ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Jan 23rd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Vatandaşlık Bilgisi Türklerde Egemenlik Anlayışının Gelişimi


Türklerde Egemenlik Anlayışının Gelişimi

e-Posta Yazdır

Reklamlar

"Türk devletlerinde egemenliğe sahip olmanın şartlarına ve egemenliğin kökenine gelince, Göktürk ve Uygurlardan bize kadar kalabilen kitabe ve belgelerden anlaşıldığına göre, kağanların unvanları yalnız hanlık egemenliğinin değil, kendilerinin de tanrısal kökenlerini belirtir. Han, kut (semadan inen nur sütunu) taşır. Han'ın Tanrı'dan indiği inanışı Göktürk ve Uygurlar'dan önce yaşamış olan Hunlar'da da vardı. Görüldüğü gibi, han soyunun kutsal, tanrısal bir kökeni vardır. Hanlar ekseriya Gök'ten inen bir ışıktan gebe kalmış bir prensesin çocuklarıdır. Özellikle Uygurlar'da bu inanış hakimdir. Göktürkler'de ve diğer bazı Türk kavimlerindeki başka bir inanışa göre de Han soyu Tanrı'nın gönderdiği bir kurt ile çiftleşen bir prens veya prensesten inmişlerdir. Taht Oğuz Han oğullarına aittir. Tanrı böyle takdir etmektedir.

Oğullar arasından hangisinin hanlık tahtına çıkacağını da yine Tanrı takdir etmektedir." İslamiyet öncesi bu egemenlik anlayışının, İslamiyet'in kabulü sonrasında da sürdürüldüğünü görmekteyiz. Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti hükümdarları Oğuz soyundandırlar. Oğuz soyundan olmakla iktidarlarını meşrulaştırmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Bey'in gördüğü rüyayı yorumlayan Şeyh, Osman Bey'in soyuna dünya egemenliğinin Tanrı tarafından bağışlandığını söylemiştir. Aynı rüyayı, Selçuklu Devleti'nin kurucusu da görmüştü. Daha önce başka Türk-İslam hanedanları için de kullanılan bu destan, egemenliğin kaynağının Osmanlı İmparatorluğu'nda da ilahi olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu durumda Türkler'de egemenlik anlayışının İslam egemenlik anlayışından fazla etkilenmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü İslamiyette egemenlik Tanrı'ya aittir. Halife Tanrı tarafından seçilmez, ümmet tarafından seçilir ve gerektiğinde görevden alınır. Halife ünvanını da taşıyan Osmanlı hükümdarları görevden alındıklarında (Hal edildiklerinde) yine aynı aileden birinin halife olarak seçilmesi de İslami bir zorunluluk değildir. Osmanlı İmparatorluğu'nda padişah sadece Hak'ka karşı sorumludur. Şeriat hükümlerine aykırı davranışlarını yaptırıma bağlayacak bir güç, bir mekanizma yoktur. Ayrıca padişahlar, şeriat hükümlerinin yanısıra kendileri de kural koymuşlardır. Dolayısıyla İslam sonrasında birtakım islami motiflerle bezenmiş olmakla birlikte Orta Asya kökenli egemenlik kuralları varlığını sürdürmüştür. "Bir başka deyimle Osmanlılar egemenliğin bir soyda, hükümdar ailesinin bir uzvunda ve nihayet bir halk ve ülke üzerinde kararlaştırılmasını, insancıl kanun ve tertiplerin değil, Tanrı'nın tayin ettiğine inanıyorlardı."

Birinci Meşrutiyette hazırlanan ilk Anayasa da (1876 Anayasası) egemenlik anlayışını değiştirmemiştir. 1876 Anayasası'nda 1908 yılında yapılan değişikliklerle, egemenlik padişahtan alınarak topluma verilmiştir. Batı ülkelerinden özellikle Fransa'dan etkilenen aydınlar ve devlet adamları, 1908 değişiklikleriyle milli egemenlik ilkesini benimsemişler ve Anayasa yapılırken milli egemenlik ilkesi doğrultusunda düzenlemeler getirmişlerdir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki 1908 değişiklikleri egemenliğin millette olduğunu açıkça hüküm altına almamıştır.

Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu, ancak 1921 yılında Anayasal bir ilke haline gelebilmiştir. Bilindiği gibi, Kurtuluş Savaşı, milli egemenlik anlayışına dayanmaktaydı. Bu dönemde yapılan Anayasa (1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu), Osmanlı imparatorluğu'nun egemenlik anlayışını kesin olarak ortadan kaldırmıştır.

Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu şeklindeki hüküm 1921 sonrası tüm anayasalarımızda yer almaktadır. 1921 Anayasası ve Cumhuriyetin ilk Anayasası olan 1924 Anayasası, egemenliğin kullanılmasında tek yetkili organ olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kabul etmiştir. Türkiye'de ulusal kurtuluşun, Meclis üstünlüğüne dayalı bir yönetimle gerçekleşmesi, millet iradesiyle Meclis iradesini adeta birbirine kaynaştırmış, bütünleştirmiştir.

1924 Anayasası yapılırken de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yetkilerinde herhangi bir sınırlama yapmak akla gelmemiştir. Çünkü Meclisin yetkilerini sınırlamak milletin yetkilerini sınırlamak anlamında kabul edilmiştir. Millet ile TBMM'nin özdeşleştirilmesi, özellikle çok partili siyasal hayata geçilen 1950 sonrasında sorunlar doğurmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin çoğunluğunun iradesi, milletin iradesi olduğuna göre, bu iradeye karşı çıkanlar, muhalefet edenler, milli iradeye karşı geliyorlar demekti. Bu dönemde Meclis iradesi üstünde bir güç kabul edilmediği için Anayasa'ya uygunluk denetimi de söz konusu edilemiyordu.1924 Anayasası döneminin olumsuz gelişmeleri, egemenlik anlayışının değişmesine yol açmıştır. "Egemenlik kavramı günümüzde artık yeni bir içerik kazanmıştır ve hukuk sınırları içinde, hukukla kayıtlı bir yetkidir. Bu açıdan egemenlik kavramı belirli şeyleri yapabilmek imkanını yani bir yetkiyi ifade eder: Egemenlik hukuk alanı içinde ve yalnızca hukuki sonuçlar doğuran belli işlemleri yapmak yetkisidir." Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasaları, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti'ne ait olduğunu belirttikten sonra egemenliğin yetkili organlar eliyle kullanılacağını hükme bağlamışlardır. Artık egemenliği kullanan tek organ TBMM değildir, yargı ve yürütme organları da egemenliği Anayasa'nın yetkilendirdiği ölçüde kullanacaklardır.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy