ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Jan 22nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT



Şarap

e-Posta Yazdır

Reklamlar

ŞARAP VE NEŞE TANRISI DİONYSOS 

 

Nedendir bilmem ama antik kentlere ve o dönemdeki yaşama hep ilgi duymuşumdur. Antik dönemden günümüze kalan eserlere hayran olmamak mümkün mü? Hangi birisine  baksanız ayrı bir güzellik. Bütün Anadolu bu yönden büyük bir hazineye sahip olmakla birlikte Ege bölgesi daha bir öne çıkıyor. Ne zaman bir antik tiyatroyu gezsem hep o döneme bir yolculuk yapmış, kah taş basamaklara oturmuş bir seyirci, kah sahnede bir oyuncu olarak hayal etmişimdir kendimi. Sahi o döneme gidebilmek ne  kadar ilginç olurdu değil mi? Arada bir düşünürüm; eğer zamanda yolculuk makinesi yapılsa ve benim de kullanma şansım olsaydı, antik dönem ilk sıralarda yer alırdı. O dönemde, Bodrum antik tiyatroda bir oyun izlemek, Kral  Mousolos’un anıt mezarının yapımına tanık olmak…Güzel olurdu herhalde.Antik dönem demişken Mitolojiyi ayrı tutmak olur mu? O dönem yaşamında çok büyük yer tutmuş, hayatla iç içe girmiş ve geçmişten günümüze kalan kültür mirasının büyük bir bölümünü oluşturan mitolojik efsanelerin kahramanlarından birisi de Dionysos’dur. Şarap ve neşe tanrısı Dionysos.Şarabın Yunanistan’a geçişi, burada bağcılık ve şarapçılığın başlaması, gelişmesi İÖ 1500’ lü yıllara dayanmaktadır. İÖ 900 civarında Homeros, Akdeniz için, “şarap renkli deniz” demiştir. Şair ve oyun yazarı Euripides(İÖ 480-406), “şarap olmasaydı insanoğlu, aşkın farkına varamaz, mutluluğun keyfine varamazdı” derken, filozof Platon(İÖ 428-348), “aşırıya kaçmadan içilen şarabın insanın ömrünü uzatacağını” söylemiştir. Yunanlılar,tarihe düştükleri bu ve benzeri notlar dolayısıyladır ki şarap kültürü tarihine katkılarda bulunmakla birlikte, asıl büyük katkıları şaraba bir tanrı atamakla olmuştur; Olimpos’un büyük tanrısı Zeus ve Thebai şehrinin kralı Kadmos’un kızı Semele’den olma Dionysos.Bir ölümlü kılığına bürünüp,her gece Olimpos’tan Thebai’deki şatoya Semele’yi görmeye gelen Zeus, karısı Hera’nın bunu öğrenmesinden çok korkmaktadır. Zeus’tan şüphelenen Hera bir gün onu takip ettiğinde, olan biteni kendi gözleriyle görür. Dahası Semele hamile olduğunu Zeus’a söylerken bunu duyar. Zeus, Semele’ye bu durumdan kimseye bahsetmemesini, buna bir çözüm bulacağını söyler. Çünkü Hera’nın bunu öğrenmesi durumunda yapacağı kötülüklerden çekinir. Ama çok geç, Hera bunu öğrenmiştir artık.Başka bir kılığa giren Hera, Semele’yle iyi ilişkiler kurar onu kandırarak  “mademki tanrılar tanrısı Zeus’un sevgilisisin, sana da tüm ihtişamı ile kendi karısına göründüğü gibi görünmesini istemelisin” diye ikna eder.  Zeus her geldiğinde, kendisini tanrı suretinde göstermesini isteyen Semele’yi “hiçbir ölümlünün buna dayanamayacağını, yanıp kavrulacağını ve öleceğini” söyleyerek vazgeçirmeye çalışır. Her seferinde bu isteğini yineleyen ve daha fazla ısrarcı olan Semele’yi kıramayan Zeus, bir gün kendini o yüzüyle göstermeye istemeden de olsa razı olur. Ve birden odanın içinde şimşekler, yıldırımlar oluşmaya başlar ve buna dayanamayan Semele yanar kavrulur. Zeus, yedi aylık hamile olan Semele’nin bebeğini kurtarmayı son anda başarır. Sonra onu saklamak için baldırına yerleştirir. İki ay daha geçip, bebeğin doğum zamanı geldiğinde onu oradan çıkarır. Böylece iki kez doğmuş olduğu için, “iki kez doğan” anlamına gelen Dionysos adını koyar.  Karısı Hera’dan saklamak ve bakıp büyütmeleri için Nysa dağındaki orman perilerine gönderir.Nysa dağındaki orman perilerine gelen bu bebek büyür ve etrafına mutluluk saçan çok neşeli bir çocuk olur. Biraz daha büyüyen Dionysos ormanda gezmeyi ve avlanmayı çok sever. Çok sevdiği şeylerden birisi de üzümdür. Sabah uyandığında bile yediği üzümün suyunu çıkarıp içmeyi de çok sever. Yine bir gün üzüm suyu çıkarıp içen ve bir miktarını da sonra içmek üzere bir kenara koyduktan sonra gezmeye çıkan Dionysos, gittiği yerde daha uzun kalması için kendine yapılan ricaları kıramayınca, ancak günler sonra geriye dönebilir. Bir köşede duran, unuttuğu üzüm suyunu görünce alır ve içmek için kafasına diker. O da ne? Bu bildiği üzüm suyundan çok farklı. Şaşkınlıkla kupanın içindeki sıvıyı inceleyen Dionysos, erguvan renginde, kıvamlı, buruk ama lezzetli bu içkiden büyük bir yudum daha alınca yorgunluğunun yavaş yavaş yok olduğunu fark eder. Hiç sebep yokken neşelenen Dionysos gülerek, kendisini büyüten peri kızlarını ve diğer orman perilerini çağırıp, üzüm suyunun verdiği neşeyi onlarla paylaşır. Onlar da içmiş, yeni ve bilinmedik bir içkiye dönüşen bu üzüm suyundan hoşlanmışlardı. O günden sonra genç tanrının gösterdiği şekilde üzümlerin tanelerini ezdiler, suyunu sıktılar ve bir süre bekleterek erguvan renkli yeni içkiden elde ettiler. İşte böylece dertlilere dertlerini unutturan, üzülenleri neşelendiren, ağlayanları güldüren, özellikle antik dönemde ticareti en fazla yapılan ürünlerden birisi olan, Hayyam’ın üzerine dörtlükler yazdığı şarap doğmuş oldu.Sayısız meziyeti bulunan bu içkiyi dünyaya tanıtmaya, böylece de insanlara eşi az bulunur bir armağan sunmaya karar veren ve vakit kaybetmeden yola koyulan  Dionysos,  gezdiği ülkelerde sevdiği insanlara üzümlerin nasıl yetiştirileceğini, şarabın nasıl elde edileceğini, ne miktarda içileceğini ve onun insanlara vereceği gizli neşeyi tarif ediyordu.Gezilerine devam eden Dionysos’a yolculuklarında gittiği her yerde onu seven, şaraptan ve verdiği keyiften hoşlanan, periler, satirler eşlik ediyorlardı. Bakkhalar adı verilen ve çoğu kadınlardan oluşan bu dostlarıyla şarap içerek neşe içerisinde yol alan Dionysos’un ünü her geçen gün artıyor, gittiği her yerde üzüm yetiştirmeyi ve şarap elde etmeyi anlatıyordu.Bir çok yeri gezen ve Hindistan yolculuğundan sonra Thebai’ye dönen Dionysos bu yolculukları esnasında Trakya, Frigya ve Lidya’ya da(yani şimdiki Türkiye sınırları içi) geldiği halde, üzümlerin şarap yapılması konusunda yeterince öğretici ve ikna edici olamamış olmalı ki bugün için ülkemizde üretilen yaş üzümün ancak %5’ler mertebesindeki bir bölümü şaraba dönüşmektedir. Fransa’da bu oranın %85’lerin üstünde, dünya ortalamasının ise %50’lerde olduğu düşünülürse, %5’in ne kadar düşük bir oran olduğu daha iyi anlaşılır ve bunun neticesinde uğranılan katma değer kaybının, ihracat geliri kaybının ne kadar olacağını varın siz hesaplayın artık. Hani bir laf vardır, “eğri oturup doğru konuşalım” diye. Biz de öyle yapacak olursak; Ülkemizin inanç ve sosyolojik yapısı dolayısıyla, yaş üzümün şaraba işlenme oranı olarak, bir Fransa’yı, bir İspanya’yı ya da İtalya’yı yakalamasını beklemek ne ölçüde doğru olur bilmiyorum ama dünya ortalamasına yaklaşmak çok daha gerçekçi, ulaşılabilir bir hedef olacaktır.Bu sektöre gereken ilginin gösterilmemesi,  hadi desteği bir  kenara bırakalım, bırakılmaz ya hadi bıraktık diyelim ama bu sektör görmezden gelinerek,  abuk sabuk vergiler konularak  hiç bir yere varılamaz. Komşularımız Yunanistan ve Bulgaristan bizden küçük yüzölçümlerine rağmen gayet iyi bir noktaya gelmişlerdirNe diyelim, hayırlı olsun. Onlara üretimin yolları, bize engeller…“Zeytin, Üzüm ve İncir – Kültür Tarihi Eskizleri” kitabında; “üzümlerin sonradan yayıldığı bölgelerden, dünya çapında şöhretli şarapların çıkması pek ilginçtir doğrusu” dedikten sonra Victor Hehn şöyle devam ediyor; “bu noktada kendi payına düşeni yerine getirmiş olan kültür ve teknoloji, asmanın o eski ana yurdunda bir araya gelme imkanı bulsaydı kimbilir ne harikalar yaratırdı.”İşte üzümün o eski ana yurdu dediği yer Anadolu oluyor…

 

 MEDENİYETİMİZİN TEMEL TAŞLARINDAN BİRİ; ŞARAP

 Medeniyetimizin temel taşlarından biri de şaraptır. Bakın 1990 yılında, Avrupa Komisyonu toplantısında şarap için ne denilmiştir; Şarabın tarihi insanoğlunun tarihinden ayrılamaz. Bağ ve insanoğlunun titiz çalışması sonucu oluşan şarap, basit bir tüketim maddesi olarak kabul edilemez. Binlerce yıldır insanın can yoldaşı olan şarap, aynı zamanda kutsal ve kutsal olmayandır. Uygarlığın kilometre taşlarından biri olmasının yanı sıra şarap, yaşam kalitesinin de bir kriteridir. Kültürel bir varlık, sosyal hayatın faktörlerinden biridir.”Bu metinde anlatılmak istenen şarabın diğer içeceklerden farklı olduğudur. Çünkü çok eski tarihlerden bu yana farklı bir gıda maddesi olarak algılanan şarap, ekmekle bağdaştırılmış ve bunun sonucunda simgesel bir anlam kazanmıştır. Tarihi insanlarınkiyle birdir. Eski Ahit’te varoluş asma ile bütünleştirilmiş, yaşam ağacı olarak kabul edilmiştir. Hıristiyanlıkta da İsa’nın kanı olarak benimsenmiştir. Yunan mitolojisinde ölümsüzlük, onur, neşe ve dostluğu simgelemiştir. Şarap asırlardan beri kutsaldır. Şarabı sıradan bir alkollü içki olarak görmek, bizatihi sıradanlığın kendisidir…Mısır’da dünyanın yaratıcısı ve güneş tanrısı Ra şarabı yeryüzüne ilk indiren tanrı olarak bilinir. Ra, şarabı tanrıça Hathor’un öfkesinden kurtulabilmeleri için insanoğluna armağan etmiştir. Daha sonra, Mısır mitolojisinde Ra ile gece güneşi Osiris arasında bir bağ kurulmuş ve şarap Osiris’e atfedilmiştir. Romalılar’da ise şarap tanrısı Baküs olmuştur. Ancak şarap Baküs’e atfedilmeden önce, Roma geleneklerine Satürn tarafından sokulduğu düşünülüyordu. Baküs, sarhoşluğu, lüksü, sosyal düzensizliği simgelemiştir. Baküs adına düzenlenen kutlamalar sırasında, sosyal sınıflar ortadan kalkıyor, herkes her istediğini özgürce yapabiliyor, her istediğini söyleyebiliyordu. Günümüzde bu tür kutlama anlayışı artık terk edilmiş olmakla birlikte, içkiyi fazla kaçıranlar bu tarz davranışlar sergilemekten geri kalmamaktadırlar. Ancak gönül isterdi ki bu davranışlar kutlamalar çerçevesinde olsun ve orda kalsın.Doğu geleneğine göre şarabı, İran şahlarından Cemşid bulmuştur.(Cemşid: Efsanevi İran hükümdarı. İran'a altın dönemini yaşattığı anlatılır.) Cemşid, sarayında yediği üzümlerin köpürdüğünü görmüş, tadını da beğenmediği bu üzümleri yemeyip bir kenara koymuştur. Korkunç derecede baş ağrısı çeken cariyelerden birisi, dayanamayıp intihar etmeye kalkışınca, bir köşede unutulmuş olan bu üzümlerin suyunu içmiş. Cariye ölmediği gibi bir hoş olmuş, başının ağrısını unutmuş. Sonra diğerleri de bundan içmişler ve çok hoşlanmışlar, adına da “Ab-ı Hayat” demişler.Esti nesim-i nevbahar açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz saki medet sun cam-ı Cem


(İlkbahar rüzgarı esti, sabah vakti güller açıldı,
Saki, medet et, Cem'in kadehini sun da bizim de gönlümüz açılsın)
                                                                                                                     Nef'i

 

 

Cemşid'den çok sonraları yaşamış olan meşhur İran'lı hekim İbn-i Sina şöyle demiştir; "Şarap, bilgenin dostu, cahilin düşmanıdır. Felsefecinin tavsiyesi gibi acı ve yararlıdır; düşünce adamlarına serbest, aptallara yasaktır. Cahili şeytana, bilgeyi Tanrı'ya yönlendirir. Aynı zamanda din onu bilgeye izin vermiş ve akıl onu zihin yoksununa yasaklamıştır." İbn-i Sina, bir bilim adamı olduğu için böyle derin bir söz söyleme gereği duymuştur belki de. Belki de daha basit olarak şunu demek istiyordu; "içmesini bilmeyen, içmesin kardeşim..." (Koca cümleyi kuşa çevirdim diye umarım Hekim bana kızmaz.)Kötü olan sarhoşluktur. İki - üç kadeh şarap içen biri sapıtmaz. Eğer sapıtıyorsa, onun sapıtmasının nedenini, kaynağını şarapta değil başka bir yerde aramak gerek. Arkeolojik bulgular şarabın ilk bulunduğu yer olarak Kuzey Anadolu’yu işaret ederken, din kitapları da şarabın ilk çıktığı bölge olarak Ağrı Dağı civarını yani aynı coğrafyayı göstermektedir.

 

 

Eski Ahit'te

  (Eski ve Yeni Ahit : Hıristiyanlarca iki kesime bölünen kutsal kitaplar bütünü. Eski Ahit ya da Eski İttifak; Tanrının Yahudi kavmiyle ittifakının tarihine ilişkindir. Yeni Ahit ise, İsa tarafından gerçekleştirilen yeni ittifakla ilgili yazıların bir derlemesidir - Büyük Larousse) yazdığına göre; gemisi Ağrı Dağı'nda karaya oturup orada yaşamaya başladıktan sonra bir gün, keçisinin eskisinden daha neşeli ve canlı olduğunu gören Nuh Peygamber, bunun sebebini merak eder ve keçisini her gün gizlice izlediğinde, yere düşmüş, ezilmiş (hafif fermente olmuş) üzüm tanelerinden yediğini sonra da neşe ile koşturduğunu görür. Kendisi de bu üzümlerden yiyince hoşuna gider, neşelenir ve mutlu olur. Bunun üzerine Ağrı Dağı'nın eteklerinde üzüm yetiştirmeye başlar. Neşe ve mutluluk içinde yaşayan Nuh Peygamber’in mutluluğu fazla uzun sürmez. Bu durumu kıskanan şeytan, ateşli nefesi ile tüm bağları kurutur. (Bir başka hikayeye göre ise bu durumu kıskanan ve bağları kurutan tanrıça Hera’dır). Nuh Peygamber neşe kaynağını kaybeder. Fakat her nasıl olduysa insafa gelen şeytan bu meyveyi yeniden canlandırması için ne yapması gerektiğini söyler. Eğer meyvenin kökü açılır ve hayvanlardan yedi tanesinin kanı ile sulanırsa, asma canlanacaktır. Aslan, kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, kanları ile sulandıktan sonra, tüm bağlara can gelir ve böylece Nuh Peygamber tekrar üzümlerine ve neşesine kavuşur. Efsaneye göre bugün dahi, o gün kurban edilen her bir hayvanın karakteri şarap içenlerde kendini gösterir. Biraz şarap içenler kendilerini; aslan gibi cesur ve güçlü, kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, tilki gibi zeki hissederken, içmeye devam ettikçe horoz gibi gürültücü, saksağan gibi geveze, köpek gibi de kavgacı olurlar.Kışın kupkuru bir gövde haline gelen asmaların baharda verdikleri filizlerin inanılmaz hızlı bir şekilde büyüdüklerini gördükten sonra acaba diyorum; Nuh Peygamber asmanın kuruduğunu mu sandı, o yedi hayvan da pisi pisine mi gitti... Neyse giden gitmiş artık.Çok muhtemeldir ki şarap, tesadüfen bir kaba bırakılan üzüm suyunun bir süre sonra fermente olması ve tadılması sonucu bulunmuştur. Bulunuşuyla ilgili hangi hikaye anlatılırsa anlatılsın, hepsindeki ortak nokta tesadüf neticesinde bulunduğudur. İyi ki de bulunmuştur…Güneş, yakıcılığını geride bırakıp Khios adası üzerine doğru inmeye başlamıştı. Zaman zaman hızını yükseltip ağaçları uğultular çıkararak eğen rüzgarın serinliği, güneşin yakıcılığını hissettirmiyordu. Rodophe, kimi zaman üzüm toplayıp şarap yaparak, kimi zaman da şarap yapanlar için üzüm sıkarak geçimini sağlayan üç çocuklu bir ailenin 8 yaşındaki büyük kızıydı. Aslında satrapın malı olan ama kendilerine ayrılan üzüm bağına giden patikada babasının hemen arkasında bir yandan elindeki sepeti sallayarak yürürken bir yandan da diğer elindeki asma dalından yapılmış oyuncak bebeği ile konuşuyordu. "Benim üzüm sularımın hepsini sana vereceğim Salima. Merak etme sen de benim kadar büyük olacaksın. Sonra seninle oyunlar oynayacağız." Bebeğini öpüp küçük elleri ile göğsüne bastırırken babasına sordu. "Baba, Salima’yı da Klazomenai’deki panayıra götürebilir miyiz?”  Rodophe her çocuk gibi sürekli sorular soruyordu ama babasının kafasında yaklaşan korku dolu günler ve olabilecek felaketler üzerine çeşitli sahneler akıp gidiyordu. Çok uzaklardan kötü haberler geliyordu; Persler Anadolu’yu istila ediyor, geçtikleri yerleri yakıp yıkıyor, geride kan ve gözyaşı bırakıyorlardı. Küçük kızının tüm bu düşüncelerden uzak kendi dünyasında yaşadığını biliyordu. Her yıl bağbozumundan sonra kurulan panayırın bu yıl kurulamayacağını, oraya gitmelerinin mümkün olmadığını söyleyip kızının hayallerini alt üst etmek yerine “Evet kızım, götürebilirsin” dedi. Rodophe’un soruları ardı ardına gelmeye devam ediyordu.  "O da benim gibi ne zaman yemek yiyecek?... Benim gibi yemek yerse daha çabuk büyür öyle değil mi baba?” Rüzgar Rodophe’un sözlerinin bir bölümünü yolun yanında uzayıp giden çalılıkların arasına  savurduğundan sözleri iyi duyamayan babası geriye dönüp baktığında, O’nun geride kaldığını görünce sorusuna yanıt vermek yerine “Haydi Rodophe, bana soru soracağına biraz hızlı yürü. Üzümleri toplayıp hava kararmadan geri dönmeliyiz.” dedi.  Elkartos sırtına en iri küfeyi, iki eline de büyük sepetlerden almıştı. Mümkün olduğu kadar fazla üzüm toplamak istiyordu. Topladığı üzümün bir kısmını yolculuk sırasında kendisine yardım edecek olan akrabalarına verecekti. Satrap Palmonur’un adamları barbarların yakında geleceklerini ve herkesin her şeyini toplayıp adaya gitmek üzere hazır olmalarını haber vermişti. Satrapın adamları kışlık erzak ve üzüm suyu dolu küplerini  arabalara yükleyip götürmüşler zaten fazla olmayan ev eşyalarını da  köy ile Klazomenai arasında taşıma işi ile uğraşan akrabalarının eşeklerine yükleyeceklerdi. Geç olgunlaşan üzümlerden toplayarak suyunu sıkıp yanında götürmek istiyordu. Bir yandan yaklaşan tehlikeyi ve ailesini düşünürken bir yandan belki bir daha hiç göremeyeceği yollara, ağaçlara, bağlara bakıyordu. Çünkü barbarların ilerlemesini engellemek ve tarlalarda kalan ürünlerin işlerine yaramaması için onlar yola çıkarken buraları ateşe verilecekti. Barbarlara lanet okuyor, Savaş ve ateş tanrısı Ares’in onları cezalandırması için dua ediyordu.Klazomenai’nin hemen önündeki adaya gidecekleri söyleniyordu. Acaba Persler denizcilikten anlar mıydı? Gemileri var mıydı? O adada onları bulabilirler miydi? Orada başka adalar da vardı. Belki gidecekleri o ada herkesi almaz. O  zaman onları başka adaya götürürlerdi. Hangisine gideceklerdi? Orada ne kadar kalırlardı? Nasıl geçinir, orada ne işle uğraşırlardı? Kral Philippos’un savaşçıları Persleri bozguna uğratabilir miydi? Ya, Philippos'un savaşçıları yenilir de kendilerinden savaşmaları istenirse ne yapacaktı?

Evet, "Ne yapacaktı?" Şarap Medeniyetimizin temel taşlarından biridir. Bakın 1990 yılında, Avrupa Komisyonu toplantısında şarap için ne denilmiştir;

“Şarabın tarihi insanoğlunun tarihinden ayrılamaz. Bağ ve insanoğlunun titiz çalışması sonucu oluşan şarap, basit bir tüketim maddesi olarak kabul edilemez. Binlerce yıldır insanın can yoldaşı olan şarap, aynı zamanda kutsal ve kutsal olmayandır. Uygarlığın kilometre taşlarından biri olmasının yanı sıra şarap, yaşam kalitesinin de bir kriteridir. Kültürel bir varlık, sosyal hayatın faktörlerinden biridir.”

Bu metinde şarabın diğer içeceklerden farklı olduğu anlatılmak istenmiştir. Çünkü uzun zamandır farklı bir gıda maddesi olarak algılanan şarap, ekmekle bağdaştırılmış ve bunun sonucunda simgesel bir anlam kazanmıştır. Tarihi insanlarınkiyle birdir.Eski Ahit’te varoluş asma ile bütünleştirilmiş, yaşam ağacı olarak kabul edilmiştir. Hıristiyanlıkta da İsa’nın kanı olarak benimsenmiştir.  Yunan mitolojisinde ölümsüzlük, onur, neşe ve dostluğu simgelemiştir. Şarap asırlardan beri kutsaldır. Şarabı sıradan bir alkollü içki olarak görmek, bizatihi sıradanlığın kendisidir…Mısır’da dünyanın yaratıcısı ve güneş tanrısı Ra şarabı yeryüzüne ilk indiren tanrı olarak bilinir. Ra, şarabı tanrıça Hathor’un öfkesinden kurtulabilmeleri için insanoğluna armağan etmiştir. Daha sonra, Mısır mitolojisinde Ra ile gece güneşi Osiris arasında bir bağ kurulmuş ve şarap Osiris’e atfedilmiştir. Romalılar’da ise şarap tanrısı Baküs olmuştur. Ancak şarap Baküs’e atfedilmeden önce, Roma geleneklerine Satürn tarafından sokulduğu düşünülüyordu.Baküs, sarhoşluğu, lüksü, sosyal düzensizliği simgelemiştir.  Baküs adına  düzenlenen kutlamalar sırasında, sosyal sınıflar ortadan kalkıyor, herkes her istediğini özgürce yapabiliyor, her istediğini söyleyebiliyordu. Günümüzde bu tür kutlama anlayışı artık terkedilmiştir. Ancak kentleşmeye, doğadan ve ruhani olandan kopmaya, maddeye verilen değerin gittikçe artmasına, rasyonelleşmeye rağmen modern çağımızda şarap yine de yerini korumaktadır.

 * şarap içmede kullanılan boynuz

DOĞU GELENEĞİNDE ŞARAP

 Doğu geleneğine göre şarabı, İran şahlarından Cemşid bulmuştur.(Cemşid: Efsanevi İran hükümdarı. İran'a altın dönemini yaşattığı anlatılır.) Cemşid, sarayında yediği üzümlerin köpürdüğünü görmüş, tadını da beğenmeyince bu üzümlerin suyunu çıkarıp zehir gibi diye bir kenara koymuş. Korkunç derecede baş ağrısı çeken cariyelerden birisi, dayanamayıp intihar etmeye kalkışınca bu suyu içmiş. Cariye ölmediği gibi bir hoş olmuş, başının ağrısını unutmuş. Sonra diğerleri de bundan içmişler ve adına da “Ab-ı Hayat” demişler.Esti nesim-i nevbahar açıldı güller subh-demAçsın bizim de gönlümüz saki medet sun cam-ı Cem

(İlkbahar rüzgarı esti, sabah vakti güller açıldı,Saki, medet et, Cem'in kadehini sun da bizim de gönlümüz açılsın)                                                                                                                     Nef'i

Cemşid'den çok sonraları yaşamış olan meşhur İran'lı hekim İbn-i Sina şöyle demiştir; "Şarap, bilgenin dostu, cahilin düşmanıdır. Felsefecinin tavsiyesi gibi acı ve yararlıdır; düşünce adamlarına serbest, aptallara yasaktır. Cahili şeytana, bilgeyi Tanrı'ya yönlendirir. Aynı zamanda din onu bilgeye izin vermiş ve akıl onu zihin yoksununa yasaklamıştır." İbn-i Sina, bir bilim adamı olduğu için böyle derin bir söz söyleme gereği duymuştur belki de:)) Belki de daha basit olarak şunu demek istiyordu; "içmesini bilmeyen, içmesin kardeşim..." (Koca cümleyi kuşa çevirdim diye umarım Hekim bana kızmaz:))Kötü olan sarhoşluktur. İki - üç kadeh şarap içen biri sapıtmaz. Eğer sapıtıyorsa, onun sapıtmasının nedenini, kaynağını şarapta değil başka bir yerde aramak gerek. Birisi iki kadeh şarapla kalamayacağını, kendini sınırlayamayacağını düşünüyorsa, kendini durduramıyorsa, o kişinin hayatın başka alanlarında irade göstermesi, sağlam bir duruş sergilemesi nasıl beklenebilir?...

  

Kutsal Kitaplarda Şarap

Çok muhtemeldir ki şarap, tesadüfen bir kaba bırakılan üzüm suyunun bir süre sonra fermente olması ve tadılması sonucu bulunmuştur. Bulunuşuyla ilgili hangi hikaye anlatılırsa anlatılsın, hepsindeki ortak nokta tesadüf neticesinde bulunduğudur. Arkeolojik bulgular şarabın ilk bulunduğu yer olarak Kuzey Anadolu’yu işaret ederken, din kitapları da şarabın ilk çıktığı bölge olarak Ağrı Dağı civarını yani aynı coğrafyayı göstermektedir.Eski Ahit'te (Eski ve Yeni Ahit : Hıristiyanlarca iki kesime bölünen kutsal kitaplar bütünü. Eski Ahit ya da Eski İttifak; Tanrının Yahudi kavmiyle ittifakının tarihine ilişkindir. Yeni Ahit ise, İsa tarafından gerçekleştirilen yeni ittifakla ilgili yazıların bir derlemesidir - Büyük Larousse) yazdığına göre; gemisi Ağrı Dağı'nda karaya oturup orada yaşamaya başladıktan sonra bir gün, keçisinin eskisinden daha neşeli ve canlı olduğunu gören Nuh Peygamber, bunun sebebini merak eder ve keçisini her gün gizlice izlediğinde, yere düşmüş, ezilmiş (hafif fermente olmuş) üzüm tanelerinden yediğini sonra da neşe ile koşturduğunu görür. Kendisi de bu üzümlerden yiyince hoşuna gider, neşelenir ve mutlu olur. Bunun üzerine Ağrı Dağı'nın eteklerinde üzüm yetiştirmeye başlar. Neşe ve mutluluk içinde yaşayan Nuh Peygamber’in mutluluğu fazla uzun sürmez. Bu durumu kıskanan şeytan, ateşli nefesi ile tüm bağları kurutur. (Bir başka hikayeye göre ise bu durumu kıskanan ve bağları kurutan tanrıça Hera’dır). Nuh Peygamber neşe kaynağını kaybeder. Fakat her nasıl olduysa insafa gelen şeytan bu meyveyi yeniden canlandırması için ne yapması gerektiğini söyler. Eğer meyvenin kökü açılır ve hayvanlardan yedi tanesinin kanı ile sulanırsa, asma canlanacaktır. Aslan, kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, kanları ile sulandıktan sonra, tüm bağlara can gelir ve böylece Nuh Peygamber tekrar üzümlerine ve neşesine kavuşur. Efsaneye göre bugün dahi, o gün kurban edilen her bir hayvanın karakteri şarap içenlerde kendini gösterir. Biraz şarap içenler kendilerini; aslan gibi cesur ve güçlü, kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, tilki gibi zeki hissederken, içmeye devam ettikçe horoz gibi gürültücü, saksağan gibi geveze, köpek gibi de kavgacı olurlar.Şarap, inançlıları için İncil’de 450 kereden fazla tekrarlanmaktadır. İncil’de; Kutsal ve neşe kaynağı olan bir içki ve bu yolla insanın Tanrıya daha çok yakınlaşacağı ile aynı zamanda bu içkinin ölçülü tüketilmesi gerektiği şeklinde iki ayrı ifadeye yer verilmiştir.Zaten yedi günahtan biri de “sarhoşluk” olarak belirtilmiştir.Ahit’te salkım, İsa’nın sürekli baş vurduğu kaynak olmakta, insanlara yaradılışlarını anlatırken; “Ben  bağım, siz salkımlarım, Babam  ise çiftçimiz” demektedir.  İsa, havarileriyle yediği o meşhur yemekte, Hıristiyanlığın kuruluşunu eline aldığı bir kadehle, “Bu kadeh kanımdır, her şarap içişinizde bunu hatırlayın.” diyerek dile getirmiş. Şarabın İsa’nın kanına ve ekmeğin de onun etine dönüşmesi Hıristiyan dininin ilk kutsanmasıdır. Bu dinsel buyruk, Kudas ayinlerinde XV. Yüzyıla kadar uygulanmıştır.İsa, ölümünün yeni bir dönem, yeniden doğuş dönemi olacağını öngörür; “Size diyorum, bağın bu ürününü maalesef içemeyeceğim, ta ki sizinle Gökyüzü Krallığında oturup şarap içeceğim güne kadar” (Matta 26,27,28)İncil’de bu kadar fazla bahsedilen şarap, acaba bildiğimiz şarap anlamında mı yoksa benzetmeler için mi kullanılmıştır? Başka bir sebebi vardır ya da yoktur ama bağların ve şarabın Hıristiyan dünyasında ayrı bir öneme sahip olmasına, gelişmesine neden olmuştur. 1414 yılına dek kutsama ayinleri iki şeyle yapılmış; Ekmek ve Şarap. Bu nedenle de bağcılık Ortaçağ’da çok büyük bir önem taşımıştır.  Din ve kilise  adamları şarabın ve bağ yetiştiriciliğinin en önemli propagandacıları haline gelmişlerdir.Bazı kiliseler kendi bağlarını kurmuş, şaraplarını üretmişlerdir. Hatta 14. yüzyılda Fransa’da öyle bir noktaya gelinmiş, şarabın önemi o derece artmış ki, Avignon’daki papazlar şarabın, su, hava, toprak ve ateş elementlerinin beşincisi olarak kabul görmesini talep etmişler.   

  

KABUSNAME

Hükümdar Keykavus bin İskender, oğlu Gilan Şah'a verdiği öğütleri içeren "Kabusname" isimli bir eser yazmış. Farsça olan bu eser, 1432 yılında Mercimek Ahmet in tercümesiyle Türkçe olarak yayınlanmış. 1944 yılında Orhan Şaik Gökyay tarafından sadeleştirilerek tekrar yayınlanan bu çeviri, son olarak Serpil Çalışlar Ekici tarafından bir kez daha sadeleştirilmiş ve Pencere yayınları tarafından 2003'te yayımlanmıştır. Eserin "şarap içmenin terbiyesi ve yolunu bildirir" adlı bölümü, bu her iki eserden de yararlanılarak, Gusto dergisinin 70. sayısının 62 ve 63. sayfalarında yer almış ve aşağıdaki metin de oradan alınmıştır.Bu metnin içerisinde dikkate alınmaya değer öğütler olduğundan ve dili de hoşuma gittiği için buraya aktarmak istedim. Yazarının efsanevi bir kişilik olması dolayısıyla da "Mitolojide Şarap" sayfasında yer almasının daha uygun olacağını düşündüm. Yazının aslına dokunmadan küçük çaplı da bir düzenleme yaptım.Ve Keykavus şöyle der;

Bilmiş ol ey oğul ki, şarap konusunda ne iç diyebilirim ve ne de içme diyebilirim.Zira ki yiğitler kimsenin sözüyle iş görmezler
ve başkasının sözüyle yiğitlik fiilinden vazgeçmezler.
Zira bana dahi yiğitken çok söylerlerdi, ben dahi kabul etmezdim.

 

Elli yıldan sonra Haktaala bana inayet eyledi, yardım etti ve tövbeyi layık gördü.
Amma eğer içmeyesin, iki cihanın faydası senin ola.
Ve Tanrıtaala senden hoşnut ola ve hem halk arasında kınanmayasın.
Ve akılsızlar şeklinde olmayacak hareketlerde bulunmayasın.
Ve hem malın dahi telef olmaya.
Pes bu mana ile yani bu dediklerimden ötürü sen içmeyesin, revadır.
Ve hem benim katımda katıl sevgili olursun.

Ve lakin ey oğul, bilirim ki şarap yoldaşların seni içmemeğe komazlar.
Onun için demişlerdir ki, yalnızlık yeğdir, yanlış işe kılavuzlayan yoldaştan ise.

İmdi, bari eğer içersen tövbeyi gönülden giderme. Her dem günahını anıp
Haktaaladan tövbe ve yardım isteyedurgıl.
Amma madem içersin, bari yiyesi yedikten sonra tezcek şarap içme, ta ki üç kez susuzluğun kana.
Yani bir kez susuzluğu sabreyle, su içme, ta ki susuzluğun geçe.
Bir dahi susayasın, andan sabreyle, ta ki o susuzluk dahi geçe.
Pes üçüncü susadığın vakit içersen şarabı o vakit iç.
Zira yiyesi ki yemiştin, o vakit yediğinin kuvveti vücuduna sinmiş olur.
Ondan evvel ne su içmek gerek ve ne şerbet ve ne şarap.
Eğer susamazsan bari yiyecekten sonra iki saat geçe, ondan sonra iç.
Yani yiyeceğin kuvveti onda sinmiş ola.
Ondan sonra şarap içersen iç, hem şaraptan fayda bulursun ve hem yiyecekten.
Amma ey ciğerköşem, şarabı içersen ikindiden sonra iç,
ta sen sarhoş olunca akşam olmuş olur.
Halk seni sarhoş görmez. Öyle olunca akşama kaldığın sebebinden, ayıbın örtülür.Ondan sonra şarap içerken çerez yeme. Çerezhor olma ki,
şarap arasında çok yemek iyi değildir, ulular bu işi beğenmediler.
Ve hem deyupdururlar ki şarap içerken çok çerez yemek midede ağırdır.
Sonra şarabı ilk yazda veya bağlar arasında içmeğe az git.
Eğer buna benzer yerde şarap içmeyi seversen bari sarhoş olunca içme,
ta ki evine gelince rezil rüsva olmayasın.
İmdi sarhoş olunca içersen evinde iç, zira kişi ne ederse damı altında ettiği yeğdir,
yani gök, ağaç yaprağının altında etmektense.
Zira ev gölgesi insana örtüdür, ağaç gölgesi dört yanından rüsva eder.
Ve bir kişi duvarlı evceğizinin içinde, bir padişaha benzer mülkü içinde.
Ve lakin yazıda bir kişi şol garibe benzer ki yurdundan avare ola.
Pes ne denli mümün zengin olursa gurbette, kişi vatanındaki gibi olmaz.
Yani yazıdaki şarap sohbeti namuslu kişiler için ev içindeki gibi olmaz.
Andan geri meclisten, yani şarap sohbetinden şöylece kalk ki,
iki üç kadeh daha içmeye mecalin ola, yok değil ki bir kadeh daha içmeye mecalin olmaya.
Pes sakın kendini, tokluk lokmasından ve sarhoşluk kadehinden.
Zira ki tokluk ve sarhoşluk yemekten, şaraptan değildir.
Ve lakin kişi normal bir iştahtan sonra bir iki lokma fazla yerse tok olur ve ağırlaşır.
Ve bir iki kadeh fazla içerse sarhoş olur.
Pes sonraki lokmayı yeme, ta ki tok olup sonra ağırlaşmayasın.
Ve şarap içersen sonraki kadehi içme, ta ki sarhoş olup sonra kınanmayasın.
Yani ne çok tok ol ve ne de çok sarhoş.
Ta ki ikisinin dahi zahmetinden uzak olasın.
Hele ey oğul, hiç olmazsa sarhoş olunca içmeyesin.
Zira ki sarhoş olunca içmenin iki türlü hasılı vardır; Birisi delilik ve birisi hastalık.
Pes uslu kişi niçin meşgul ola bir nesneyle ki hasılı ya delilik ola ya hastalık.
Ey oğul, hele eğer sarhoş olunca içersen bari sabahı etme,
yani gece sarhoş yatıp sabahleyin daha şarap buharı başında iken şarap içme.
Ve eğer rastlayıp da içersen bari arada bir iç ki, sabah içmek ulular katında beğenilmiş iş değildir.
Sabah içmenin kötülüğünden birisi budur ki, sabah namazı geçe, yani kazaya kala.
Ve bir dahi bu ki henüz geceki sarhoşluğun buharı dimağından kaybolmadan
sabah içtiğin şarabın buharı ona karışır.
Eyle olsa bu iki buhar birbiriyle katılınca ikisinden melankoli doğar.
O dahi delilikten bir cinstir.
O halde bir bozucudan, iki bozucunun fesadı daha fazladır.
İmdi bir dimağda ki bir bozucu vardı, geceki buhar;
ona bir bozucu daha ulaştı, yani sabah içtiğin şarabın buharı.
Eyle olsa bunun gibi iki bozucu bir yere gelse arbededen başka hasıl ola mı?
Ko imdi bunu.
Bir dahi bu kim Haktaala geceyi rahat içün yarattı.
Vakit ki halk rahat olup uyuya, sen şarap içmekte uyanık olasın.
Yine halk uyandığı vakit sen uyusan gerek, sabah içtin yine uykunu alamadın.
Hakikatte zahmet üçe çıktı. İki şarap sarhoşluğu, bir uyku mahmurluğu.
Neuzübillah, ertesi gün göresin başı ağırlanmış ve göz kapağı şişmiş,
gövde titrer, beyin zok zonk eder.
Hem deli oldun, hem hasta ve yorgun.
Ko ne bela imiş o sabah içkisi dedikleri.
Şükür ki vaki olmadı Mercümek'e.
Ey oğul bilmiş ol ki sabah içmek az ola ki orada arbede ve kavga olmaya.Hele bari pişman olacak yaramaz bir iş de olmaya.

Amma arada bir özür için sabah içkisi revadır.
Ve lakin adet edinmek reva değildir.

 

 

 

 

(bodrumbağları)


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy