ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Monday, Jan 27th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Türk Edebiyatı Lütfiye Aydın - Armağan


Lütfiye Aydın - Armağan

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Lütfiye AydınSisli camlardan yapılmışa benzese de, çalıştığımız yapı çok güzeldi. Koridorları ağırbaşlı, merdivenleri ışıl ışıl. Kitap kokulu odanızda ayakta karşılamıştınız beni, özenle... Kibardınız, saygılıydınız. 'Hanımefendi' diyordunuz. Bir iki telefonla sorunumu çözdükten sonra gülümsemiştiniz:

     - Tamam, oldu.

Ben ikram ettiğiniz kahveyi dikkatle içerken, bir kitabınızı imzalayıp uzatmıştınız sessizce. O zarif armağanınızı alırken ilk ve son kez görüştüğümüzü düşünmemiş olmalıyım. Buna karşın, asıl armağanı yıllar önce, ben henüz bir damlacık çocukken, siz daha insanlardan buz gibi soğumamışken vermişsiniz bana meğer, hani, Sait Faik'i öyküleri kadar sevdiğiniz zamanlar... Büyük yazarın ölüm haberini de bizim oralarda almışsınız üstelik, nereden bilirdim?.. O zamanki çocukluğuma verin.

 Okula başlayacağımız günler her an biraz daha yaklaşıyordu, buna karşın kimselerin umrunda değildi. Ne çanta önlük, ne de defter kalem. Biz, ikinci büyük savaş sonrasının, örtük bir biçimde istenmeyen 'yediği helal, giydiği haram' çocukları ne pastalı limonatalı doğum günlerini bilirdik o zamanlar, ne de hışırtılı parlak paketler içinde verilen 'yaş günü' armağanlarını. Bizim en büyük mutluluğumuz, olmayacak yerlerine gelişigüzel dut, incir, zerdali ağaları serpiştirilmiş sokağımızda, yuvasına yılan keleplenmiş serçeler gibi çığlık çığlığa, sabahtan akşama, aşağıdan yukarıya koşturup durmaktı. Sizin 'mermer tozu' diye nitelediğiniz bembeyaz sokaklar bize göre değirmenden gelen bir araba devrildiği için, patlayan çuvallardan her bir yana saçılmış baklavalık unlardı. Kendimizi bileli de tozup duruyordu. Kimi zaman, komşu sokaklardan da aramıza sızanlarla, biz onca çocuk sokağı tozutup ak topraklara bulana belene yeni oyunlar öğreniyor, olmayanları da icat ediyorduk. Soluk soluğa koşturmacalarımız sırasında yalnızca yemeyi içmeyi deği, dünyayı unutuyorduk. Analarımızın düşman kurşunundan da beter ilençleri zor ulaşıyordu. ardımızdan: 'Dal iken devrilesin e mi!' Gerçekten de ince bir daldık ama kırılgan, dayanaksız değildik. Yoklukların çeliklediği bedenlerimiz kolay kolay yenilmezdi bizim, minareden düşse de dört ayağı üzerine kalkıp hemen koşması gereken kedilerdik sanki. Yine de o ilençler acıtıyordu yüreklerimizi işte. Bizim de sokağımızdan geçtiyseniz, mutlaka siz de duymuş görmüş olmalısınız Salah Bey. Ola ki 'Alt tarafı çocuk işte' diye siz de hesaba katmadınız bizi. Oysa iyi çocuklardık. O gün, belki de imeceyle yaptığımız kocaman bebeğimizle kapı dolaşıp, cin cücüğü gibi çığrışa bağrışa, o boş bakışlı Çömçe Gelin adına komşulardan bir tabak bulgur, bir baş soğan, azıcık yağ, salça istiyorduk. İnanın, yalnızca bir kilim parçası üstünde yoğuracağımız etsiz çiğköfteyi değil, daha çok nicedir yağmayan yağmuru düşünerek... Kuraklığı... Ekinler kavrulmasın, şu ak tozanlar biraz yatıştırsın... Çünkü, ninelerimize bakacak olursan 'ahir zaman yavm-ül beter' di; annelerimize göre ise Tanrı rahmetini esirgiyordu bizden. 'Kurban olduğum yaradan' belki çocukların yüzü suyu hürmetine yukarıdan üç beş damla serperlerdi...

 1954 yılının 8 Ağustos günü bir 'garbi yeli' olup da esmişsiniz oralardan. Siz, tam beş yıl önce o gün doğdumu nereden bilecektiniz? Ben bile bundan habersizdim okula gidene dek. Sorulduğunda büyüklerden öğrendiğim biçimde, 'üzümlerin gelimciğinde bir kuşluk vakti doğmuşum' der, üzümü de kuşları da bu yüzden çok sevdiğimi sanırdım. 

 8 Ağustos tarihli günlüğünüzde şöyle yazmışsınız:

 "Karagöz caddesinden sapıyor, Saçaklı mahallesine doğru yol alıyorum.

 Kireçli toprağın kolayca ufalanmasından beliren bir yığın toz, beyazları daha beyaz, beyazdan beyaz gösteriyor. 

 Saçaklı tepesine yaklaştıkça kendime tarihten önceki zamanlarda yahut tarihin ilk yıllarında yaşamış bir kişi gözüyle bakmaya başlıyorum. İşte o vakit, sağdaki dönemeçten iki Romalı, soldan üç Asuri yol kesiyor."

 O Asurilerden biri mutlaka babam olmalı Salah Bey. Olabildiğince dalgın, Kuşçular Kahvesinin önünden geçerken ya da az beri de, kurşun akıtılıp ağırlaştırılmış, sonra da renk renk boyanmış aşık kemikleriyle oynarken bir yandan da kaba saba şakalar yaparak birbirini kızdıran ipsiz takımının korkulu rüyası babam... Şayet keyfi yerindeyse anlattığı öykülerden bir kış gecesi gizlice aşırdığımız, bizi çok eğlendiren o tümcesi: 'Aşığın kırkı kırk paraya (ama) utuzması kötüymüş.' Yaşamın dolambaçlarında hep utuzan, yani ütülen, hep ipeği çalıya dolaştıran, yenikliğinden dolayı kaşları sürekli gölgeli olan Asuri babama -nedense- o kopuklardan bir teki bile saygısızlık etmezdi.

 "Selam verip, tepeye tırmanıyorum. Tepede, kare şeklindeki keymıh taşlarının bir Yunan tiyatrosunu hatırlatan dizisi yanında Sofokles'e rastlıyorum. Sofokles, tiyatrosuna çağırıyor. Antigone oynayacakmış," diyorsunuz.

 Benim kocaman küp şekerlere benzettiğim taşlarla yapılan evlerimizde kimi geceler yeni zaman Antigoneler'i de oyun çıkarırdı Salah Bey. Elinde güya bir çamaşır, 'Odunum kuru/ Sabunum sarı/ Küllüğüm dolu/ Ben yurum onu' diyerek, sevgilerini ancak, erkeklerinin çamaşırlarını gül bahçesinde kurutarak gösterebilen trajik kadınlar... Onlar, yalnızca bahtsız kral Oidipus'tan, kızı Antigone'den değil, kentin öteki ucuna binlerce yıldır yerleşmiş Zeus'tan da habersizdiler. Hani, ölümlü ya da tanrıça demeden aşık olduğu yirmi üç kadınla evlenen, çapkın tanrı Zeus. Kimi kitap kurtlarının adını Dolukhe diye de bildiği bizim Dülük babamız.

 O zamanlar Dülük'ten sonrasından da habersizdik, mitolojiden de. Sofokles'le Euripides, olsa olsa Halkevi'nin temsillerinden yabancı birer addı. Kimi tuzu kurular Antigone'nin kim olduğunu o temsillerden öğrenmiş olmalı; lanetli Oidipus'un kızı, şu acının ustası, direncin simgesi, dünyaya kin değil sevgi paylaşmaya geldiğine inanan bir yiğit kadın. O sıra, kim bilir hangimizin büyük büyük anası olan bir başka kadının, Antiope'nin imgesi ise, belki de bir duvar halısından izliyordu kına gecesi kalabalığını... Satiros'la ikisini uçan bir kaplan üzerinde resmen halıdan ırmak tanrısı Asopos'un güzel kızı Antiope de kurtulamıyordu Zeus'tan. Yazgının kuralları işliyordu.

 Bildik bir öykü işte.

 Antiope'nin yurdunda, özellikle bağbozumlarında çağdaşımız Dionysoslara 'ehao'lar çekilir, beri yanda çıngır çıngır çöl zılgıtları atılırken, biz yakın geçmişin efsanelerini destan eden iskan havalarının da can çekiştiğinden habersiz, bir ağaç altında 'Aç kapıyı bezirgan başı' oyununu sürdürürdük. Bizim Antiope varsın binlerce yıldan beri ikiz oğullarının acılarıyla yanıp dursun, Thebai'li Antigone ise birbirlerine düşman kardeşlerinin ikisini de savunsun; biz oynarken, ardımızdaki, üstelik belimize sıkı sıkıya sarılan kardeşten yakın arkadaşlarımızı kapı hakkı olarak bezirganbaşına veriyorduk hiç acımadan. Gerçekten de beter günlermiş, haklıymış ninem. Biz bayramlığı ile Sümerbank basmasından Antep kızları hem o iki kadından hem de Sümerlerden Romalılardan habersiz, kına gecelerinde gelin ağlatma havalarına da alkış tutuyorduk gülerek. Çocukluk dedim ya...

 Güncelerinizde sözünü ettiğiniz iki Romalıdan birini de tanıyacak gibiyim ama şunca yıldan sonra çıkaramıyorum Salah Bey, bağışlayın.

 Artık o şehir yalnızca bir özlem benim için. Siz de öylesiniz. İyi ki bir kıyısından dokunup geçmişsiniz hayatıma. Hani sürekli saçlarını okşayıp, göyaşlarını burnunu silip durduğum beş altı yaş çocukluğuma... O zamanlar tarihini bilmediğim doğum günümde, varlığınızla armağanlar sunmuştunuz bana, yaşattıklarınızla; az şey mi?!. Salah Bey Tarihi'nde bir dipnot bile olmayacak o kısacık gözleminiz, benim öznel tarihimde ise bir Orion parlaması.

 Günlükleriniz yıllar sonra elime geçse de, onca yokluğa yoksulluğa karşın yine de umutlu olabilen yıllarımı, en öldürücü ilençlere karşın bugün bile burnumda tüten saçı iki örgülü çocukluğumu getirdiniz. Bir yerlerde unuttuğum çok eski fotoğraflarımı buldum satırlarınızda. Biliniz ki Efsus-u Kal'a'dan, yani o elmas çakıntılı yüzük taşı Antep Kalesinden yansıyan ışık nerede olursam olayım bana ulaşıp yüzümü hep aydınlatacak. O eşsiz Güneydoğu güneşi salt anımsamalarda bile ısıtacak içimi. Tıpkı adınız gibi. 

 Bugüne kadar aldığım en değerli doğum günü armağanı için teşekkürler Salah Birsel. Bana yarım yüzyıl sonra ulaşsa bile.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy