ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Nov 12th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Türk Edebiyatı Edip Cansever - Tragedyalar


Edip Cansever - Tragedyalar

e-Posta Yazdır

Reklamlar

                VI 

 

 

 

(Saat kim bilir kaç olmalı. Belki

Her türlü saatlerin hep birden

Tanımsız bir yeri gösterdiği

Bir saat olma ki...

 

 

Çok karanlık bir cümlede durmuş gibiyiz

Herkesin, ama herkesin yanılıp bir yerlere gittiği

Bir cümlede durmuş gibiyiz

Ki bütün mektupların, telgrafların

Durmadan yanlış verildiği

Sapsarı bir cümlede ve geniş.)

 

 

Telefonlar kesildi evrendeyiz

Stepan

Alkolün yaslı çocuğu

Denizden bir İsa gibi kaybolan

Kendi denizlerinde.

 

 

Bir konyak içer misin? Alıyor, işte Stepan

Adıdır Stepan'ın "Bir konyak içer misin"

Susuyor

Niye susuyor, yok mu bir alacağı dünyadan? 

 

 

(Sarı bir şey olurdu bir akşam

Issız gökyüzünün içinde

Sarı birşey! Bu nasıl bir anlamdır ki, elinde

Bitmez tükenmez duvarlar taşıyan

Bir adam

Bir zaman dışı işçisi belki

Ya da bir kasvet tanrısı tarafından

Gönderilmiş bir haberci

Telaşsız elleriyle dünyayı yorgunlaştıran.

 

 

Ve duvar kağıtları kaplanınca gökyüzüne

Tam o zaman

Sarı bir şey yapıyorduk herbirimiz

Bir ölüm habercisi gibi kendimize

Sarı bir iğrentiyle ve sarı

Çılgınlığımızla buluşan

Bir intihar sonrası gibi ıssız

Sapsarı yüreklerimize.)

 

 

Saklıyız. Biri mi geziniyor dünyada ne

Yok canım, bize öyle geliyor

Peki, bu ayak sesleri

Merdivenleri çıkıyor Diran

Yani yaşıyor olmak

Yaşamakla bağdaşamaz bazan.

 

 

(Çok telaşlı bir şeyleri durmadan yaşamaktan

Yılgınız

Ve "ne yapsak" bizim yüzümüzdür

Yaşlıyız kullanmaktan

Kadınların aramızda olmadığı saatler

Gibi soğuk uçlu ve kaba

Ve inatçı bir keder tanrısı tarafından

Çekilmiştir sayısız

Arkamızda duvar kağıtları, fotoğraflarımız

 

 

Olmayan insanlarız. Üstelik olmamaya

Tanığız, kararlıyız.

Sanki bir hayat komasından çıktık da 

Görünsün istiyoruz yeniden

Hep aynı biçimde yeniden

Yeniden, yeniden, yeniden çıldırdığımız.)

 

 

Hayat ölüm istiyor, bozgundayız

Vartuhi

Bir karanlıktan bir başka karanlığa

Bir karanlık gibi geçen Vartuhi

Ölüme dalmış gibi. Ölüme

Saplı bir bıçak gibi Armenak

Kara bir çılgınlığın dünyaya uzanırkenki

O ilkel biçiminde.

 

 

(Çılgın! şimdi bir çılgınlığı anlamanın

Vazgeçilmez kendisi olmalı

Kötü bir akşam üstüne uzatılmış parmaklarının

Ağır ve güneşsiz sallantısında

Uykulardan vurulmuş o acayip kuşlarla

Kansız ve zararsız kuşlarla

Hiçbir anlama gelmeyen kuşlarla. Sonra

Çok uzun bir bıçağın kaçınılmaz ölümsüzlüğü

Bir kaktüs suyunun rahimsi yoğunluğunda

Ve mezarların ki kustuğu, gebe kalmış toprağın

Kustuğu yalnızlığa

Bitmeyen yalnızlığa, gelişen yalnızlığa

Çılgın

Yani bir çılgınlığı anlamanın

Vazgeçilmez kendisi

Hangi hoş kokulu zamanların,acıyla unutulmuş

Çağların katı bilinci

Ve taşlar arasına sıkışmış parlak taşların

Bir konyak ağırlığınca neyi ateşlediği

Gibi

Güçlü ve yılgın.

 

 

Ey boşluksu beline asılmış tabancanla

Sen, bütün imgelerin yolunu değiştirdiğin

Sayısız değiştirdiğin yeryüzü eşyalarını

Az bulunur bir çirkinlikle ve hızla

Ve günler yarattığın korkunç ve kaba

Ve yanmış alkollerin, sınırsız alkollerin

Kimseyi sokmadığın o taşkın havasında

Ve ölüm sonrası bir yaratık gibi kendini

Yaşamaya zorladığın kurşunla

Sen

Çılgın

Yani bir çılgınlığı anlamanın

Çağdaş ve seyircisiz tanrısı

Günüyüz, görkemiyiz bir seni kutlamanın.)

 

 

Şiirlerin yavaş yavaş bittiği saatler

Bir çocuk yüzünün, bir sokak isminin, bir kitap sayfasının

Bittiği ve uzantısını geri çektiği saatler.

 

 

(Bir şeyiz 

Kaçınılmaz ölü saatler içindeki

Kimse artık bir şey için daha fazla bir şey söyleyemez

Yaşadıklarımızı ancak toplarız. Dünyadan

Hiçbir şeysiz ancak çıkarız

Ki biz öldük diye yapılır bütün işlemler arkamızdan

Susarız, katlanırız

Uçsuz bucaksız rengi alırız bir daha hiç konuşmamanın

Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız.

 

 

Arkamızdan biraz olsun gülerler

Gülsünler! bu bizim boş bulunup onlara yakalandığımız

Onların günübirlik yaşadıklarına

Yeni doğmuş gözleriyle kaygısız

Biz ki kendimizi ancak toplarız

Son kadehlerimizi ancak içeriz. Sigara paketlerimizi

Ceplerimize koyarız

Kapılardan ancak çıkarız. Masalarda

Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız

 

 

Ve kalır kahverengi saatler, hiç bilinmeyenler

Bir çağı gerdiğimiz, süresiz kanattığımız

Kalır elbette bunlar, daha fazla değil

Ve soğuk dünyamızda yanıtsız kaldığımız

Sonra işte acılarımızı ancak toplarız

Şehirlerimizden ancak çıkarız. Boş sokaklarda

Evlerde, tezgahlarda ve bütün olağanlıklarda

Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız.) 

 

 

                VII

 

 

 

Ve onlar ceninler gibi orada. Öyle bir rahim çıplaklığına

Uzatılmış bir ışıkla buruşturulmuşlar gibi

Çok ağır bir tabutu kaldırıyorlar gibi arada

Elleri üzerinde. Ve boşluk gibi yalpalayınca

Ve dünya kımıldayınca biraz. Dünya

Yanıtsız bir eşya gibi. Sonra?

 

 

(Sonra o geçite, aşağıya

Bir krizantem giyinip yapraklarını 

Düşüyor sanki işitilmedik bir güçle

Ölümsü bir delirgenlikle, katı ve soğuk

Ve değişmez bir yolcu biçiminde. Atışı bitirilmeye

Zorlanan bir yürekle, gün iskeletinden

O sonsuz efsaneye, geceye

Ve bir çiçek olmada varlaşarak

Düşüyor kan görmemiş taşlara

Stepan, Vartuhi, Armenak

Diran ve Lusin

Yani o altın tüveycin etkisine koşarak

Sonu gelmez bir durumun

Sonu gelmez kapılarını açarak

İniyor kan tanımaz taşlara

Lusin ile Vartuhi

Diran ile Armenak.

 

 

Belki arasıra o yorgun

Bedeviler geçiyorsa pasajdan

Stepan, Stepan!

Olsa olsa Stepan.) 

 

  


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy