ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Oct 22nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Türk Edebiyatı Hüseyin Avni Cinozoğlu


Hüseyin Avni Cinozoğlu

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Hüseyin Avni Cinozoğlu - Dostoyevski

Beyaz Geceler


Günümüz Batı toplumunda bireyi ve toplumu en doğru ve yetkin yorumlayan yazar hiç kuşku yok ki Kafka. Ama benim meramım Dostoyevski’ye dönmek. Gözlerimin önünde yeni bir ufuk açıldı Karamazov hakkında! Dostoyevski konusunda bir eleştiri okumuştum: “Konularını ağır ceza mahkemelerindeki davalardan seçer”, cümlesiyle vurgulanan bir eleştiri, üstü örtülü bir küçümseme. Dostoyevski Sibirya'daki sürgünlük yıllarında "İncil" okur. Kimi zaman hayata direnmenin gücünü Dostoyevski’nin eserleri sayesinde buldum. Dostoyevski’de inanç, inançsızlık şeklinde kendini gösteren düşünce yarılmasını, rahip adayı Alyoşa ile inançsız İvan’ın temsil ettiğini düşünüyorum.Yani ikiz bir kişilik söz konusu.
Dostoyevski’nin en iyi romanı değil, ama en sevdiğim romanı küçük oylumlu, seksen sayfalık “Beyaz Geceler” adlı romanıdır. Bir genç kız iki erkeğe aynı şiddette aşıktır. Gerçi ikinci erkek birinci erkek lehine feragatte de bulunur. Dostoyevski’nin özel hayatında da benzer bir durum olduğunu söyleyer Selim İleri Dostoyevski’de, Rus halkında, mujiklerde olduğu gibi kiliseyi değil, saf ve yalın bir İsa sevgisini önceleyen bir inanç ve bağlanma söz konusu. Dinin sistematik yapısı ve ayrıntılarını içeren bir teoloji bilgisine sahip değildir halk. Halkta diğer semâvi dinlerde olduğu gibi, bir tür menkıbe; İsa menkıbesi dinin yerini alır. İncil’deki dilsel retorik halktan kişilerin İncil’i kavramasını imkansız kılar. İslam içinde benzer bir dinsel popüler kültürden söz edilebilir. Din önderine ve keramet sahibi velilere duyulan sevgi.
Freud'dan önce Oedipus karmaşasını da Dostoyevski’nin Karamazov’da bulguladığı iddia edilir. Oedipus karmaşası bağlamında anne figürünün yerini Gruşenka alır. Dimitri Guruşenka’ya sahip olabilmek için babayı öldürmek zorundadır. Zaten aşk için girilen rekabette Dimitri babasına ölçüsüz kin duymaktadır.
Devlet, aile, kilise, kurumlar çözülüp kokuşmakta. Başrahip Stareç Zosima'nın cesedinin kokması  kilise’nin çürümesine işaret eden bir sembol olgu diyebilir miyiz? Alyoşa için cesedin kokması yaşayabileceği en büyük hayâl kırıklığıdır. Zira Stareç Zosima; şöhretinin oluşmasında etkili olan, bir tür “keramet” sahibi bir din büyüğüdür. Tesir edici bir telkin gücüne sahiptir ve bazı hastalara şifa verir. Bu husus onu bir din otoritesi haline getirir. Bu büyük din adamı “velinin” cesedinin kokması inanılmaz bir şeydir ve Alyoşa bunu kabullenemez. Çünkü inanışta “mucize” unsurunu geçersiz kılan bir olgudur cesedin kısa sürede kokması. Dinsel inancın mucizeye bağlantısı önemlidir. Mucize gerçekleşmezse inanç varlığını devam ettiremez bir bakıma. Romanın.daha önceki bölümlerden birinde Baba Karamazov, Stareç Zosima'yla küstahça alay ederken: “cehennemdeki insanların asıldığı kasap çengellerine benzeyen çengellerden" söz eder. Galiba İncil’de cehennemin tanımlayan böyle bir fragman var.
Fakat, beni hala Stareç Zosima'nın Alyoşa'ya söylediği sözler, kutsal kitaplardakinden farklı cehennem tanımı düşündürmekte: "Bak Alyoşa, cehennem ateşten ibaret değildir, cehennemde öylesine ruhsal azaplar vardır ki ateş onların yanında hiç kalır."
Stareç Zosima’nın bu cehennem tanımı, ondaki bir tinselliğin, vicdan azabının, günahlarının dışa yansıması mı? Zosima kendi kişisel deneyimi ile mi bu sonuca ulaştı? Zira Stareç Zosima karanlık bir maziye sahiptir kendini dine adamadan önce. Bu tespit aynı zamanda bir itiraf mı? Büyük bir ihtimalle, kişisel bir deneyim sonucu varmış olabilir bu yargıya.
Şöyle bir soru da temellendirmek mümkün: Dostoyevski Sibirya’daki mahkûmluk yıllarında, ipten kazıktan kurtulmuş suçlular arasında bir Araf’ta idi. “Beyaz Geceler” insanlara cennetin yolunu gösteren bir harita. Cennet belki de sevgi ve aşk üzerine kurulu. Cenneti bu dünyada var etmek iddiasındaki pozitivist, rasyonalist modernite, (Marksist modernite dahil) aslında bu dünyada cennetin var olmasına imkan tanımıyor. İki dünya savaşı, toplama kampları, soykırımlar, cenneti cehenneme çeviren modernitenin sonucu. Genelleme yaptığımın farkındayım. Modernite’nin hiç mi iyi, olumlu yanı yok, sorusu gelebilir akla. Fransız şairi ve roman yazarı Blaise Cendrars gibi ben de özellikle teknolojik ilerlemenin insanın ve dünyanın aleyhine olduğunu düşünüyorum. Modernite, insanın yüceliği ve onuru pahasına, insanı yitik ve anlamsız bir boyutta, bir makine olarak, makinelerin tahakkümü altında yaşamaya zorlayan, rasyonellik iddiasına rağmen sonuçta irrasyonel bir aşama.
Belki de ilk günahın kefaretiyle yüklü Dostoyevski kahramanları, günahlarından arınmayı sağlayacak iletişim yollarını bulmakta zorlanırlar. Bu iletişim zorluğu çekmeleri yüzünden, kahramanları birer “tutunamayanlar” olarak nitelendirmek mümkün. Yukarda da vurguladığım gibi; prestij sahibi bir din adamı olan başrahip Stareç Zosima, din adamı olmadan önce, gençliğinde criminal olarak nitelendirebileceğimiz bir sergüzeşt yaşamıştır Belki geçmişteki bu ağır günahtan arınmak için dinsel bir seçimde bulunarak kendini Hıristiyanlığa adar. Burada konuyla ilgisi olmamakla beraber, çok uzak bir çağrışıma dayalı olarak, kısası enbiyadan bir örnekte vermek mümkün: Hazreti Musa da bir Mısırlıyı öldürmüştür peygamber olmadan önce.
Beyaz Geceler kadar, aşkın, bu denli güzel yorumlandığı başka bir eser hatırlamıyorum. Dostoyevski’nin romanları içinde patolojik öğe içermeyen tek eseri. Karamazov’da üstün bir zeka olan İvan delirerek azap verici zihinsel cehenneminden, belki de Araf’tan kurtulur. Çünkü delilik; dünyayı bütünsel olarak reddetmeye yönelik gerçek bir özgürlüktür. Bunun yanında üç özgürlük hali daha vardır: İntihar, sanat (şiir) ve felsefe. Belki bu dört özgürlük alanı yanında dünyayı çileci (ascete) olarak da reddetmek mümkün. Rahip adayı ve çok güzel, tertemiz, kirlenmemiş bir gönüle sahip en küçük kardeş Alyoşa’nın çileciliği amaçlamasına rağmen, başrahip Stareç Zosima, Alyoşa’nın bir din adamı olarak manastıra kapanmasına garip bir şekilde engel olmak ister; Alyoşa’nın kiliseyi ve din adamlığını bırakarak hayata karışmasını emreder. Burada açık uçlu bir yoruma gitmek mümkün: Belki de başrahip, Alyoşa’nın kilise ve manastıra kapanmaksızın da, insanlar arasında bir iyilik güneşi olarak çevresini ışıtacağını düşündü. Daha doğrusu Alyoşa’nın din adamı olması bir haksızlıktı. Olağanüstü bir haleye sahiptir Alyoşa; hatta Stareç Zosima, Alyoşa’ya evlenmeyi de tavsiye eder.
Karamazov Kardeşler’in önemli bir temel izleği ise cinsel içgüdü yani şehvettir. Bunu göz ardı etmemek lazım. Zira “Kadın Arzın Kraliçesidir”… Baba Karamazov açısından çirkin kadın yoktur. Nitekim, arkadaşlarıyla sarhoş döndüğü bir gecede rastladığı, yarı deli, zavallı bir kadına tecavüz etmekten çekinmez. Pis Kokulu Lizavetta diye çağrılan bu kadından doğan Smeryedkov, yani “meşru olmayan evlat” Baba Karamazov’u öldürecektir.
Burada romanı temellendiren ana izlek şudur: Dostoyevski, Baba’ya (Devlete) karşı cinayeti, ondan (Baba/DEVLET) en çok nefret eden, kin duyana (Dimitri’ye / HALKA) yani meşru evlada işletmez. Belki Çar’a karşı şu ya da bu şekilde bağlılığından, düşüncelerine kısa devre yaptırarak çözüme ulaşmayı yeğler.
Şehvet, eserin öylesine belirleyici bir izleğidir ki, nerdeyse Alyoşa bile bir tereddüt yaşar. İvan ise, Baba Karamazov’un öldürülmesi için takip edilecek yolu, edilgen psikopat (aslında İdiyot) üvey kardeş Smeryedkov’a gösterir; Smeryedkov’da babayı öldürür. Ama suç Dimitri’nin üstüne kalır. İvan, Smeryedkov’un baba Karamazov’u öldürmesinin yol göstericisidir ve İvan’ın gerçek katil kimliğinden delirerek kurtulduğu iddia edilebilir. Eylemi gerçekleştiren değil ama, taammüdü zihinsel olarak hazırlayan gerçek fail olduğu için, bir yerde zihinsel bir cezaya çarptırıldığı da düşünülebilir. Belki de Dostoyevski, İvan’ın tanrısal bir yargıya muhatap olduğunu göstermek istedi. Zihinsel cürüme zihinsel bir cezayı yükleyen ilahi yargı. Öteki yandan delilik, özgün bir felsefedir. Burada çelişkiye düştüğümün farkındayım; İvan Karamazov’un delirmesini özgürlük ve ceza zıtlığıyla yorumladığım için.
İvan’ı, başta belirttiğim gibi inançsızlığa ve tanrı tanımazlığa yönelten ana neden, bir şekilde Tanrı’nın küçük bir çocuğun öldürülmesine engel olmaması. Günümüz post liberal toplumu içinde “vicdan” dediğimiz yüce bir değere yer yok. Bu mutasyonu onayladığımı söyleyemem. Günümüzde "psikolojiden arındırılmış bir insan ve toplum" inşasına yönelik küresel bir toplum mühendisliği söz konusu: “Tanrı olmadığı için her şey mubah.”
Lenin, Çar ve ailesini öldürtür. Lenin Dostoyevski'yi de eleştirir; roman kahramanlarını ruh hastası, meczup, sabıkalı, criminal kişilerden seçmiştir. Lenin, Rus halkını bu hasta kişilerin temsil etmediğini ya da temsil etmemesi gerektiğini, yeni Sovyet insanı çalışkan ve sağlıklı bireylerden oluşmalıdır düşüncesindedir. Bu nedenle Dostoyevski’nin eserlerinin yasaklanmasını savunur. Bir başka bağlamda biliyoruz ki; Oblomovluğu reddeden Lenin'i anlamak mümkün.
Dostoyevski; Turgenyev gibi Batılı olamaz. Bazarof ‘a değil Alyoşa ve elbet İvan'a sevgi duymam bundan. Küçük bir çocuğun, soylu taylarından birine taş attı diye, serfin çocuğunu kışın çırılçıplak soydurup, köpeklerine parçalatan beyin, bu vahşi eylemini Tanrı'nın engel olması lazımdı. Aynı şekilde Auschwitz, Srebrenica, Ceningrat'a engel olması!
Romanda bir de "tutunamayanlar”ın trajik öyküsü saklıdır. Açıkçası günümüz post liberal toplumunda tutunmak bir, statü ve iktidar sahibi olmak yerine bir "tutunamayan" olmayı tercih etmek daha doğru. Orhan Pamuk’un belirttiği gibi yüzyılın en büyük romanı Karamazov Kardeşler. Bir soru daha akla gelebilir: Karamazov’daki baba devlet ise Kafka’nın babası da devlet, yorumunu yapmak pekala mümkün.
Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz adlı romanıyla ilgili yazdığım ve Cumhuriyet Kitap’ın 30 Ağustos 2001 tarihinde yayınlanan 602. sayısında Dostoyevski hakkında aşağıdaki düşüncelere yer vermiştim: “Suçluyu kutsar Dostoyevski. Suçlu, bizim tasarladığımız suçun failidir. Dolayısıyla, bizim amacımıza uygun hareket etmiştir. Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’ adlı romanında, oğul Dimitri Baba Karamazov’u öldürmeyi ister, ama eylemi uygulayamaz. Cinayeti, ‘Pis Kokulu Lizavetta’ diye çağrılan yarı deli, zavallı ve Baba Karamazov’un sarhoşken tecavüz ettiği kadından olma, gayrimeşru üvey kardeş gerçekleştirir. Ama Dimitri babasını öldürmek istediği için, bir vicdan hesaplaşması sonucu kendini yargılayacaktır: ‘Öldürmedim, ama öldürmek istedim’
Freud, Dostoyevski üzerine yazdığı bir denemede, Dostoyevski’nin babasının da tıpkı baba Karamazov gibi korkunç bir cinayete kurban gittiğini ve Dostoyevski’nin bilinçaltında baba katli duygusu yaşadığı için yıllar sonra siyasal nedenler öne sürülerek, suçlu olmadığı hâlde Çar tarafından Sibirya’da çarptırıldığı sürgün (hapis) cezasına itiraz etmeyip, bu ikame cezayı kabullendiğini belirtir.
Freud’un bu yargısının en azından Dostoyevski için geçerliliği tartışılabilir, düşüncesindeyim şimdi. Bir roman yazarının yaşam öyküsüne ve tinselliğine bağlı kalınarak böyle bir yargıya varmak ne kadar doğru? Dostoyevski yüzyılın bu en büyük romanında, yapıtının sosyoloji diline çevrileceğini uman ve dar bir psikolojizmden uzak bir bakış açısına sahipti. Çarlık (Devlet) üç kesim tarafından kuşatılmış can çekişiyordu: Din, Halk ve Aydınlar…Yukarıda vurguladığım gibi Baba’nın çevresindeki üç kardeşten Alyoşa Din kurumunu, Dimitri Halk’ı, İvan Aydın’ları simgeliyordu. Dolayısıyla üç kesim tarafından kuşatılan Çarlık yıkılacak, yani Baba öldürülecektir.

HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU



Hüseyin Avni Cinozoğlu

ÜMMİ VE NAİF

Aristoteles,” Bir dilsel anlatım açık olur, buna karşılık bayağı olmazsa, o iyi bir dilsel anlatımdır. Kuşkusuz en açık dil herkesin ortak olarak kullandığı sözcükleri kullanan dildir. Fakat böyle herkes için ortak olarak olan sözcükleri kullanan dil, açıklık yanında bayağılığı da beraberinde getirir. Alışılmamış sözcüklerin kullanılmasıyla bir dil, gündelik ve kaba olmaktan kurtulur, yücelir. Alışılmamış sözcük deyince, yalnızca yabancı sözcükleri değil, aynı zamanda mecazları ( metaforlar ), uzatılmış sözcükleri ve genel olarak da gündelik dilin dışında kalan şeyleri anlıyorum. Ama bir ozan çıkar da bütün şiiri bu gibi alışılmamış bağdaştırmalarla yazmak isterse o zaman bu anlaşılması çok güç bir dil, bir bilmece dil olur” (Aristoteles )
Post Modern dönemde artık naif bir şiiri barındıran bir dil yerine daha zihinsel, entelektüel bir dil kullanmak zorunda şair. Şiirin karmaşık, dolaylı ve ima eden, ve nüfuz edilmesi çaba gerektiren bir anlamı, anlam katmanlarını önceleyen bir yapısı olmalı. Kronolojik olarak çeşitli dönemleri içeren, şiirsel değerleri aşınan, şiirsel değerini yitirmesine rağmen , egemen bir estetik dil olma özelliğini koruyan , anlatımcı ( narrativ) şiir, İkinci Yeni, bir ölçüde’de Asaf Halet Çelebi’nin dolaylı etkisiyle; özellikle seksen kuşağı şairlerinin katkılarıyla, büyük ölçüde tasfiye edildi ve Türk şiiri yeniden haysiyet hırkasını giydi . Yeni bir şiir dili, Türk şiir geleneğini de özümleyerek zaferini ilan etti. Hiç duraksamadan Seksen Kuşağı olarak nitelendirdiğimiz kuşağı başarıyla temsil eden , en azından on şair adı sayılabilir. Ki; İkinci Yeni’den şiirimize katkısı açısından, en fazla beş, altı ad ancak sayılabilırken!
Köktenci bir tutumla Batı’ya irtibatlı Türk kültür dünyası ve Türk şiiri Cumhuriyet’ten beri tekil örnekler dışında Doğu medeniyetini ıskalayan bir tutum içindeydi. Özellikle son yirmi yıldır Türk kültür dünyası, Doğu medeniyetini de ihmal etmeyen bir bilinç düzeyine erişti. Bu oluşumun ve farkındalığın kültürümüze, şiir ve edebiyatımız yaptığı katkı ilerde daha somut olarak gözlemlenecek.! Enis Batur ve Hilmi Yavuz iyi birer öncü oldular. Gılles Deleuze ve Feliks Guattari gibi Batılı önemli düşünürler ; Batı uygarlığının bir kapanımı ( tekdüzeleşmeyi) yaşadığına işaret ederek Doğu medeniyetini bir imkân olarak görür.
Modernite’nin en çok eleştirilecek yanı, teknolojik ve bilimsel gelişmeleri insani amaçlarla sınırlamadan, denetimsiz biçimde ve en çok da insanlığın yıkımını amaçlayan, öldürücü silahların icadına yönelik bir amaç taşıması. Yine de bu klişe cümleyi kullanmak zorunda kaldım. Daha durağan bir zamana sahip Doğu medeniyeti, Batı medeniyetinin hızı ve hırsı karşısında daha duragan ve dingin bir zamanı tercih etmenin belirgin avantajını yaşıyor.. Aydınlanma ve hümanizmanın uygarlık ve insanlık lehine olan kazanımlarını, elbette reddetmek mümkün değil. Mükemmel tasarlanmış bir Batı-Doğu sentezi, insanlığın uygarlık adına en büyük kazanımlarından biri olacaktır. Uygarlığın ölçütü askeri güç ,silah teknolojisindeki üstünlük, parasal zenginlik değil. Kültürel ve sanatsal birikim uygarlığın en başta gelen ölçütüdür. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın vurguladığı , “ iç âlem medeniyetini “ yeniden keşfettiğimizde, kibriya edasındaki moderniteye karşı sağlıklı bir savunma mekanizmasıyla mücehhez kılınmış olmamız hiçte imkansız değil. Bağdat Kütüphanesi’ni yağmalayan bir zihniyete uygar, medeni demek mümkün mü?. Kötü bir dünyada kendilerine şiir yeteneği armağan edilen insanlar için , şiir bir ölçüde de olsa , dünyayı saran , hayatı cehenneme çeviren bir şiddet ve terör cinnetine karşı, iç dünyalarına çekilerek biraz huzur bulmalarını sağlıyor.Belki bu yanlış bir cümle oldu; şairlik sürekli bir huzursuzluk değil mi ? Kavimlerin kardeşçe halleşip, konuşmalarını şiir sağlayabilir belki gelecekte. Bu umudu sürekli taşımalıyız.
Kötü bir dünyada yaşadığımız olanca hayâl kırıklığına rağmen, kalıcı olan tek şey sanat. Fani bir gezegende sanatın kalıcı olduğunu söylemek ne kadar doğru..Semavi dinlerin başta gelen genel prensip ve buyruklarını hatırladığımızda , söz konusu buyrukların olağanüstü hümanist değerler içerdiklerini rahatlıkla görmek mümkün. Modernite başka bir deyimle vahşi kapitalizm kendi içinde bir meşruiyet problemi yaşıyor. Bunun farkında ve insanlığın ortak adalet taleplerini baskı, terör , şiddet ve ötekileştirerek, varlığını devam ettirme gayreti içinde. Ortaçağın, yaşadığımız 21.yy. kadar karanlık olduğunu sanmıyorum. Gerçi Orta Çağ’da haçlı istilası, Engizisyon, veba , işkence ve soykırımla anılmakla birlikte , günümüzde hem kurban hem seyirci durumundayız. Vahşeti ve karanlığı bizlere seyrettirmek için yarışan , bu tutum ve eylemlerinden memnun, daha çok kanlı ve flaş haber arzusuyla yanıp tutuşan, görsel iktidarlara karşı, elimiz kolumuz bağlı, birer seyirci konumundayız. Aynı zamanda bu seyirci konumundayken, birer kurban olduğumuzu da hatırlamadan edemiyoruz.
Bu acılı ve karanlık çağa şiirle direnmek mümkün mü? Şiir; cehennem, araf ve cennetin yan yana durduğu bu dünyaya karşı bir yabancılaşmadır. Kapitalist dizgenin sebep olduğu yabancılaşmadan en önemli farkı, şiirsel yabancılaşmanın olumlu bir yabancılaşma olması. Bu dünyanın içinde, dil ile farklı bir dünya kurmayı başarmasıdır. Şiir, bu köhne ve kötürüm dünyada bir çatlaktan süzülen bir ışık gibi yüreğimizi yenileyip, umutlarımızı tazeler. O sav sözü yinelemekte yarar var: “ Şairin odası dünyadan büyüktür “
Günümüz şiiri daha zihinsel ve entelektüel bir nitelik göstermeye başladı. Belki bu zihinsellik hayatla ilgilisi zayıf, hayattan uzak olduğu için eleştirilebilir.
Ama bu daha zihinsel ve entelektüel dil; aynı zamanda parçalı bir nitelik arz etmektedir.. Modernite; gerçek yerine smilizasyon ve smularklarla algımızı kuşattığı için bütünsel gerçekliği algılama yeteneğimizi de yitirdik.. Ancak bu parçalı gerçekliği ayrıntılardan hareket ederek, kısmen ontolojik olarak yeniden inşa etmemiz mümkün. Hinterlant olarak kapsama alanı daha ziyade mistik bir ortamı içermeli ve şiir hakiki mecrasında akmalıdır. Şiir ideayı ikinci kez kopyalayarak değil , “duyu “larla idea arasındaki bir tasavvur ve sezgi alanından doğmalıdır. Şiir ideayı ima edebilir, yorumlayabilir, yansıtabilir.. “Duyu “lar kelimesini ,dış dünyaya yönelik bir algılamadan ziyade, şairin içsel yolculuğu sırasında, deruni dünyasında, hissettiği duyumsallık olarak anlamalıyız. Zaten.Mistik- metafizik dünya görü ve algı alanımız içinde bir somutluğa işaret etmez.Ama somut dünyadan binlerce kat daha büyüktür. Sınır kalmaz, şiir sonsuzlukla buluşur ve şairler mumdan kayıklarla ateşten denizleri geçmeyi , bu mistik- metafizik dünyanın enlem ve boylamlarında göze alır. Mistik- metafizik kavramı salt din ve uluhiyetin ilham verdiği bir ruh iklimini değil, din dışı büyük bir alanı da kapsar. Mistik şiir konusunda Adonis’in bir cümlesini anmak istiyorum: “Bence mistisizm, görülemeyeni, görülebilenin ötesinde görme çaba¬sına dayanan bir harekettir. Bu yönüy¬le de, gerçeküstücü gelişime çok yakın¬dır “ Alabildiğine rasyonellik savındaki günümüz dünyasının, irrasyonel görünümü , aklın bile insana klavuzluk etmede başarısız olduğunu kanıtladığı için, şairler sezgileriyle şiirsel İFADE’ye giden yolu bulmak zorunda.. Bu durum aklın gerçek, basit, tekdüze dünyasına karşı mistik-metafizik bir dünyanın ikâmesini zorunlu kılıyor. Her ne kadar şiirsel dilin figurasyonlarıyla, felsefi kavramlar cem edilemese de , sezgiyle vücut bulan bir süreci gereksindiği için, kendi ontolojik varlığını bütünleme açısından, felsefi bir sorunsalı da içerir ilke olarak. Felsefe sadece bir başlangıç vuruşu, şiirin ontolojik bütünlüğü bakımından gerekli.. Bu nedenle şiir, ontolojik olarak varlığını duyurabilmesi için, sezgiye dayalı bir İFADE niteliğindedir ve zorunlu olarak ta imgeseldir. İFADE kavramını Benedetto Croce’den temellük ettim.
Şiir dili gündelik dilden bir sapmadır. Valery , Cemal Süreya ve Ahmet Hamdi Tanpınarı vurguladığı gibi şiir dili kelimelerini o dilin kâmusundan alır. Ama şair, bu kelimeleri seçme ve birleştirme eksenlerinde öylesine düzenler ki, dilin kemikleşmiş ve genel kabulleri içeren anakarasıyla tamamen bağımsız ve özerk bir mana dünyası inşa eder... Artık bu şiir dilinde güneş, ay, bulut, köprü, mum, gibi kelimeler gündelik dilin işaret alanından farklı bir alanda , farklı bir anlamla mücehhez hale gelirler.
Ama meseleyi bu şekilde temellendirmekte nispeten eksik kalır. Heıddeger ‘in Varlık’ın evi olarak nitelendirdiği dili ; özelde şiir dili hakkındaki görüşlerini ”Lirika’ya Akan Irmak” adlı kitabımdaki bir makalemden alıntılıyorum : ” Heiddeger’in Varlık felsefesi şöyle özetlenebilir; Genellikle baştan başa insanın içinde yaşayan, özü varlığın formu olan bu kendine özgü varoluş, Dasein’dir. Dasein, kendi girişimi çevresindeki şeylerin kendilerini gösterebilmelerini ve dile getirilmelerini sağlar. Bu Dasein, çevresindeki şeylerin oldukları şey, yani kendileri olmalarına izin veren, onları özgürleştiren süreçtir; ‘Varlık’ı ortaya çıkaran aşkınlıktır. Bu süreç, bu aşkınlık, fiziksel değil, düşünseldir ve ancak dil içinde mümkündür. Bu olağanüstü betimlemeyle Heiddeger, varlık felsefesini temellendirir. Varlığı ve hakikati, sanat yapıtı meydana çıkarır. Şiir de dil içinde mümkün olan bir etkinliktir. Heiddeger’in evreninde bir çatlak, bir uçurum vardır. Bu yarıktan bir stifung olarak yepyeni bir temel ya da zemin atmak olarak kavranan sanat (şiir) çıkar “ *
Gündelik dil deyimler dışında bir yan anlama ( connation ) sahip değildir. Oysa şiir yan anlamlar, alışılmadık bağdaştırmalar ve aşınmamış mecazlarla, farklı anlam katmanlarıyla belirlenen bir zirveyi fethetmek ister.. Günümüz post modern şiiri, dil içinde barındırdığı yeni bir tahayyül dünyası ve yazılan her şiirde farklı bir tahayyül dünyası sunar. Türk şiiri Cumhuriyetle birlikte Necip Fazıl, Ahmet Muhip Dranas gibi şairlerin şiiri dışında erken cumhuriyet döneminde “ manzumeci” bir ıraya sahiptir. Türk şiiri, Cumhuriyetle başlayan geçmişten radikal kopuş nedeniyle , aktığı yeni deltada, başlangıçta Divan Şiiri gibi senkronize ve sanatkar bir iklimde nefes almadığı için, şiirsel yetkinlik bakımdan geçmiş devirler kadar görkemli bir üstünlüğü , zirveyi fethetme şansını belki de İkinci Yeni’ye kadar bulamadı .Dil Varlık’ın evi olmak dışında, geleneği taşıyan, ileten bir kablodur ve her şiirle birlikte gelenek özümlenerek şiiri içerik biçim ve biçem açısından zenginleştirir.Resmi ideolojinin denetimi altında , modernitenin yitirdiği hafızayı koruma gayretini gösterenler de şairler olmuştur. Geçmişin edebiyat anıtlarına ve Osmanlı kültür dünyasına belleğini kapatan Türk modernitesi; bu köksüzlüğü, hızı ve hırsıyla yarattığı şizofrenik parçalanmaya karşı, şairler dünyanın ve hayatın ontolojik bütünlüğü sağlama gayreti içinde olmuşlardır. Kısacası şiir dilinin geçmiş ve geleceği en güçlü kendini hissettirdiği an, geniş bir şimdiki zamandır. Özetle, dil eşittir gelenek , tesbitinde bulunabiliriz.” Hakikat mazidedir” diyen Henri Bergson’u hatırlamadan edemiyor insan.
Modern merkezi özne , her an geleneği göz ardı ederek yeniyi aradığı için, bir hafıza sorunu olduğunun farkında değildir. Merkezi öznenin total otoritesi ötekiyi baskılar, dışlar. Şairi hizaya getirme gayreti içinde , şiir dilinin aykırılığının kendisini tehdit ettiği gerçeği yada vehmiyle, uygun adım yürümediği için, ötekileştirmek bir yana adeta düşman sayar. İktidar bir ağ gibi toplumun bütün katmanları üzerinde, egemen gramerinin de desteğiyle, insanları disipline eder, gözetler, denetler ve cezalandırarak nufuz edici etkisini bu yaygın ağın en ince kılcallarına kadar yayar. İşte şiir dili modernitenin iktidarını ve egemen gramerini sarsmak, yıkmak için moleküler bir mücadele biçimini de örgütler. Bu nedenle Sezai Karakoç’un “ Balkon “ , Ece Ayhan’ın “ Meçhul Öğrenci Anıtı” adlı şiirleri Nâzım Hikmet’in şiirlerinden daha devrimci, şiirsel değer bakımından daha yüksek bir yoğunluğa sahip şiirlerdir.
Şiir dili bir tür yabancı dil gibidir. Kendine özgü remizleri ve genel yasaları vardır. Şiir bilgisi olarak nitelendirebileceğimiz bu olgu asla epistemik bir niteliğe ve işleve sahip değildir. Şiir ne bilgi verir ne de gerçekliği yansıtır. Ama şiirin gerçekliği yansıtması zorunlu değilse de şiirin bir hakikat problemi vardır. Her ne kadar Ahmet Haşim Piyale’nin dibacesinde “ Şair ne bir hakikat habercisi ne de vaazı kanundur” savındaysa da, şairin gereksindiği ontolojik bir hakikati arama problemi mevcuttur. Şiir dili kavramsal değil imgesel olduğu için hakikat arayışı Necip Fazıl’da farklı Asaf Halet Çelebi’de farklı mecralarda akararak hakikat denizine kavuşmak ister. Nitekim Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın hakikati arayışı farklı bir imgesellik, biçim ve biçem halinde tezahür eder. Her üç şairde dönemlerinin, hatta bugünün elbette geleceğin, kemikleşmiş dilini tasfiye ederek farklı zirveleri belirlemişlerdir. Sezai Karakoç’ta hakikat arayışı uluhiyetten destek alan pek çok şairden farklı olarak, görkemli bir medeniyet tasavvuru içinde bir hakikat arayışının sembolik macerası olarak özetlenebilir.. Sezai Karakoç’un olağanüstü sembolik dili, Türk şiirinde gerçek bir zirvedir . Zaten “ Balkon “ şiirinde moderniteyi mahkûm eder. Günümüz şiiri zihinsel ve entelektüel niteliğini sembolizmle bir alaşıma tabi tutarak, genç şairlerle, büyük zirveleri göze alabilir. Şiir belki dünyayı değiştiremez ama hayatı değiştirmeye katkı yapar.
İmge, simge ve mecazları işaret eden şiir diline nüfuz etmek için şair bir zanaatkar çırağı gibi bu yabancı, özel dili, remiz ve göstergelerini, kademeli bir süreçte aşamalı olarak öğrenir. Gündelik hayatın ve kemikleşmiş bir dilin uzağında , kendi anakarasını , kendi mana dünyasının aydınlık ve karanlığını keşfeder .
Başta dediğimiz gibi şiir, dil içinde bir dildir. Çoğu kez şiirin yüzey yapısı yakın okunmayı gerekli kılmayacak bir açıklık ve anlamı sunar. Şiir dili asıl yan anlam (lar) üzerine kurulur. Düz anlamı belirleyen kelimeler başta belirttiğimiz ortak kâmustan ödünç alınan kelimelerdir. Ama şiirin derin yapısında yan anlamları üretmek için, bu düz anlam devşirilerek, dil içinde dil merhalesine ulaşılır.
Son zamanlarda şairler bazı Osmanlıca kelimelerin arkaik ve plastik gücünden aldıkları destekle, arkaik bir şiirsel yapı kurmaları has şiirin çevrimi içinde travmatik bir nitelik arz ediyor. Oysa dil planında yapılacak itinalı bir çalışmayla, arkaik sözcüklerin çekiciliğine kapılmadan, şiir yazmalarının daha doğru olacağı düşüncesindeyim. Şiir, retorik, yapısal ve kurgusal nitelikleriyle bir var oluş kazanmalıdır.
Şiir dili, egemen estetik dilden farklı bir güzergahı amaçlayarak zafer kazanır.. Aşınmış mecazlardan kaçınırken arkaik değil ama ölü dillerden ve ölü sözcüklerden oluşturulan imgelerle yeni bir şiir dili kalkındırılabilir. Kısmen Ece Ayhan ve Sabahhattin Kudret Aksal’ın ölü sözcüklere hayatiyet kazandırdıklarını gözlemliyoruz.
Ama arkaik ve plastik bir dil, şairin amaçladığı sistematik bir özen ve bütünlük içinde, özümsediği kültür ve medeniyet dünyasına koşut bir tarihselliği de içererek , dağılmadan, fire vermeden , kılı kırk yaran dilsel bir disiplinin katkısıyla, bir yol kat etmişse bu durum zaten o şairin üslup başarısını hem de büyük bir başarısını kanıtlar. Nitekim Hilmi Yavuz’un görkemli şiiri “ Bakış Kuşu”ndan beri ontolojik bir bütünlüğü amaçlamış ve zafer kazanmıştır. Hilmi Yavuz şiiri için ; dil eşittir medeniyet , tesbitini yapabiliriz. Daha yakın zamanda ise Haydar Ergülen ve Abdülkadir Budak’ta da dil, yenileştirilen bir medeniyet ve geleneğe tekabül eder.
Türk Şiir Dili, “ Türkçe Eda “ dediğimiz ana çekirdeğini koruyarak retorik bağlamda İkinci Yeni ve Seksen Kuşağı şairleriyle önemli zaferler kazandı. Belki Türkçe’nin İngilizce, Fransızca, Almanca gibi dünyada yaygın ve hegomanik bir dil olmaması nedeniyle Batı’da daha yaygın ve daha etkili tanınmasını imkansız kılan bir dil engeli söz konusu. Ahmet Hamdi Tanpınar “ Edebiyat Üzerine Makaleler” kitabında bu konuya dikkat çeker.
Bu günden sonra naif, lirik-romantik , narrative bir şiirin şiir ortamında etkili ve belirleyici olması artık imkansız görünmektedir.. O şiirler tüm güzellikleri, yansıttıkları masumiyet ile, siyah beyaz o çok sevdiğimiz eski Yeşilçam filmleri gibi, zaman zaman anımsanmak koşuluyla; geçmişte, anılarda kalmak gibi bir yazgıyla yargılı.. Günümüz şiiri daha zihinsel daha entelektüel daha mistik bir iklimde dem tutmak zorunda. Artık “ ümmi”.şiirler, şiirimizin ulaştığı doruğun hayli gerisinde kaldı.
Ama o şiirleri Ülkü Tamer gibi biz de özleyeceğiz.







____________________________________________________

* : H.Avni Cinozoğlu. Lirika’ya Akan Irmak. Yalınses Y. s. 80


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy