ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Aug 04th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Vatandaşlık Bilgisi Egemenlik Kavramı ve Tarihi Gelişimi


Egemenlik Kavramı ve Tarihi Gelişimi

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Bir önceki ünitede, toplumu düzenleyen kuralların en önemlisi ve etkilisi olan hukuk kurallarının temel özelliğinin, bu kurallara uyulmasının devlet tarafından sağlanması olduğu görülmüştü. Devletin hukuk kuralları koyma ve bu kurallara uyulmasını (gerektiğinde zor kullanarak) sağlama yetkisini nereden aldığı sorusu, insanlık tarihi boyunca tartışılmıştır.

Devlet otoritesini ifade eden egemenlik kavramı (hakimiyet), genel olarak, "Asli, en üstün, tek, bölünmez ve yanılmaz hukuki bir kudret olarak tanımlanır. "Egemenlik, devletin bağımsızlığı, diğer devletlerle hukuken eşit durumda olması, emir ve yasaklar koyması, bunları -gerektiğinde- zorla kabul ettirmesi ve kendisine rakip bir başka gücün bulunmamasıdır".

Egemenliğin, toplumda en üstün emretme gücü olması, nereden kaynaklandığı sorusunu da beraberinde taşımıştır. Bu soruya cevap arayan düşünürler, ilk olarak egemenliğin ilahi kaynaklı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş başlıca iki şekilde ortaya çıkmıştır. Birincisine göre: Tanrı insanları yaratırken, onları yönetecek olanları da belirlemiştir. Tanrı'nın iktidarı seçtiği bir hükümdar veya hanedana verdiği iddiası, XV.Louis'nin 1770 tarihli emirnamesinde şu şekilde belirtilmektedir: "Tacımızı Tanrıdan almaktayız; kanun koyma hakkı hiç kimse ile paylaşılmadan ve kimseye bağlı olmaksızın bize aittir." Egemenliğin kaynağının ilahi olduğunu söyleyen ikinci görüş ise birincisinden farklı olarak, Tanrı'nın hanedanı doğrudan doğruya seçtiğini kabul etmez. Bu görüşe göre, egemenliğin kaynağı Tanrı'nın eseri olan toplum düzeninin tabii ve temel kanunlarıdır, toplum iktidarı kullanacakları kendisi seçebilir.

Batı'da XVl. Yüzyıldan itibaren, egemenliğin kaynağının toplumsal sözleşme olduğunu savunan görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. Ünlü düşünür Thomas Hobbes, insanların doğal yaşamda birbirlerinin kurdu olduklarını (İnsan insanın kurdudur.), varlıklarını sürdürebilmek için devamlı olarak kendilerini korumak zorunda kaldıklarını ve bu durumun savaşa, kargaşaya yol açtığını ileri sürmüştür. Aklını kullanan insan, güvenliğini sağlayabilmek için sözleşmeyle toplum hayatına geçmiş; aklın eseri olan doğal yasalara uymayı tercih etmiştir. Hobbes, insanların sözleşmeyle, yönetim hakkını devrettiklerini kabul eder. Egemenliğin tek kişi tarafından kullanılması ise, özel yararla genel yararın birleştiği rejimin en iyi rejim olmasıyla açıklanmaktadır. Bir başka söyleyişle, "kralın özel çıkarıyla kamunun genel çıkarı aynıdır. Çünkü kralın gücü, zenginliği, şerefi, sıkı sıkıya halkınkine bağlıdır. Halk zengin, mutlu olduğu ölçüde kral da güçlü olur. Ne var ki bunun sağlanması, halkın herşey üzerindeki haklarından mutlak biçimde vazgeçmesine bağlıdır."

Egemenliğin kaynağının insanların yaptıkları bir sözleşme olduğunu savunan bir diğer düşünür olan John Locke, doğal yaşam dönemini düzenli ve huzurlu kabul eder. Ancak bu dönemde insanların cezalandırma hakkını ellerinde bulundurmaları, sistemin sağlıklı işlemesini engellediğinden, sözleşmeyle siyasal toplum kurulmuştur. Bu sözleşmeyle insanın kendi varlığını sürdürme, koruma hakkı ve doğal yasalara karşı işlenen suçların cezalandırılması güvenceye bağlanmış olmaktadır.

Bu görüşün önemli yönü, egemenliğin tek bir kişi tarafından kullanılmasının savunulmaması ve halkın keyfi yönetime karşı direnme hakkının varlığını kabul etmesidir.Egemenlik anlayışının gelişiminde, temel taşlarından biri olan halk egemenliği kavramı, J.J.Rousseau tarafından ortaya konmuştur. Günümüz egemenlik anlayışını etkileyen Rousseau da egemenliğin kaynağı olarak toplumsal bir sözleşmenin varlığını kabul eder. Doğal yaşamda mutlu olan insanı şu şekilde anlatmaktadır: "Altında uyuduğu ağacın meyvasıyla beslenen, yakındaki pınardan suyunu içen, tüm ihtiyaçlarını doğadan karşılayan mutlu insandır. Başkasına dolayısıyla topluma da ihtiyacı yoktur." Ancak, mülkiyetin ortaya çıkması, işbölümüne dayalı toplumsal düzeni gerekli kılmıştır. Toplum sözleşmesi, her üyenin tüm haklarıyla birlikte kendini topluma terketmesini ve genel iradenin üstünlüğünü kabul etmesini gerektirmektedir. Rousseau'ya göre, "Toplum sözleşmesi şöyle özetlenebilir: Herbirimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü birarada genel iradenin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz. Bu birlik sözleşmesi o anda sözleşmeyi yapanların kişisel varlığı yerine, toplantıdaki oy sayısı kadar üyesi olan tüzel ve kollektif bir bütün meydana getirir; bu bütün ortak benliğini, yaşamını ve iradesini bu sözleşmeden alır."

Rousseau, egemenliğin genel iradenin kullanılması olduğunu söyler ve genel iradenin yasa biçiminde ortaya çıktığını kabul eder. Egemenlik halka ait olduğundan kendini oluşturan bireylerden ayrı bir hukuki varlığı yoktur. Bireylerin iradelerinin toplamından oluşur. Bu da genel iradenin çoğunluğun iradesi olması sonucunu doğurmaktadır. Azınlıkta kalanlar yanılmışlardır.

Halk egemenliğinin dört özelliği vardır:

Devredilemez

Halk, egemenliği kendisi kullanır, egemenlik devredilemez. Milletvekilleri, halkın temsilcisi değil görevlileridir. İşlemleri halkın onayına bağlıdır.

Bölünmez

Egemenliği bölmek onu yoketmek anlamına gelir. Bu nedenle de yasamayürütme ayırımı yapılamaz.

Yanılmaz

Genel irade, kendini oluşturan özel iradelerin bütünü olduğundan üyelerinin aleyhine bir karara varamaz. Çoğunluk kararına katılmayanlar genel iradenin tesbitinde yanılmışlardır.

Mutlaktır

Egemenlik mutlak etkili bir güce dayanmalıdır. Bu gücün kaynağı, sosyal sözleşmedir. Halk egemenliği anlayışı, doğrudan demokrasiyi gerektirdiği için uygulanması mümkün olamamış, halk egemenliği, milli egemenlik kavramıyla uygulanabilir hale getirilmiştir. Krallığın gücünü ortadan kaldırmayı amaçlayan, milli egemenlik ilkesi, yöneticilerin egemenliği kullanmak yetkisine sahip olduğunu kabul eder, ancak egemenliğin sahibi millettir, egemenlik millet adına kullanılabilir.

"Millet bölünmez bir bütün olarak, kendini oluşturan bireylerden ayrı bir varlığa sahiptir. Başka anlatımla, millet, kendisini oluşturan bireylerin toplamı değil, fakat onların iradelerinden ayrı, üstün bir varlıktır. Halk, belli bir dönemde yaşamakta olan bireyleri, yani somut bir varlığı ifade ettiği halde, millet belli bir dönemde yaşayanları değil, fakat geçmiş ve gelecek nesilleri kapsayan manevi bir varlıktır. Millet, yaşayanların yanısıra ölmüş ve doğacak olanlardan oluşur."Milli egemenlik anlayışı, temsile imkan tanıması hatta zorunlu kılması bakımından halk egemenliğinden ayrılmaktadır. Millet egemenliğin yegane sahibi olduğundan yurttaşlar, egemenliğin doğrudan kendileri tarafından kullanılmasını talep edemezler.

Egemenlik ancak temsilciler aracılığıyla kullanılabilir. Milli egemenlik teorisinin temsile dayanması, Fransız ihtilali döneminin koşullarıyla açıklanmaktadır. Bu dönemde bir yandan krallık ortadan kaldırılmak istenirken, diğer yandan da halk yığınlarının iktidarı ele geçirmeleri önlenmek istenmiştir. Çünkü halkın, henüz kendini yönetebilecek yeterliliğe sahip olmadığı düşünülüyordu.

Yukarıda anlatılanları özetlemek gerekirse, devletin emretme gücünü oluşturan egemenlik, önceleri ilahi kaynaklı olarak düşünülmüş, hükümdarın Tanrı tarafından seçildiği kabul edilmiştir. Bu düşüncenin bir adım ilerisi, egemenliğin Tanrı'nın kurduğu düzen içinde O'nun iradesinin eseri olan insan aklı ve doğal yasalar çerçevesinde hükümdara ait olduğudur. Bu düşünce, insan aklını devreye sokması bakımından önemlidir. Rönesans sonrasında ise egemenliğin insanların yaptıkları bir sözleşmeden kaynaklandığı kabul edilmeye başlanmıştır. Egemenliği insan iradesine dayandıran bu fikirler, önce egemenliğin halk tarafından doğrudan kullanılması şekline bürünmüş ve nihayet günümüzde kabul edilen temsile ve yetkili organlar eliyle kullanılabilen milli egemenlik anlayışına geçilmiştir.

Millet egemenliği ile halk egemenliği arasındaki farklılığı belirleyiniz.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy