Anayasaya Göre Aile Tanımı

Yazdır

Reklamlar

 

 

Anayasanın 41. maddesinde aile, Türk toplumunun temeli olarak nitelenmektedir. Sosyolojik bakımdan da temel toplumsal birim olan aile, şu şekilde tanmlanmaktadır :

 

Aile, içinde insan türünün belli bir biçimde üretildiği, topluma hazırlanma sürecinin belli bir ölçüde ilk ve etkili biçimde cereyan ettiği, cinsel ilişkilerin belli biçimde düzenlendiği, eşler ve ana-babalarla çocuklar (ailenin biçimine göre başka yakınlar) arasında belli bir ölçüde içten, sıcak, güven verici ilişkilerin kurulduğu, yine içinde bulunulan toplumsal düzene göre ekonomik etkinliklerin az ya da çok bir ölçüde yer aldığı bir toplumsal kurumdur. Bir başka eserde de aile, "nüfusu yenileme, milli kültürü taşıma, çocukları sosyalleştirme, ekonomik, biyolojik ve psikolojik tatmin fonksiyonlarının yerine getirildiği bir müessese" şeklinde tanımlanmaktadır.

Kişi ve toplum yaşamında önemli işlevler üslenmiş olan aile kurumunun ayrıntılı olarak incelenmesi, sosyoloji derslerinin konusuna girmektedir. Bu nedenle, aşağıda sadece hukuk düzenin öngördüğü aile yapısı genel hatlarıyla ele alınacaktır.Türk aile yapısı, Cumhuriyetle birlikte, demokratikleşme yönünde köklü değişmelerle gelişmiştir. Bu gelişme, kadınların toplum hayatına, eşit bireyler olarak katılmalarını sağlaması bakımından önemlidir. Atatürk aile yapısının hangi amaçla düzenlendiğini şu sözlerle anlatmaktadır: "... (daha) önce de ulusumuz yenilik yolları üzerinde yürümeye, toplumsal devrime girişmemiş değildir.Ama gerçek ürünler görülemedi. Bunun nedenini araştırdınız mı? Bence neden işe esasından, temelinden başlanmamış olmasıdır. Bu hususta açık söyleyeyim, bir toplum, bir ulus erkek ve kadın denilen iki ayrı cins insandan kuruludur. Mümkün müdür ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, öbürünü bırakalım da kitlenin tümü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir topluluğun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça öbür bölümü göklere yükselebilsin? Kuşkusuz ilerleme adımları, dediğim gibi, iki cins tarafından birlikte, arkadaşça atılmalı, ilerleme ve yenilik alanında aşamalara birlikte ulaşılmalıdır."

Çağdaş Türk ailesi, yukarıda belirtilen amaç doğrultusunda kabul edilen, Medeni Kanunla düzenlenmiştir. Medeni Kanun, aileyi karı ve kocanın oluşturduğu bir birlik olarak (evlilik birliği) ele almış, kuruluşundan sona ermesine kadar tüm ayrıntıları düzenlemiştir. Eşlerin hakları ve ödevlerinin yanısıra, çocuklar üzerindeki yetkileri de Medeni Kanun'da yer almaktadır. Hukuk düzeninin öngördüğü bu aile tipi, sosyolojide çekirdek aile olarak isimlendirilmiştir.Tekrar vurgulamak gerekir ki, Medeni Kanun kadınlara tanıdığı haklar bakımından önemli bir devrimdir. Tek eşlilik, evlenme ve boşanmada söz sahibi olma, medeni hakları erkeklerle eşit kullanma, mirasta eşitlik, Atatürk'ün kadınların toplumdaki yeri hakkındaki düşüncelerinin ürünüdür. Toplumsal gelişmelerle kadınların aleyhine olan kurallar da değiştirilmekte ya da kaldırılmaktadır. Kadının çalışması için kocadan izin alması zorunluluğunun Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi, kadının evlendikten sonra da kızlık soyadını kullanabilmesi, bu gelişmelere örnektir.

Ailenin toplum yaşamındaki önemi, kurulması ve korunmasında Devlet müdahalesini zorunlu kılmaktadır. Evlilik sözleşmesi yani nikah, resmi makamlar huzurunda, Yasanın gösterdiği şekil şartlarına uyularak yapılmakta, sona ermesi (boşanma) ise yargıç kararıyla mümkün olabilmektedir. Bu arada "imam nikahı" olarak adlandırılan evlenmelerin dini sıfatı olan kimselerin katılımıyla yapılmasının dini bir zorunluluk olmadığını da belirtmek gerekiyor. İslam hukukunda nikahın iki tanık önünde yapılması yeterlidir.Anayasa, toplumun temeli olan ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almasını, teşkilatı kurmasını, Devlete emretmektedir. Ancak, Anayasa ve yasa kuralları, gerektiği şekilde uygulanmadığı için, kadın hakları, çocukların korunması ve aile planlaması konularında sorunlar yaşanmaktadır. Ekonomik sıkıntılar, insanların evlenmelerini ve evliliklerin sürdürülmesini güçleştirmektedir.

Bu sorunların çözümlenmemesi, toplumsal çözülmeyi getirecektir. Hatta çözülme sürecinin başladığını söylemek de yanlış olmayacaktır.