ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Aug 06th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Türk Edebiyatı Ahmet Ümit'le Bab-ı Esrar Üzerine


Ahmet Ümit'le Bab-ı Esrar Üzerine

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Ahmet Ümit - Bab-ı EsrarAhmet Ümit, tarihi ve bugünü paralel ele alarak insan ruhunun değişmezliğini öngören birçok roman yazdı. Bab-ı Esrar romanı da bu romanlarından biri. Ümit bu romanında günümüz ile yedi yüz yıl öncesini neredeyse aynı zaman diliminde, zamanı dikey ve kronolojik olarak değil de döngüsel olarak, ele alarak işliyor. Bir yanda Londra’dan, yani maddi dünyanın içinden çıkıp gelen bir sigorta eksperi Karen Kimya, bir yanda yedi yüz yıl öncesinde Mevlânâ ve Şems-i Tebrizi ve elbette gölgede kalanlar... İki farklı dünya bu romanla buluşuyor. Bir yanda madde bir yanda mana, bir yanda geçmiş bir yanda bugün... Değişmeyen şeyler de var: hakikati arayış, kurban ile katil ve her şeyi gölgesinde bırakan bir aşk... Ahmet Ümit burada Mevlânâ ve Şems-i Tebrizi üzerinden tasavvufa güzelleme yapmaktansa ona eleştirel ve uzaklaşıp bakabilmeyi başarıyor. Sırların kapısını aralamayı vaat eden Bab-ı Esrar’ı Ahmet Ümit’le konuştuk. 

Bab-ı Esrar’ı bir hakikati arayış ve yolculuk romanı olarak değerlendirebilir miyiz?
Haklısın, Bab-ı Esrar bir arayış ve yolculuk romanı. İki tür yolculuktan söz edebiliriz; ilki Karen’ın Londra’dan Konya’ya yolculuğu, ikincisi ise Karen’ın yıllar önce kendisini terk eden babasından, karnındaki bebeğine doğru yolculuğu. Bu iki farklı yolculuk Karen’ı yıllardır düşünmemeye çalıştığı bir gerçekle yüz yüze getiriyor. Söz konusu gerçek Karen’ın kişisel yaşamıyla ilgili olduğu kadar, evrensel hakikatin ne olduğu üzerine de düşündürüyor okuru. 

Karen’ın başlangıçta farkında olmadan ama sonra yavaş yavaş farkında olduğu bir durum söz konusu. O da kökler. Karen Avrupa’da yaşıyor ama kökleri Konya’da. Yani Doğu’da... Karen geçmişin farkına vardıkça bugünü de aydınlanıyor. Ve sonuçta bu yolculuk boyunca ruhun aydınlanmasıyla kendiyle barışıyor. Bu durumu bir alegori olarak da değerlendirebilir miyiz?
Elbette değerlendirebiliriz. Karen, Batı’dan Doğu’ya yaptığı bu yolculukla, aslında kendi köklerine doğru da bir yolculuk yapmış oluyor. Kuşkusuz Batı ile Doğu’nun farklılıkları Karen’ın karakterinde ve aldığı kararlarda kendini gösteriyor. Londra’dan uçağa bindiğinde Karen, Batı’nın düşünce ve davranış biçimleriyle donanmış durumda, Konya’ya indiği andan itibaren değişime uğramaya başlıyor. Karen’dan Kimya’ya dönüşüyor. Önce bir kültür şoku yaşıyor, ardından direnmeye çalışıyor, bir ara tümüyle teslim olacak hale geliyor ama sonra toparlanıyor. Romanın sonlarına doğru Batı’ya da Doğu’ya da belirli bir uzaklıktan bakmayı başarıyor.

Karen’ın hayatındaki bugün ve Mevlânâ ile Şems’in zamanı ilişkiler anlamında örtüşüyor. Karen’ın babası Poyraz da Mevlânâ gibi bir yaşantıya sahip. O da önce maddi aşk için maneviyattan geçiyor ama sonrasında maneviyat için maddi aşktan geçiyor. Aynı durum Şems ve Mevlânâ ilişkisi için de geçerli. Dolayısıyla bu kadar benzerlik insan ruhunun değişmezliğini mi gösteriyor bize?
İnsan ruhunun evrensel nitelikleri değişmiyor. İyilikler, kötülükler, kahramanlıklar, korkaklıklar, alçaklıklar, sevgi ve nefret insan ruhunun değişmez nitelikleri. Bunlar bizi biz yapan özellikler. Gündelik yaşamımızla, ideallerimiz arasındaki ilişki karmaşık, gelgitlerle dolu bir süreçtir. Çoğu zaman anlık ihtiyaçlarımız ağır basar, fedakârlıklar yapmaktan çekiniriz, kaçınırız. Ama maddi ihtiyaçlarımızın doyurulması bize huzur getirmez yada tinsel yanımızı doyurmaz. Hep bir tarafımız açıkta kalır. Romanımdaki karakterler de bu çelişkili, gelgitli durumu yaşıyorlar ki, bu tamamen insana özgü bir durumdur. Öte yandan hikâyemizde değişmeyen sadece insan ruhu değil, Mevlânâ’dan sonra Mevlevilik olarak anılacak olan Heterodoksi İslam. Bu inanç biçimi yedi yüz küsur yıldır değişmedi. Yedi yüz küsur yıldır yaşamın anlamını bu inanış biçiminde bulan insanlar var. Ben romanımda değişmeyen bu inanç sistemini de anlattım.

Kahramanınızı bir sigorta eksperi olarak seçmenizin nedeni onların dedektiflere benzeyen tekniklerle çalışmaları mı, yoksa maddeci dünyayı daha iyi yansıtması için mi?
Her ikisi de. Romanımı ikili yapı üzerinde kurmaya karar verdiğimde Karen’ın da sigorta eksperi olmasının doğru olacağını düşündüm. Hem iyi bir araştırmacı olacak, olaylara analitik zekayla bakabilecekti hem de, mistik dünyanın karşıtı olarak para için çalışacaktı. Hem de kendisine ait olmayan sigorta şirketine ait olan bir para için. Böylece Karen’ın gündüzleri yaptığı sigorta soruşturması, madde âlemini, geceleri Şems’le yaptığı yolculuk ise mana âlemini yansıtacaktı. Tıpkı Mevlânâ’nın bir madde âlemi vardır, bir de mana âlemi sözlerinde olduğu gibi.

Roman aynı zamanda bir hesaplaşma, sorgulama ve yüzleşme imgeleri üzerinden de değerlendirilebilir. Karen içindeki yolculuğu sürdürdükçe ‘gerçek’i buluyor ve bu ‘gerçek’ onu babasını affetmesine kadar götürüyor.
Gerçek, belki de yeryüzünün en göreceli kavramıdır. Herkese göre değişir. Hakikat ise değişken değil. Dinlerin bu soruya verdiği yanıt ise çok daha net: Hakikat Tanrı’dır. Karen roman boyunca birçok gerçekle yüzleşir, kendine dair gerçekler, yaptığı soruşturmaya dair gerçekler ve babasını anlamasına yol açan gerçekler. Babasına dair gerçekler onu hakikatin mistik tanımıyla da karşılaştırır. Ancak inancı olmayan annesi Susan’ın hakikat tanımlaması farklıdır. Ve Karen hakikatin iki farklı yorumunun arasında kalır. Karen’in arada kalma durumunu özellikle seçtiğimi belirtmeliyim; çünkü romanın finalinde sözü okura bırakmanın doğru olduğuna inanıyorum. Ben yanıtlar vermem, sorular sorarım.

Karen’ın sorduğu bir soruyu ben de burada tekrarlamak istiyorum. Şems-i Tebrizi olmasaydı Mevlânâ sıradan bir din alimi mi olurdu? Bu soruyu Karen’ın babası üzerinden de sorarsak eğer Şah Nesim olmasaydı, Poyraz da sıradan bir sufi mi olurdu?
Kesinlikle öyle olurdu. Muhammed Celaleddin, Şems’ten önce çok iyi eğitim almış, birkaç dil bilen, hoşgörülü bir din adamıydı. Şems, Muhammed Celaleddin’in kendi içindeki ateşi, marifeti, yeteneği görmesini sağladı. Bu Celaleddin’in devrimsel bir dönüşüme uğraması anlamına geliyordu. Dönemin resmi Selçuklu İslamı’na sırt döndü. Namazı, orucu bilinen dini ritüelleri bıraktı, bambaşka bir inanma yolunu seçti. Hakikat denizine farklı bir yoldan ulaştı. Ama Muhammed Celaleddin’i Mevlânâ yapan asıl olgu şiirdi. Şems onun içindeki şairi uyandırdı. Poyraz Efendi’ye gelince, o sadece İnsan-ı Kamil oldu, ama şair olmadığı için Mevlânâ gibi yedi yüz küsur yıldır sözleri dilden dile dolaşan biri olmadı, olamayacak. Ama Poyraz Efendi için bunun bir öneminin olduğunu da pek sanmıyorum.

Hem Karen’ın babası Poyraz’da hem de Şems-i Tebrizi’de dikkati çeken önemli bir özellik de bilgiye karşı doyumsuz olmaları. Bu durum her ikisinin de maddi hayattan vazgeçip hakikati aramalarının yolunu açıyor.
Tasavvufta bilgi Tanrı’ya ulaşmanın, Tanrı’yla bir olmanın aracıdır. Ama bu bilgi sadece okuyarak elde edilemez, en önemli yöntem yaşayarak öğrenmektir. Yaşayarak öğrenmenin manevi tanımını Mevlânâ şöyle dile getirir. “Hamdım, piştim, yandım.” Ama yanmanın da bir usulü, bir yöntemi vardır. Bunun için her müridin bir mürşide, yani öğretmene, yol gösterene ihtiyacı vardır. Başka bir deyimle bir maşuka ihtiyacı vardır. Dini, bir sevgi ve aşk olarak gören Heterodoksi İslam’da aşkın en yüksek derecesine ulaşmak için, sevmeyi öğretecek biri zorunludur. Ta ki, kişi İnsan-ı Kamil derecesine ulaşıp, âşık da maşuk da kendisi oluncaya kadar. Yani Hallac-ı Mansur’un dile getirdiği Enel Hak durumu ortaya çıkıncaya kadar.

Şems-i Tebrizi’yi, efsanelerden arındırırsak eğer nereden Konya’ya geldi? Ve geldiği yer ile faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi arasında bağlantı kurulabilir mi?
Şems ile Mevlânâ 1244 yılında karşılaştılar. Bu tarihten dört yıl önce Anadolu topraklarında çok önemli bir ayaklanma yaşandı. Babailer yani resmi Selçuklu İslamı’na karşı, halkın Heterodoksi İslamı’nı savunan dervişlerin öncülüğünde farklı etnik gruplar devlete başkaldırdılar. Ayaklanma o kadar ciddiydi ki, Selçuklu sultanı korkudan başkent Konya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Ancak paralı askerlerin de yardımıyla ayaklanma bastırıldı. Şems-i Tebrizi işte o ayaklanan dervişlerin inancını taşıyan bir Kalenderi şeyhiydi. Konya’ya geldi ve Selçukluların en önemli din adamının düşüncelerini değiştirdi. Şems’in bu girişimi hem Selçuklu elitlerinde, hem de tutucu Ortodoks İslam çevrelerinde büyük öfke yarattı. Şems’in öldürülmesinin arkasında yatan gerçek budur.

Şems-i Tebrizi ve Mevlânâ ilişkisinden yaşadıkları dönemde pek mutlu olan çıkmamış. Neden? Bu ilişki toplumun ezberini tersyüz ettiği ve yanlışlarını yüzlerine vurdukları için mi?
Kesinlikle öyle. Şems dönemin İslam coğrafyasını karış karış gezmiş, önemli medreselerde ders almış, önemli İslam düşünürlerinin yanında bulunmuştu. Hepsinden önemlisi inanca ve dine eleştirel bakabilme cesaretine sahipti. İnsan-ı Kamil olmak için zorunlu kuralları yerine getirmek gerektiğine inanmıyordu, o insanın gönül gözünün açılmasına inanıyordu. Çünkü Tanrı’ya ulaşmak için tek yol yoktur. Her insan farklı yollardan Tanrı’ya ulaşabilir. Şems’in anlayışı buydu. Oysa Selçuklu Ortodoks İslamı halkı cehennemle korkutarak, otoritesini sağlamlaştırmak için dinde de, toplum yönetiminde de herkesin kurallara uymasını istiyordu. Ve tabii Şems’in aykırı düşünceleri, yıkıcı ve bozguncu görüşler olarak değerlendiriliyordu.

Bir diğer gölgede kalan aşk ise Mevlânâ’nın oğlu Alaeddin ve Mevlânâ’nın evlatlığı Kimya arasındaki aşk... Romanda buna sık sık değiniyorsunuz. Ancak Mevlânâ, bu aşkı bir anlamda hiçe sayıp Kimya’yı, dedikodulardan kaçınmak için Şems-i Tebrizi ile evlendiriyor.
Bence romanın ve tarihte yaşananların gerçek kurbanları Kimya ile Alaeddin. İki günahsız aşık, biri ölüyor, öteki ise kapıldığı öfke sonucu katil oluyor. Bu iki kurban, aynı zamanda hem tarihte hem de romanda Mevlânâ ile Şems’in insan yüzlerini gösteriyor. Deyim yerindeyse onlara yakıştırılan insan üstü niteliklerin, kusursuzlukların, yakıştırmaların gerçek dışılığını da gösteriyor. Bizlere tarihsel Şems ile tarihsel Mevlânâ hakkında önemli ipuçları veriyor. Ama bu olay bile hem Şems’in, hem de Mevlânâ’nın önemli kişilikler olduğu gerçeğini yadsıyamıyor. Çünkü onların aşk kavramı, bizim anladığımız aşk kavramından oldukça farklı. Onlar için aşk, ahlakın da, dinin de, yaşamın da, umudun da, cesaretin de ta kendisi. Aşk için yapılan her şey bir noktada mubah. Bir tür sevgi deliliği, aşk gözü dönmüşlüğü...

O zaman ‘kurban’ olan ve çaresizliği aşikar olan Kimya bugünkü dünyada sizin romanınızın kahramanı olmuş. Bu bir iade-i itibar mı acaba?
Bir yazar ne kadar iade-i itibar yapma yetki ve gücüne sahiptir bilmiyorum ama eğer böyle bir gücüm varsa, hiç duraksamadan Kimya adındaki o genç kıza itibarını iade ederdim. Çünkü bu romanda yüreğimin tellerini titreten kişilerin başında Kimya ile Alaeddin Çelebi gelir. Sadece bu ilişkiden muhteşem bir tragedya çıkabilir. Nasıl ki prens Hamlet’te, erki, babasının katili amcasına kaptırdığı için derin ruh karmaşası yaşamışsa, Alaeddin Çelebi de, babasının Kimya’yı Şems’le evlendirmesi karşısında altüst olmuştur. Ve dikkatinizi çekerim her iki öykü de cinayetle sonlanır.

Bab-ı Esrar’da zamandan ve onun kullanılış biçiminden de söz etmek lazım. Günümüzde zaman çoğunlukla Batılı bir bakışla dikey ve kronolojik ele alınır. Oysa romanda zaman döngüsel olarak ele alınmış ve nihayetinde çember kapanmış.
Tasavvufa dair yazılmış bir metinde bu yöntemin daha şık duracağına inandım. Aslına bakarsak tarihsel ilerleme dediğimiz şey de düz bir çizgide gerçekleşmez, daha çok helezonik bir durumdan söz edilebilir. Yıkılmaz denen toplumsal sistemler bir süre sonra yıkılır ama yıllar sonra zamanı geçti dediğimiz düşünsel ve toplumsal dizgeler bir de bakmışız, kendini yenileyerek karşımıza çıkmış. Tıpkı son günlerde herkesin yeniden Marks’ı konuşmaya başlaması gibi. Önemli olan tarihsel akışın sürekliliğinin sağlanmasıdır ve tarihi yapan güçler içinde ilerici unsurların inisiyatifi ele geçirmesidir. Şems kendi ölümüyle bunu gerçekleştiren, İsa peygamber, Che Guevara gibi tarihsel kişiliklerden biridir.

BAB-I ESRAR
Ahmet Ümit
Doğan Kitap
2008
3945 sayfa
20 YTL.

Abidin Parıltı


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy