazdır

Reklamlar

 

BArthur Milleren çocukken sanırım 1980 yılı başlarıydı. Adalet Partisi`nin azınlık hükümeti Erbakan`ın MSP`sinin dışardan verdiği destekle ayakta duruyor, siyasal şiddet tüm hızıyla sürüyordu. Cumhurbaşkanlığı sorunu hâlâ çözülememişti, İhsan Sabri Çağlayangil`in vekâleten sürdürdüğü görev uzadıkça uzuyordu. Hükümet belli illerde yürürlükte olan sıkıyönetim uygulamasını tüm ülkeye yayma kararı aldı. Jean-Paul Sartre ve Arthur Miller meclisin bu kararını kınayan ve Türkiye`de rejimin hızla totaliterleşmesine karşı çıkan bir metin kaleme aldılar ve dünya aydınlarının imzalarını toplayarak Çağlayangil`e gönderdiler. Yaşadığı sürece baskıcı rejimlere karşı çıkan Miller, İsrail’in Filistin’de uyguladığı işgal ve yıkım politikalarını eleştirdi. Türkiye’de yayımlanan Düşünceye Özgürlük kitabına yayıncı olarak imza attı. DGM’de yargılandı.

Yine ben çocukken Arthur Miller ve Harold Pinter, 1985 yılında Türkiye`ye “durumu” yerinde görmek için gelmişler. O yıllarda, pek çok fikir suçlusu hapislerde çürüyor ve dışarıdakilerin ağzına gem vurulmuş, en korkuncu da iktidar, anayasa, YÖK gibi “fikirsiz” toplum programlarını devreye sokuyordu. Dünyaca ünlü, ikisi de varsıl ve düşünce özgürlüğünden gayri kimseye eyvallahı olmayan iki sanatçı, Türkiye`de pek çok yazar, bilim adamı ve sendikacıyla görüştüler. Arthur Miller, ABD dönüşü ülkemizle ilgili küçük kitap sayılacak bir makale yayımlar The Nation`da. Miller, gezinin sonunda bir de “Amerikan görüşünü” almak istediklerini anlatır. Her iki yazar da 1980 darbesi ve sonrasında Türkiye`de esen rüzgârı epeyce ABD`nin üflediğine inanmaktadır. Amerikan büyükelçisi Robert Strauzs-Hupe, Arthur Miller onuruna bir yemek verir. Pinter ve Miller yemeğe gittiklerinde, yaklaşık kırk kişilik koca bir davetle karşılaşırlar. Nazlı Ilıcak da davetliler arasındadır. Sofrada, Miller onur konuğu olarak büyükelçinin karşısına oturtulur. Pinter da kendisiyle aynı sıradadır, ama yan yana getirilmezler, aralarında epeyce mesafe vardır.

AHarold Pinterrthur Miller bir ara, Harold Pinter`ın karşısında oturan Nazlı Ilıcak ve Amerikan parlamenter heyet başkanı Mr. Trinka ile sert bir tartışmaya girdiğini fark eder. Mr. Trinka, "Bu sizin fikriniz. Biz işin içindeyiz, siz ise olup bitenin yalnızca bir bölümünü görebiliyorsunuz..." gibi bir şeyler söylemekte, Nazlı Ilıcak da benzeri sözlerle Amerikan heyet başkanını desteklemektedir. Pinter, yanında oturanları dinlemek nezaketinden, masanın öbür ucunda olanları tam olarak duyamaz ama ansızın Harold Pinter`ın İngiliz aksanlı bariton sesi en yüksek perdeden düşer sofraya. Ve tiyatro ustası, tüm masaya duyurduğu korkunç bir öfkeyle, karşısında oturan Nazlı Ilıcak`a, "Bu bir hakarettir, hakaret olarak söylenmiştir ve ben bu hakareti gerisin geriye, suratınıza çarpıyorum!" diye haykırır. Arthur Miller, "Sonradan öğrendiğime göre kadın (Nazlı Ilıcak), Pinter`a, Türkler günün gerçekleriyle yüz yüze kalıp yaşamak zorundayken, kendisinin geldiği yere dönüp kuşkusuz bütün bunları kâr amaçlı bir piyes yazarak değerlendireceğini söylemiş. Yani Pinter`ın Türkiye`ye gelişinin ardında bir çıkar hesabı olduğunu ima etmiş. (Azarlanınca) Permalı sarı saçların çevrelediği yuvarlak ablak yüzü, kıpkırmızı kesildi..." diye anlatıyor. Bu sahnenin tanıklarından biri de, davetliler arasında yer alan Erdal İnönü`dür.

Arthur Miller ve Harold Pinter, o gece ABD Büyükelçiliğini `terk ederler`. Çünkü yemekten sonra büyükelçi Pinter`ın yanına yaklaşır ve kendisine, herkes her şey hakkında farklı görüş sahibi olabilir, deyince Pinter, "Hayalarınıza elektrik akımı verilirse olamazsınız!" karşılığını verir. Robert Strauzs-Hupe, "Sir, evimde konuk olduğunuzu unutmayın!" diye bağırınca kovulduğuna hükmeder ve Miller da onunla birlikte çıkar tabii. Elçilikte yemek yediklerinin ertesi günü İstanbul`a döndüklerinde, birinin bıraktığı yerden diğerinin devam ettiği sorularıyla büyükelçiyi renkten renge soktuktan sonra sofrayı nasıl terk ettiklerini yatılı okulda muziplik yapmış iki gencin edasıyla Orhan Pamuk ve Gündüz Vassaf’a anlatırlar. Türk basını ise ziyaretleri boyunca dünyaca ünlü bu iki yazarın bol fotoğrafını çekmesine rağmen Miller ya da Pinter`ın görüşlerini basmaya cesaret edememiş o yıllarda. Anayasayı ret oylarının özgürlüğün sembolü mavi olduğundan, mavi gömlek giymek ya da kravat takmaktan korkulan bir Türkiye`de yaşanıyordu. Tabii ki bu ziyaret de yazılamadı.

Nation’da yayımlanan yazısında şunları aktarıyordu Miller: “Bayan Nazlı Ilıcak da hükümetin söz konusu akademik politikasına destek verenlerden biri. Tercüman gazetesi sahibinin eşi ve haftada iki kez yazdığı köşesi geniş bir kitle tarafından okunuyor. O da tutuklanmış ve gazetesi kapatılmış. Fakat kendisi, ülkenin sola kaymamasından memnun. Orduyu kınamak yerine, ısrarla terörizmin ülkeyi iflasın eşiğine getirdiğini anlatıyor, üniversitelerdeki `anarşi yuvaları`nın darbeden önceki bağımsızlık istemlerine demokratik aydınların genelinde lakayt kaldığından şikâyet ediyor. Bayan Ilıcak`ın her alanda gösterdiği parlak örnekler hep Amerikan modeli. Hatta üniversiteler ve kolejler üzerinde yeni kurulan merkezi denetim sisteminin (YÖK) bile doğrudan Amerikan sisteminden esinlendiğini söylüyor. Kendisine bunun doğru olmadığını belirttiğimde, bana pek de inandırıcı olamayan bir kesinlikle bu (YÖK) sistem sayesinde üniversitelere bir çekidüzen verileceğini ifade etti. Ben, ABD`de tüm üniversiteleri denetleyen merkezi bir sistem yok, diye ısrar ettiğimde, omuzlarını silkmekle yetindi. Kuşkusuz yalan söylemiyordu, ama kendi fikirlerinin doğruluğuna kendisini inandırabilmek için mutlaka konuyla ilgili bir Amerikan referansına ihtiyaç duyduğu açıktı. Türkiye`de bu sistemi (YÖK) savunan hemen herkes, nedense başka ülkelerde üniversitelerin de ortaokul ve liseler gibi bağımsızlıktan yoksun, özellikle de müfredat anlamında tek elden yönetildiğini sanıyorlar. Bayan Ilıcak yalnızca açık konuşmasıyla dikkate değer. Düşünceleriyle kamuoyunun önemli bir bölümünü temsil etmesi muhtemel, ama kamuoyunun bu bölümü, tümüyle özgür muhakemeden yoksun, ideolojik karmaşasıyla da önemli ve Bayan Ilıcak`ın söz konusu özgür muhakeme yoksunluğu ve ideolojik karmaşaya getirecek çözümü yok. Bu tür insanların aklına, terörizmin aslında zayıf olan geri dönüş tehlikesini engellemeye çalışmak yerine, ulusal gündem sorusunun, belki de ülkedeki demokratik güçleri desteklemek olabileceği gelmiyor. Oysa ordu sokağa indiği zaman, insanların aklına da girer ve gerek sokaktan, gerek akıllardan çıkması zordur. Bayan Ilıcak, Türkiye`nin ruhunu temsil eden ve saygı gören ordu aracılığıyla, ABD ile özdeşleşmekte hiçbir sakınca görmemiş. Ülkedeki gelişmelerin antidemokratik ve baskıcı olduğunu inkâr etmiyor. Ama sıkışınca hep terörizme geri dönüyor ve Pandora`nın kutusunu ilk açanın terörizm ve her şeyden sorumlu olarak terörizmi gösteriyor. Yine kamuoyunda büyük bir kesimin kanısını yansıttığı belli: Bu insanlar demokrasiyi reddetmiyor, ama gerçekleşmesi için de hiçbir çaba göstermiyorlar. Kuramda askeri rejimi tutmasalar bile, askeri rejimin uygulamada sergilediği istikrar ve süreklilik, onlara güven veriyor..."

Türkiye topraklarından da geçen Miller’ın kahramanları, haşin bir toplum içerisinde, kendi vicdanlarıyla yaşayabilmek için bireysel suç ve sorumluluklarıyla uzlaşmaya çalışırlar. İlk bakışta oyunları, genellikle aile hikâyelerini anlatan bireysel dramlar gibi gözükse de, çağının önemli toplumsal, siyasi ve ahlaki sorunlarına eğilirler. O yüzden hayat kadar gerçektir oyunları. Zaten dünya hayatı da bir oyun ve eğlence değil midir? 

Altan Algan


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy