Anasayfa > Sözlük > R > Roman


insanın veya çevrenin karakterlerini, göreneklerini inceleyen, serüvenlerini anlatan, duygu ve tutkularını çözümleyen, kurmaca veya gerçek olaylara dayanan uzun edebî türe ve bu türde yazılmış eserlere roman denir. türkçe'ye fransızca'dan geçmiştir.

belli bir tarihsel ya da coğrafi çevre içindeki belli bir kişi ya da bir grup insanın başından geçenleri, bu insan ya da insanların iç ve dış yaşantılarını belli bir kronolojik, mantıksal, duygusal ya da sanatsal ilişkiyi gözeterek öyküleyen ve belli bir uzunluğu aşan anlatılar için kullanılan edebi terimdir. edebi türler içinde en yenisidir. çünkü matbaanın bulunması ve kentsoylu bir okur kitlesinin ortaya çıkmasından sonra gelişmiştir.

tanımlanması zor bir edebi türdür. gelişmesini tamamlamamış tek türdür denebilir. bunun bir nedeni romanın tarihsel koşullara bağlı olması, diğer nedeni ise yazarına geniş bir özgürlük ve deney alanı bırakmasındandır. romanın ataları arasında nesirsel özellikler taşıyan petronius’un satyricon (1’inci yüzyıl) ve apuleius’un metamorphoseon’u (2’nci yüzyıl) gösterilir. roman düzyazıyla yazılır. anlatılan olaylar kahramanlık öyküleri değil, sıradan insanların günlük yaşantılarıdır. anlatılan olaylar, saraylar ve savaş alanları gibi destansı mekanlarda değil, sokaklar, evler, meyhaneler gibi sıradan mekanlarda geçer. olaylara yön veren tanrılar değil, kişilerin kendi tutum, davranış, duygu ve düşünceleridir. kullanılan dil, nazım türlerinde olduğu gibi ağdalı değil günlük ve sıradandır.

roman tarihe en bağlı edebiyat türüdür. toplumsal, politik olaylar gelişmelerle de yakın ilişkidedir. romanın tarihe bağlı oluşu, çok köklü bir geçmişi olmayan yeni bir sınıfın, yani burjuvazinin kendine tarih içinde bir geçmiş, şimdi ve gelecek kurma çabasından doğmuş olmasında yatar. 18. yüzyıl romanlarının çoğu, burjuvazinin aristokrasiye karşı mücadelesinde kullanılmak üzere kaleme alınmış metinler gibidir.

roman, işte bu nedenle, felsefe ve sanattan boş inançları kovmak ve bunların yerine akıl ve gerçeği geçirmek isteyen bir kültürel dönüşümün ürünüdür. bu nedenle toplumların gelişimine, yani tarihe kopmaz biçimde bağlıdır. insanı, öncelikle toplumsal ve tarihsel bir varlık olarak konu alan ilk sanat türüdür.

Roman türü için detaya inersek :


Roman olmuş veya olması muhtemel olayların anlatıldığı uzun yazılardır. İlk örneklerini 15.y.y. da Fransız yazar Rabelais vermiştir. Ancak asıl niteliklerini Romantizm ve Realizm akımları döneminde kazanmıştır. Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.

Temsil ettiği akıma göre romantik roman, natüralist roman, realist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır.

Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneği Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır. Batı romanı ölçüsünde en başarılı romanı Halit Ziya Uşaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, Reşat Nuri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa diğer ünlü romancılarımızdır.

Roman edebiyatta yaygın bir türdür. Olmuş veya olması ihtimal dahilinde bulunan olayları, yer zaman ve kişileriyle beraber ayrıntılı bir şekilde anlatmaktır. Uzun tarihi seyri içinde romanın geniş bir okuyucu kitlesi vardır.

Romanlar, edebiyatın en eski mahsulleri olan destan, masal, efsane gibi anlatmaya dayanan türlerin yüzyıllardan beri devam edegelen tekamülü neticesinde meydana gelmiş bir edebiyat türüdür.

Bir edebi tür olarak Orta Çağ'ın sonlarına doğru gelişmeye başlamıştır. Uzun bir geçmişe sahip bulunan romanı daha iyi kavramak bakımından tarihçesine bir göz atmakta fayda vardır:

Roman, kelime olarak Latince'den türemiştir. Roman dili, romanca, ifadelerinden gelmektedir. Bir süre Roma'da konuşulan roman dili ile, nazım ya da nesir olarak gerçek veya uydurma bir olayı anlatan eserlere roman denilmiştir.

13. yüzyıldan sonra ise yalnız nesirle kaleme alınmış, insanların tutkularını, törelerini ve yaşadığı maceraları ilgi çekici bir şekilde anlatan eserlerin adı olarak kullanılmaya başlanılmıştır. Fakat tarihi seyri içinde başlı başına edebi bir tür olarak ilk defa Fransa'da başlayan roman sanatı, birkaç yüzyıl içinde binlerce örnek vererek, büyük bir gelişme göstermiş ve edebiyat türleri içinde en önemli yeri almıştır.

Çağların değişik sosyal şartlarına göre, roman anlayışı da sürekli değişiklilere uğramıştır. Bu bakımdan değişik tarifleri vardır. Ancak bütün izah şekillerinde ortak olan temel noktalar vardır. Bu ortak özelliklere göre roman, insanların baslarından geçen ve geçebileceği kanaatini uyandıran olayları yer ve zaman belirterek anlatan uzun yazılardır. Yaşanmış veya tasarlanmış, birbirine bağlı birçok olayı bir temel düşünce çerçevesinde toplayarak anlatan bir edebi eserdir. Olması mümkün olanı olmuş gösterme sanatıdır. Bu bakımdan roman insanı ilgilendiren her konuyu işleyebilir, anlatabilir; sınırsız bir hürriyete sahiptir.

Romana ve romancıya dışına çıkamayacağı bir takım sınırlar çizmeye kalkışmak hayatın kendisini kısıtlamaya, şartlar altında hapsetmeye kalkışmak gibi boş ve anlamsız bir davranış olur. Çünkü roman tam anlamıyla hayatın ifadesi olabildiği ölçüde, mükemmelliğe sahip olacaktır.

Başarılı bir romanda belli başlı dört unsur vardır:
1 — Olay,
2 — Kişiler,
3 — Çevre,
4 — Anlatım

Romanlar bu olay, kişi, çevre ve anlatım unsurlarına göre çeşitli şekillerde adlandırılırlar. Bu genel sınıflandırma romanları birbirinden kestirme yoldan ayırt etmeye yaramaktadır. Bu tasnif çerçevesi içinde romanları şu isimler altında gruplandırmak mümkündür.

1 — Aksiyon Romanları: Olay unsurunun ön plana çıkarılmasına dayanan romanlardır. İki çeşidi vardır.
a) Polis romanı
b) Macera romanı

2 — Psikolojik Romanlar: Kişi unsurunun ön plana çıkarılmasına dayanır. Dış dünyadan çok, kişi ve iç dünyası esas alınır. Dış dünyaya kişinin iç dünyası ile ilgisi oranında yer verilir. Belli başlı çeşitleri şunlardır:
a) Karakter romanı
b) Tutku romanı
c) Şuuraltı romanı
d) Biyografik roman

3 — Sosyal Romanlar: Kişi ve çevre unsurlarını ön plana çıkaran romanlardır. Bu romanlar bir çağı yansıtabilir, bir bölgeyi töreleriyle birlikte ele alabilir. Belli başlı çeşitleri şunlardır:
a) Töre romanı
b) Tarihi roman

4 — Düşünce Romanları: Kişi unsurunu düşünce yapısı ve dünya görüşü bakımından ön plana çıkaran romanlardır. Bu romanlar daha çok bir takım görüşlerin savunulması, tartışılması, ya da çürütülmesi gayesiyle yazılmaktadır. Bu tür romanlara tezli romanlar da denilmektedir.

5 — Fantazi Romanları: Hayal gücüne dayanan romanlardır. 19. yüzyılda ilimlerin gelişmesiyle yaygınlık kazanmıştır.

6 — Egzotik Romanlar: Uzak, yabancı ülkeleri tanıtmak gayesiyle yazılan romanlardır.

Eserin özelliklerine göre yukarıdaki tasnife tabi tutulabilen roman, sanatçının duygu, düşünce, görgü ve bilgisine göre de sınıflandırılabilir. Yazarın sanat felsefesine, kültür yapısına ve dünya görüşüne göre romanlar şu genel isimler altında toplanabilir:

1 — Romantik roman
2 — Realist roman
3 — Natüralist roman

1 — Romantik Roman: His ve hayal unsurlarının ağırlık taşıdığı, belli bir şiirliliğin hakim olduğu romanlardır. Yazar coşkun bir his ve heyecan hali içindedir. Bu romanlarda yazar daha çok kendi şahsi duygularını ve maceralarını anlatır. Olaylar duyguların zengin dünyasında abartılarak daha etkileyici hale sokulur.

Bu romanların belirgin özelliği duygu ve hayalin bütün esere hakim olması, gözlem ve inceleme unsurlarının duygu ve hayal unsurlarının yanında silikleşmiş bulunmasıdır. Bu akıma mensup sanatçılarda gerçeklerden çok, duygular ve hayaller önemlidir.

2 — Realist Roman: Gözlem ve araştırma unsurlarının esas alındığı, his ve hayal unsurlarının ikinci plana itildiği romanlara denir. Realist romanlarda gerçekler, görülenler ve incelemelerin ortaya koyduğu neticeler önemlidir. Sanatçı hiçbir surette kendi duygu, düşünce ve hayallerini eserine karıştırmaz.

Realist romancılar toplumun içinde titiz birer araştırmacı gibi incelemeler yaparlar, olayları ve karakterleri objektif olarak tespit ederler ve değerlendirirler. Gayeleri okuyucuya romantik romanlarda olduğu gibi kendi duygu ve hayallerini aktarmak değil, kendilerinin dışında var olan gerçekleri, canlı tablolar halinde, aslına sadık kalarak dile getirmektedir.

3 — Natüralist Roman: Realist romanla büyük benzerlikleri vardır. Ancak natüralist roman realist romana göre ilme ve araştırmaya daha çok önem verir. Natüralistler gerçeğe bağlılıkta ve sosyal meseleleri araştırmada realistlerden çok daha fazla ilmi metodlara bağlılık gösterirler. Toplumu adeta bir laboratuvar olarak düşünürler ve eserlerini bu laboratuvar içinde, ilmi verilere kesinlikle bağlı kalarak kaleme alırlar. İnsanı ele alırken, biyoloji ilminin ortaya koyduğu gerçeklerden, toplumu ele alırken de sosyolojinin kanunlarından yola çıkarlar ve bu ilimlerin vardığı sonuçlara göre neticeye ulaşmaya çalışırlar.

Roman ile aralarında büyük benzerlik bulunan bir edebiyat türü daha vardır: «Hikaye.» Hikaye ile roman aynı şey değildir. Bu farklılığı meydana getiren özellikler şunlardır:

Roman ile Hikayelerin Farklılıkları



a) Hikaye olayların sebebini araştırmaz. Yalnız belirli bir intiba uyandırmaya gayret eder. Roman ise ele aldığı konuyu, bir mesele haline getirir.

b) Hikaye insan ve toplum hayatının en önemli ve en manalı yönlerine bakar. Roman ise yoğun süreleri değerlendirirken, sadece bununla yetinmez, olayları belli bir zaman akışı içinde takip eder.

c) Hikayeci etkilendiği bir olayı çarpıcı bir şekilde anlatırken sözünü sınırlandırmak, kısa anlatımın gücünden faydalanmak ister. Romancı ise bu darlığı kişilere yayar ve geliştirir.

d) Hikaye her zaman tek konu üzerine kurulur. Roman tek bir konuyu bile bölerek, başka kişilere bulaştırarak çoklaştırır.

e) Hikaye insan hayalinden seçilmiş hatıraların parça parça anlatımıdır. Roman hayatların bütünlüğünü değerlendiren toplamlara erişmeyi gaye edinir. Böylece hikaye tek boyutlu kalır, onun yanında roman çok boyutlu bir görünüm ortaya koyar.
Edebiyatımızda RomanTürk edebiyatında ilk roman ve hikaye Tanzimat döneminde tercüme yoluyla görülür. 1860-1880 arasında Batılı klasik yazarlardan ilk çeviriler yapıldı. Bunlardan birkaçı; Fenelon’dan Terceme-i Telemek (1862), Victor Hugo’dan Magdur’in Hikayesi (1862), Daniel Defoe’nin Robenson Hikayesi (1864), Atala, Paul ve Virginie, Monte-Cristo, Gulliver’in Seyahatnamesi’dir. Bu ilk tercümeler konuları bakımından Türk okuyucusuna yabancı değildir. Divan edebiyatındaki mesneviler ile Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi halk hikayeleri, meddah hikayeleri ve dini-destani hikayeler yüzyıllardır roman ve hikaye ihtiyacını karşılayan eserlerdir.

Tanzimat romanı veya Tanzimat dönemi romancıları, Türk toplumu meselelerini (her sahada olduğu gibi) Batılı Türk Aydını gözüyle ve Avrupa kültürü anlayışıyla gördükleri için, yerli hayatı anlatırken Batılı yazarların tesirinde kaldılar. Bu yüzden de işledikleri tema (düşünüş, konu)lar, Batılı yazarlarda görüldüğü gibi aile hayatı, esaret, alafrangalık, gibi mevzulardır. Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat’ı (1872), Ahmed Midhat’ın Teehhül’ü, Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt’i bunlara örnektir.

Romanda işlenen “esaret” konusuna örnek teşkil eden romanlar ise Namık Kemal’in İntibah’ı, Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt’i, Nabizade Nazım’ın Zehra’sıdır.

Diğer bir tema da “alafrangalık” meselesidir. Batı medeniyetini bir din gibi gören bazı Tanzimat aydınları, romanlarında, sözde tenkit eder göründükleri alafranga tiplere yer verirler: Ahmed Midhat’ın Felatun Beyle Rakım Efendi’si, Recaizade Mahmûd Ekrem’in Araba Sevdası gibi. Bunları daha sonraki dönemlerde Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şık’ı, Şıpsevdi’si, Yakub Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak’ı, Sodom ve Gomore’si, Peyami Safa’nın Sözde Kızlar’ı, Abdülhak Şinasi Hisar’ın Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği romanları takip eder.

Servet-i Fünun (1896-1901), Türk romanının teknik olgunluğa ulaştığı dönemdir. İkinci Abdülhamid Hanın Avrupai manada okullar açtırması ve siyasi aşırılıklara fırsat vermemesi bu dönem romancılarını (sanatkarlarını) geniş imkanlara kavuşturmuş; siyasi tenkitten uzaklaştırmış, ferdi sahada (hissilik, içe kapanma, aile gibi) eserler vermeye yöneltmiştir. “Sanat sanat içindir” görüşü benimsenmiş, Tanzimatçıların aksine aydın ve seçkin kesime seslenilmiştir.

Tanzimatçıların “Batılı kültür” anlayışları Servet-i Fünunda “Batılı sanat” anlayışına dönmüş; bunda, yetiştikleri dönemde Batı anlayışına göre öğrenim görmeleri de tesirli olmuştur.

Fransız edebiyatının etkisiyle realist ve naturalistler örnek alındı. Halid Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnû; Mehmed Rauf’un psikolojik tahlile yer veren Eylül romanı realist roman örnekleridir.

Aynı dönemin natüralist romancılarından Hüseyin Rahmi Gürpınar, fert-toplum ilişkilerini (daha çok çatışmaları) işlerken “toplum için sanat” görüşünü benimser. Yakub Kadri Karaosmanoğlu, realist ve naturalist bir romancı olarak Tanzimat sonrasının siyasi ve toplum gelişmelerini kronolojik bir sırayla anlatır: Hep O Şarkı, Kiralık Konak, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara gibi. Halide Edib Adıvar, ruh tahlili yaptığı romanlarında ve töre romanlarında daha ziyade Batı kültürüyle yetişmiş aydınların Cumhûriyet dönemine kalmış bir temsilcisidir. Misal olarak; Ateşten Gömlek, Sinekli Bakkal, mektup türüne örnek Handan romanları gösterilebilir.

İkinci Meşrutiyet (1908) sonrasının diğer sanatçıları arasında; Refik Halid Karay, Reşad Nûri Güntekin, Peyami Safa, Memduh Şevket Esendal, Cevad Şakir Kabaağaçlı(Halikarnas Balıkçısı), Abdülhak Şinasi Hisar vs. sayılabilir.

Cumhûriyet dönemi romancılarından Ahmed Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Orhan Kemal, Yaşar Kemal tanınan isimlerdir.

Romana ait unsurlar: Romanlarda konu, bir temel olayın etrafında gelişen iç içe olaylar zincirinden doğar. Bunların olmuş veya olabilir vasfı taşıması önemlidir. Hayatın normal akışına ters düşen sivri tesadüfler, olağan dışı ender vak’alar romanda makul sayılmaz. Ele alınan bir konu bir plan dahilinde işlenir. Bu plan kısaca “giriş (serim)”, “gelişme (düğüm)”, “sonuç (çözüm)” şeklinde özetlenir. Bazı romanlarda bu planın sırası değiştirilerek uygulandığı da görülür.

Romanlar, bilinen bir tarihte ve belli bir süre içinde geçen olayları konu alır. Bu bakımdan romanlarda önemli bir zaman yazarın yaşadığı çağ olabildiği gibi geçmiş veya gelecek zaman da olabilir. Bazı romanlar ise yalnızca birkaç saat içinde vukûa gelen olayları konu alır.

Kahramanlar, toplumda rastlanabilir, yaşayabilir veya yaşamış kişiler arasından seçilir. Bunlar toplumun her tabakasından olabilir. Her türlü huy ve karakterleri doğruya yakın bir şekilde ele alınır. Hatta aynı kişinin zıt mizaç ve huyları, olduğu gibi işlenir.

Son zamanlarda yazılan romanlarda kahramanlar ve konu kaybolmuş, roman demek roman yazarının boş zamanlarında tutulduğu illüzyon (hayali görüntüler) veya rüyamsı kişi ve olayları bölük pörçük sıralamak gibi anlaşılmaya başlanmıştır. Ayrıca ideolojik fikirler ağır basmaya başlamıştır.

Romanlarda çevre, okuyucuya tasvirle anlatılır. Bu, bir kasaba, şehir veya köy olabilir. Bunların hepsinin kullanıldığı romanlar olduğu gibi yazarın tasarladığı ideal, gerçek üstü bir çevre de olabilir. Burada önemli olan çevrenin coğrafi bir mekana yerleşmesidir.

Romanların hemen hepsinde bir gaye vardır. Bu amaç bazılarında konu ve üslûp içine iyice gizlenmişken, bazılarında çok açıktır. Böyle romanlara “tezli roman” denir. Belli bir ideolojiye bağlı romanlarda bu husus daha açık olarak meydandadır. Bilhassa materyalist ideolojiye bağlı olanlarda bu amaç o kadar ileri gider ki, okuyucuda bir roman değil, doktrin kitabı okunuyormuş havası uyanır.

Her edebi eserde olduğu gibi romanda da üslûp son derece önemlidir. Bazı romancılar eserdeki konuların, olayların, duygu ve fikirlerin eskiyip ölebileceğine, fakat mükemmel bir üslûbun onları yaşatmaya devam edeceğine içten inanmışlar ve üslûp üstünde büyük hassasiyet göstermişlerdir. Kelimelerini, cümlelerini ve anlatım tarzlarını buna göre düzenlemişlerdir. Ancak bazı roman yazarları ve özellikle marksist tezli roman yazıcıları bu hususta da bayağı bir yol tutmuşlar, galiz ve çirkin kelimeleri, küfürleri, iğrenç terim ve deyimleri rahatlıkla ve bol bol kullanmışlardır.Roman ÇeşitleriRomanlar edebi akımlara göre klasik, romantik, realist, sürrealist, popüler roman gibi isimlerle sınıflandırılabildiği gibi, iç yapısına göre de tarihi roman, macera romanı, sosyal roman ve tahlil romanı olarak çeşitlendirilirler.

Tarihi roman: Konularını tarihte yaşamış kahramanlar ve onların başlarından geçen olaylardan alır. Romancı bu kahraman ve olaylar üstünde az çok değişiklik yapabilir. Ancak başarılı bir tarihi roman, gerçeği buğulandırmadan zevkle okunur bir üslupla yazılmış romandır. Tarihi roman yazmak için yalnız kahraman isimleri ve olayların kronolojisini bilmek ve vermek yetmez. Olayın yaşandığı zamanı, coğrafi özelliklerini, sosyal, kültürel ve sanat değerlerini çok iyi tanımak ve o zamanda topluma hakim olan inanç, ideal ve anlayışları da iyice bilmek gerekir.

Macera romanı: Günlük hayatta her zaman rastlanmayan değişik, şaşırtıcı, beklenmez, esrarlı olayları konu edinen romandır. Bu romanlarda vak’a yani olay hemen her şey demektir. Bunlar yeni keşfedilmiş veya tasarlanan ülkelerde geçer. Hayali olabilir. Ancak olağandışı unsurlar taşımalı, korkunç ve acayip hisler uyandırmalıdır. Olayların akışı ve iç içe girmesi çok süratli olmalı, okuyucuda heyecan ve merak uyandırmalıdır. Kahramanları kurnazlık, maddi kuvvet ve cesaretleriyle üstün vasıflıdırlar. Daha çok silahşör, şövalye, polis, ajan ve casuslardan seçilir. Hep hareket halindeyken tanıtıldıklarından ruh yapıları üstünde durulmaz. Bu romanlarda fikir zenginliği yoktur. Maksat şaşırtıcı ve heyecanlı konularla okuyucuya hoşça vakit geçirtmektir.

Sosyal roman: Romancıların yaşadıkları toplumu, o toplumu ilgilendiren meseleleri yeni bir açıdan ele alarak yazdıkları romanlardır. Gizli veya açık bir maksat telkinine çalışırlar. Kişiler, bazı meslek ve sınıfları temsil eden birer tip olarak alınır. Olaylar, sosyal sebeplerle açıklanmak istenir. Ruh tahlilleri ve duygu derinlikleri arka plana atılmıştır. Bütün tezli romanlar bu gruptandır.

Tahlili roman: Dış alemde geçen olaylardan çok, kahramanın iç dünyasını ve insan benliğinin kişi ve toplum çatışmaları içindeki belirtilerini konu edinen romanlara denir. Fertçi bir görünüş hakimdir. Kahramanları olan kişileri bütün derinlikleriyle ortaya koyarlar. Çok defa aşırı ülküler, sert ihtiraslar, derin hisler taşıyan ve bazen sakat ruhlu dengesiz insanları ele alarak işlerler.

Batı edebiyatında mühim yer tutan roman, batı toplumunun sosyal hayat, inanç, örf ve adetlerine uygun bir türdür. Tanzimattan sonra gittikçe artan bir hızla benimsenmeye başlayan batılı hayat anlayışıyla birlikte Türk edebiyatında da örnekleri artmıştır. Batılı romanın iskeleti çok defa iki kadın bir erkek veya iki erkek bir kadın arasında geçen aşk maceraları üstüne kuruludur. Buna bağlı olarak gelişen diğer hadiseler ve çeşitlenen kahramanlar roman iskeletinin diğer dereceli unsurlarını teşkil eder.

Tanzimat öncesi dönemde Türk cemiyetinde böylesine olaylara ender rastlandığı gibi, bunların tasviri de kötünün tekrarlanarak yaygınlaşması ve böylece gitgide normalmiş gibi görülmesine mani olunmak için dinimizce de yasak bilinmiştir. Bugün modern eğitimciler; toplumun ahlaki yapısının bozulmasında kötü örneklerin başta TV, radyo ve basın olmak üzere her türlü yayın vasıtalarıyla halka çok sık ve devamlı gösterilmesinin birinci amil olduğunu belirterek eski Türk toplum sağlığı anlayışının doğruluğuna işaret etmektedirler. Ayrıca cemiyetin her tabakasına hakim olan sade bir hayat anlayışı, ortak iman, amel ve ahlak düsturlarına samimi bağlılık, batılı tarzda bir roman anlayışı ve buna bağlı eserlerin doğmasına fırsat vermeyecek ve lüzum göstermeyecek diğer mühim unsurlardır.



Referans: Roman Nedir ? Roman Çeşitleri, Roman Türleri ve Romanların Özellikleri Nelerdir ? Türk Edebiyatında Roman Türü

Roman | Ekleyen: | Tarih: 18-Feb-2011 17:04. | Bu yazı 28180 kez okundu..

Roman ile ilgili diğer yazılar..


İlgili Yazilar

Romantizm

Devamini Oku
Klasik edebiyat akımına tepki olarak 18. yüzyılın sonlarında doğan ve Victor Hugo'yla birlikte büyük ün kazanan Romantizm, insanın yaratma özgürlüğü önündeki her şeye karşı durur. "En iyi kural, kuralsızlıktır" diyen romantikler, insanın duygularını, düş gücünü hayata geçimesini ve insanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunurlar. 18. yüzyılın sonunda başlar ve 19. yüzyılın ortalarına kadar sürer. kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Önce ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmel...

Roman Çeşitleri

Devamini Oku
ROMAN ÇEŞİTLERİ a.Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçek­leri kendi hayal gücüyle birleştirerek anlatır. b. Macera Romanı: Günlük hayatta her zaman rastlanmayan, şaşırtıcı, sürükleyici, esra­rengiz olayları anlatan romanlardır "Serüven Romanları" da denir. Bir araştırma ve izlemeyi anlatan "Polisiye Roman ", alışılmışın dışında uzak yerleri ve yaşamları anlatan" Egzotik Romanlar" da bu gruba girer. c. Sosyal Roman : insan yaşamını sınırsız kültür birikimi içinde yer alan ve insanı deri...

Mektup Türünde Yazılmış Romanlar

Devamini Oku
Edebiyatımızda mektup tarzında ilk romanı, "Hüseyin Rahmi Gürpınar denemiş ve karı koca geçimsizliğini ele aldığı Mutallaka'yı yazmıştır. Daha sonra yazdığı Sevda Peşinde'nin ikinci bölümü, Ömer Seyfettin'in Bahar ve Kelebekler, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür, Aşk ve Ayak Parmaklan, Sivrisinek, Lokantanın Esrarı, Memlekete Mektup hikâyeleri; Halide Edip Adıvar'ın Handan romanı, Harap Mabetler'deki imzasız mektuplar hikâyesi; Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kadınlık ve Kadınlarımız, Bir Serencam, Milli Savaş Hikâyeleri, Okun Ucundan'daki hikâyeleri; ...

Milli Mücadele Döneminde Roman ve Hikaye

Devamini Oku
Hikaye : Bu sahada aklımıza hemen Halide Edib ve Yakup Kadri gelir. Halide Edib kanlı mücade­lenin canlı şahididir; olayları bizzat yerinde görmüş ve o ruh durumu içinde yazmıştır. Dağa Çıkan Kurt, Efenin Hikâyesi, Üzeyr'in Karısı, Kırmızı Tepe, Dua Tepe, Seyit Onbaşı bu dönemin ürünleridir. Yakup Kadri hikâyelerini daha çok tenkit edici bir gözle yazmıştır. Anadolu insanının var oluş mü­cadelesinde sosyal hayattan kesitler verir. Bu dönemde hikâye yazanlar arasında izzet Ulvi'nin, Müfide Ferid'in, Zeki Alyanak'ın, Aka Güh-düz'ün, Mehmed ...

Çalıkuşu Romanı İncelemesi Konusu Yapısı Anafikri Kişileri

Devamini Oku
Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin tarafından 1922 yılında yazılmış bir romandır. Türk edebiyatının en çok sevilen klasik eserleri arasında yer alır. Ağırlıklı olarak Anadolu'da geçen ve arka planda Osmanlı'nın son yıllarını anlatan bir romandır. Kitabın son kısmı hariç, ki bu bölüm dışarıdan bir gözlemcinin anlattıklarıdır, romanın ana kahramanı Feride'nin hatıra defteri şeklinde yazılmıştır. Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu'nu önce İstanbul Kızı adıyla dört perdelik bir oyun olarak yazmıştır. Yapıtı, 1922'de Vakit Gazetesi'nde Çalıkuşu adıyla rom...

Klasik Müzikte Romantik Dönem

Devamini Oku
Müziğin kilise ve saraydan taşıp halka yayıldığı dönemdir. (1830 - 1900) Kalıpların ve düzenin yıkılıp yerine daha özgür, daha özgün olan romantizmin geldiği dönemdir. Kendi içinde 3 döneme ayrılır: Erken Romantik Dönem: Romantik anlatımın Klasik dönem içinde doğduğu, ilk dönemidir. Bu anlatımın öncüsü Ludwig van Beethoven olarak kabul edilir. Bu dönemin diğer ünlü bestecileri de Franz Schubert, Carl Maria von Weber ve Gioacchino Rossini'dir. Orta Romantik Dönem: Romantizmin tüm avrupada egemen olduğu dönemdir. İlk ışığı yakan da, progr...

Romanın Unsurları

Devamini Oku
1. Konu Roman, hayatı veya hayatın ana olaylarını hikaye eden edebi tür olduğundan romanlarda konu bir olaylar bileşkesidir. Ancak bu olaylar dizi halinde değil iç içe bulunurlar. Anlatılmak istenen husus da bu olaylar içine dağılmış haldedir. Roman konularının en önemli özelliği olmuş veya olabilir nitelikte olmasıdır. Bu bakımdan olağan dışı, masalımsı vakalar romanda hoş karşılanmaz. Romanlar, işledikleri konulara göre bazı çeşitlere ayrılırlar: ROMAN ÇEŞİTLERİ a.Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri konu alan romanlardır. Ya...

Servet-i Fünun Romanının Dil ve Anlatım Özellikleri

Devamini Oku
Tanzimat'la başlayan Türk romanı, Servet-i Fünûn döneminde Namık Kemal'in açtığı sanatkârane üslup ile gelişimini devam ettirmiştir. Bu dönemde roman, gerek üslup gerekse teknik bakımdan önceki döneme göre büyük gelişim göstermiştir. Romanda Tanzimatçılarda görülen kurgu hataları, üslup eksiklikleri, acemilikler Servet-i Fünûn döneminde kaybolmuştur. Roman tekniği modern ve sağlamdır. Olayların örgüsü, işlenişi ve konuşmalar başarılı biçimde verilmiştir. Yazarlar, eserde kişiliğini gizlemiştir. Batılı anlamda Türk romanı bu dönemde yazılır. ...

Servet-i Fünun Hikaye ve Romanı

Devamini Oku
1. Bu edebî tür, daha Tanzimat yıl­larında bile, yeni şiirin gördüğü ölçüde itiraz görmemiş, bünyesindeki Avrupaî yenilikleri Türk hayat ve edebiyatına daha kolay kabul ettirmiştir. Bunun baş­lıca sebebi, gazeteciliğin kuruluşundan beri edebiyatta nesrin daha geniş bir rağ­bet görmesi, nazmın ise hemen yalnız şiirde kullanılan bir ifade vasıtası haline gelmesidir. 2. Roman, Türk edebiyatında âdeta yepyeni bir edebî tür diye karşı­lanmış, onun, eski ve manzum Şark hikâyelerinin yerini aldığı, muhafazakârlarca fark edilmemiştir. Bu sebeple, ö...

Servet-i Fünun ile Tanzimat Romanının Karşılaştırılması

Devamini Oku
Tanzimat Dönemi'nde yazarlar roman türünün ilk örneklerini vermiştir. Bu dönemde yazarlar, romanda belli bir gelişmeyi değil, Doğu ve Batı kültürünü birbirine katarak sosyal yararı gözetmiştir. Halka seslenebilmek için yazmış, bu yolda meddah ağzını kullanmış, öğreticiliği amaçlamıştır. Bu açıdan Tanzimat romanları teknik olarak kusurlu; ama bu türü yaygın hâle getirmesi açısından önemlidir. Yazarlar, romanlarında halkı göz önünde bulundurmuş, görüşleriyle kahramanları üzerinde etkili olmuş, romanlarının olay akışını sık sık keserek okura bilgi...

 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık
artemi
Tarih: 15:07:57 04.27.2008  Güncelleme: 17:07:42 02.18.2011
Trajik Üye
Tarih: 03.07.2005
Nereden: istanbul
Gönderiler: 35

Üslup ve Konu Bakımından Roman Çeşitleri

Üslup Bakımından Roman Çeşitleri


Romantik Roman
Kişilerin duygularını, arzularını, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve gerçek olgular gibi görür. Örneğin Sir Walter Scott’un tarihsel romanları, Jean-Jacques Rousseau’nun eserleri ve Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanı gibi.

Gerçekçi Roman
Romantik romandan ayrı olarak kuru ve kuşkucu bir anlatım ve düşünce yapısı taşır. Balzac ve Stendhal’in romanları bu üsluptadır.

Doğalcı Roman
Üslup bakımından gerçekçi romana benzer. Olanın olduğu gibi yazılmasını öngörür. Emile Zola ve Robin Sharma ve Guy de Maupassant romanları doğalcı romanlardır.

Estetik Roman
Belli biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış romanlardır. Gustave Flaubert estetik romanın en önemli yazarıdır.

İzlenimci Roman
Diğer üsluplardan ayrı olarak eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların bunları algılama biçimleri arasındaki farkları ortaya çıkarmaya yönelir. Yani dış gerçeklerden çok, duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir. Ford Madox Ford’un romanları izlenimciliğin en sistemli ürünleridir.

Dışavurumcu Roman
20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumculuk toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşamını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir.Dostoyevski,Franz Kafka,Samuel Beckett ve Bertold Brecht’in romanları bu türün örneklerindendir.

Yeni Roman
Aslında dışavurumculuğun izlerini taşır. Özellikle 1930 sonrasında ilk örnekleri görülmeye başlandı. Kendisinden önceki akımlardan hiçbirine benzemeyen, yazma deneyini, hatta romanın olanaksızlığını romanın asıl konusu haline getiren romanlardır. Yeni roman, yazma eyleminin kendisini sorgulamaya yönelir. Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Philippe Soller, Julio Cortazar gibi yazarlar bunu denemişlerdir.

Konu Bakımından


Konusu bakımından roman "tarihsel roman pikaresk roman duygusal roman, gotik roman, ruhbilimsel roman, töre romanı, oluşum romanı" türlerine ayrılır.

Tarihsel Roman
Uzak bir geçmişte yaşanan olayları konu alır. Ama tarihten daha derinlerde yatan insanla ilgili daha evresel bir gerçeği araştırmak amacıyla da yazılmış olabililer. Tarihi romanların örnekleri arasında Walter Scott’un romanlarını, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını, Stendhal’in Parma Manastırı’nı sayabiliriz. Bu türün önemli örnekleri arasında Lesage’nin Gil Blas de Santilane’ın Serüvenleri, Defoe’nun Talihli Metres’i, Thomas Mann’ın Dolandırıcı Felix Krull’un İtirafları’nı sayabiliriz.

Duygusal Roman
İnsanın duygusal yaşamını yüksek ve özenli bir üslupla betimleyen romanlardır. Bazen bu türde yazarın kendi duygularıyla, okurun duygularını sömürmesi ön plana çıkar. Laurence Sterne’in Fransa ve İtalya’da Hissi Seyahat adlı eseri, Rousseau’nun romanları, Madame de La Fayette’in Prenses de Cleves adlı romanı bu türe örnek gösterilebilir.

Gotik Roman
Gotik roman, İngiliz ve Amerikan romancılığına özgü bir türdür. 18. yüzyılın akılcılığına karşı çıkan bir türdür. Karanlık, korkutucu, çılgınlıklarla dolu bir ortamda geçen kanlı, şeytani, büyülü olayları konu alır.Gotik romanın günümüzdeki uzantıları bilimkurgu ve fantastik roman olarak gösterilebilir.

Ruhbilimsel roman
Kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışan romanlardır. Daha serinkanlı ve denetimli oluşuyla duygusal romandan ayrılır. Abbe Prevost’un Manon Lescaut adlı eseriyle Fransız edebiyatında açılan psikolojik roman çığırı diğer ülke romancılarını da etkilemiştir. Paul Bourget’in romanları da bu türe örnektir. Türkiye'den Peyami Safa'nın 9. Hariciye Koğuşu buna örnektir.
Cevapla
zeus
Tarih: 16:07:31 06.29.2010  Güncelleme: 17:16:46 02.18.2011
Webmaster
Tarih: 02.24.2005
Nereden: antalya
Gönderiler: 1338

Cevaben: Roman Nedir ?

Olmuş veya olabilecek bazı olayların kişi, yer, zaman ve mekan çerçevesi içinde anlatıldığı men­sur eserlere roman denir. Roman anlatmaya dayalı bir edebiyat türüdür. Esas olarak kurgusu anlatıla­cak bir hikâye ile bunu an latan bir anlatıcıya dayanmaktadır. Bu bakımdan romancı dilin sağladığı imkânlardan en geniş ölçüde yararlanır. Esasen romanı edebi kılan yönde romancının dili kullanma yeteneğinde saklıdır. Roman sanatında asıl hedef, insan gerçeğini anlatmaktır. Bunun dışındaki diğer unsurlar, insan hayatını anlatmak için kullanılan vasıtalardan ibarettir.

Romanın Unsurları


1. Konu
Roman, hayatı veya hayatın ana olaylarını hikaye eden edebi tür olduğundan romanlarda konu bir olaylar bileşkesidir. Ancak bu olaylar dizi halinde değil iç içe bulunurlar. Anlatılmak istenen husus da bu olaylar içine dağılmış haldedir. Roman konularının en önemli özelliği olmuş veya olabilir nitelikte olmasıdır. Bu bakımdan olağan dışı, masalımsı vakalar romanda hoş karşılanmaz.
Romanlar, işledikleri konulara göre bazı çeşitlere ayrılırlar:

ROMAN ÇEŞİTLERİ
a.Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçek­leri kendi hayal gücüyle birleştirerek anlatır.

b. Macera Romanı: Günlük hayatta her zaman rastlanmayan, şaşırtıcı, sürükleyici, esra­rengiz olayları anlatan romanlardır "Serüven Romanları" da denir. Bir araştırma ve izlemeyi anlatan "Polisiye Roman ", alışılmışın dışında uzak yerleri ve yaşamları anlatan" Egzotik Romanlar" da bu gruba girer.

c. Sosyal Roman : insan yaşamını sınırsız kültür birikimi içinde yer alan ve insanı derinden etkileyen toplumsal, siyasi olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri bazen eleştirisel, bazen de bilimsel açıdan ele alıp anlatan romanlardır

Bir fikri savunup bilimsel verilerle olaya yaklaşan "Tezli Roman; toplumdaki inanç ve gele­nekleri anlatan Töre Romanı bir olayı eleştirisel yaklaşımla anlatan "Yergi Romanı", belli bir yerin özelliklerini anlatan "Mahalli Roman sosyal romanın çeşitleridir.

ç. Psikolojik Roman: (Tahlil Romanı ): Dış alemdeki olaylardan çok, kahramanların iç dünyasını, ruh hallerini ele alarak kişilerin toplumla ilişkilerini, bunların birbirinden nasıl etki­lendiklerini anlatan romanlardır.

d. Otobiyografik Roman: Yazarın kendi yaşamın anlattığı romanlardır.

NEHİR ROMAN : Bir kişinin, bir toplumun hayatındaki gelişmeleri ya da tarihi bir olayı birden fazla cilt halinde anlatan romanlardır.

2. Plan
Romanlarda konular, bir temel vakanın etrafında gelişen olaylarla anlatılır. Olay örgüsü, romanın temel unsurlarından biridir. Olayların ve karakterlerin zaman içindeki gelişmesi, romanın yapısının ana eksenini oluşturur. İşte plan, bu olay örgüsünün belli bir düzen içinde geliştirilip işlenmesidir. Bu plan genellikle üç bölümden oluşur.

Giriş (serim): Romanda kişilerin ve çevrenin okuyucuya tanıtıldığı, olayların başladığı ilk bölüm­dür.

Gelişme (düğüm): Olayların gittikçe yoğunlaştığı, belli çatışmaların gerçekleştiği, kahramanların belli engellerle karşılaştığı bölümdür. Bu bölümde okuyucunun ilgisi, dikkati ve heyecanı doruk nokta­sına ulaşır. Bir an önce çatışmaların sona ermesini ve engellerin aşılmasını bekler.

Sonuç (çözüm): Çatışmaların ve engellerin ortadan kalktığı, düğümün çözüklüğü, olayların sona erdiği bölümdür.

Bazı romanlarda başlangıç, gelişme ve sonuç biçimindeki ana yapının çok belirgin olmasına kar­şılık, bir kısım romanlarda ise bu plan değiştirilerek uygulanmaktadır. Olayların akışındaki düzenin bozulması şüphesiz planı da değiştirmektedir.

3. Olay
Romanın ana unsurlarından biri de olay örgüsüdür. Bu olaylar yazarın tanıdığı veya gözlediği ya­şanılan hayattan alınabileceği gibi, hayalinde canlandırıp tasarladığı olabilir hissini veren vakalar dizi­sinden de meydana gelebilir. Romanda olaylar dağınık vaziyette bulunmazlar. Birbirlerini destekleyen, sebep-sonuç ilişkisi içinde gelişme gösteren bir tertip oluştururlar. Ancak klasik romanlarda olduğu gibi olaylar, her zaman kronolojik sıra içinde ileriye doğru gelişme kaydetmezler. Bazen yazarlar, kahra­manlarının kimliğine açıklık getirmek veya halihazırda cereyan etmekte olan bir olayı izah etmek için geriye dönüş tekniğini kullanarak, olayların oluşundaki tabii sırayı bozabilirler.

4. Zaman
Zaman da her romanın yapısının en temel unsurudur. Çünkü romanda olay/olaylar mutlaka bir zaman dilimi içerisinde cereyan ederler. Bütün romanlar insanı tek başına değil, başka insanlarla iliş­kisi bulunan, geçmişi ve geleceği olan bir varlık olarak ele alırlar. Buna göre romanlarda zaman, geç­miş, içinde bulunulan an ve gelecek olmak üzere üç boyutuyla ele alınır. Yazar, bu üç boyutlu zamanı, bazen içinde bulunulan andan geleceğe doğru akıtır, bazen de hatırlamalarla geriye doğru taşır. Çün­kü insan yalnızca geçmişin, yalnızca yaşanılan anın, ve yalnızca geleceğin değil, her üçünün bir terki­bidir. Çağdaş romanlar insanı bu bakış açısıyla ele almışlar ve in sanın karmaşık dünyasını ayrı ayrı kesitte değil, aynı kesitte vermek yoluna gitmişlerdir.

5. Mekan
Romanın önemli bir unsuru da mekandır. Mekan, romanda olayların geçtiği yerdir. Hayattaki in­sanlar gibi roman kişileri de bir coğrafi bölgede, bir şehirde, bir köyde, mahallede vb. yerlerde yaşarlar. Olaylar böyle geniş mekanlarda cereyan edebileceği gibi, okul, hastane, ev, apartman dairesi gibi dar mekanlarda da geçebilir. Olayların geçtiği bu mekanlar okuyucuya tasvirle tanı Çevre ile baştan geçen olaylar ve kahramanların mizaçları arasında türlü bağlantılar bulunur ve romancı, kişileri daima mekan ve eşya ile birlikte ele alıp değerlendirilir. Bununla birlikte tamamen gerçek dışı mekanlarda geçen romanlar da vardır. Bilim kurgu romanlarının Çoğu hayali bir coğrafyada geçerler.

6. Kişiler
Romanın esas unsurlarından biri de kişilerdir. Roman kişiler üzerine kurulur. Bu kişilerin en önemli özelliği toplumda rastlanabilir nitelikte olmalarıdır. Romanda olayın cereyan ettiği yerde, bir de o olayın meydana gelmesine sebep olan, onu meydana getiren vardır. Bu bir insan olabileceği gibi, kendisine insan hüviyeti verilmiş temsili varlıklar, mesela hayvanlar, bitkiler, çeşitli cansız varlıklar, hatta kavramlar bile olabilir. Olaylar içinde yer alan bütün bu canlı cansız varlıklara şahıs kadrosu adı verilir. Peyami Safa'nın "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" romanında "hastane koğuşu" ve "hastalık", "Matmazel Noralya 'nın Koltuğu "nda ise cansız bir nesne olan "koltuk" şahıs kadrosu içinde yer alır.
Romanda kişiler, birbirlerinden ayrı değil, daima birbirlerine bağlı olarak hareket ederler ve olaylar içindeki oynadıkları role göre romanda yer alırlar. Bu kişiler ya dış davranışları ve fiziki görünüşleriyle ya da iç yaşantıları ve psikolojik yapılarıyla tanıtılır ve belirginleşirler.
Romanda kişiler tipler ve karakterler diye iki 'gruba ayrılır. Tip bir özelliği öne çıkarılarak abartılan, belli bir toplumsal davranışın veya fikrin sözcüsü, temsilcisi olan roman kişisidir. Tip ferdi ya da ben­zersiz değil, geneldir. Bir devrin veya grubun ortak özelliklerini kendinde toplamıştır.
Karakter ise dış davranışından çok iç yaşantısıyla beliren kişidir. Bu yüzden kişinin yüzeyini değil derinliğini, psikolojik yapısını verir.

7. Dil ve ifade Çeşitleri
Edebi eser dile dayalı olarak meydana getirilir. Roman da bir edebi tür olduğundan o da, bir dil sanatıdır. Romancı dilin bütün imkanlarından yararlanarak bir dünya kurar. Kurduğu dünyanın inanılır, gerçek hayatta rastlanabilir nitelikte olmasına çalışır. Bunun için de uygun bir dil ve üslup kullanmak zorundadır. Her edebi eserde olduğu gibi, romanda da üslup ve anlatım son derece önemlidir.

Ro­manda kullanılan belli başlı anlatım çeşitleri şunlardır:
Tasvir: Romanda en çok başvurulan anlatını yollarından biri olan tasvir, sözle resim yapma ya da eşyayı görülür hale koyma sanatıdır. Romancı olayları, çevreyi ve kişileri tasvir sanatından yararlana­rak göz önünde canlandırır ve görülür hale koyar.

Tahlil: Roman kahramanlarının iç dünyalarındaki durumları yansıtmak ve yorumlamak için baş­vurulan bir anlatım biçimidir. Tahlile dayalı anlatımlarda olaylardan daha çok kişi karakterleri ve olayla­rın anlamı önemlidir. Bu yüzden tahlillerle vicdanın, ruhun, bilinçaltının bilinmez istekleri, esrarlı, anla­şılmaz bölgeleri açığa vurulmak istenir. Bu anlatımda ya anlatıcı, roman kahramanının duygu, düşün­ce ve psikolojik durumunu inceden ince- ye aktarır ya da kahramanın kendisi ruhi durumunu dile geti­rir. Roman kahramanının iç dünyasını dışa vurması da içinde b ulunduğu psikolojik durum doğrultu­sunda ya kendi kendisiyle (monolog) veya karşısında biri varmışçasına konuşmasıyla (diyalog) ger­çekleşir. Böylece romancılar iç konuşmalara yer vermek suretiyle tahlile dayalı anlatım biçimlerini zen­ginleştirirler.

Diyalog: Roman kahramanlarının, birbirleriyle karşılıklı olarak konuş malandır. Diyaloglar, ro­manlarda geniş ölçüde yer alırlar, iyi bir romanda karşılıklı konuşmalar, kahramanların yaşlarına, sos­yal çevrelerine, eğitimlerine, mesleklerine, kültür seviyelerine uygun olur.
Romanlar, yazılışlarındaki şekil bakımından da bazı kısımlara ayrılırlar. Kimi romanlar mektup, kimi romanlar da anı biçiminde yazılırlar.
Romanlarda anlatım ya 1. tekil kişi veya 3. tekil kişi anlatım tekniğiyle gerçekleşir. 1. tekil kişi an­latımda roman kahramanı, kendi başından geçen olayları anlatır. 3. tekil kişi anlatımında ise olaylar, olayların dışında üçüncü bir kişi tarafından anlatılır.
(Mustafa Özkan- Hatice Tören- Osman Esin, "Yazılı ve Sözlü Anlatım" adlı eserden yarar­lanılmıştır.)

HAZIRLIK
1.'Toplum yapımızda bu türün dünyasını teşkil edecek şekilde sınıflar veya fertler arasında "problemli", çatışmalı ve huzursuz bir hayatın söz konusu olmaması, insanların cinsler arasındaki mahremiyet hududlarını aşındıran flörtlü bir aşk hayatını, yalnızlığa itici, zorluklar karşısında tek başı­na bırakıcı ve yaşamayı trajikleştirici bir ferdi hayatı yaşamıyor olması, kısaca, bizim "hayatımızın ro­man olmaması" romanın 1860'lardan itibaren çok uzun süre bir bocalama ve eğretilik içerisinde bu­lunmasına yol açmıştır. Bu tarihten sonradır ki, insanlar artık toplum içinde hayatlarının romanlaştırıl-dığının farkına varmış; şuuraltlarında, romanı mutluluktan uzak, sıkıntılı, felaketlei. kötü yaşanmış hayatların destanı gördüklerinin ipucunu da verecek mahiyette, arbesk bir yaklaşım ve argo dille de olsa sık sık "hayatım roman abi" şikayeti duyulur olmuştur." (M. Fatih Andı, İnsan Toplum Edebiyat)

2. ETKİNLİK
Yazın (Edebiyat) Akımları
Toplumlardaki değişimler, sanatta da kendini gösterir. Sanatın bir kolu olan yazın alanında da bu değişimi görürüz. Şair ve yazarların yapıtlarında ortak özelliklere rastlanır. Ortak özellikler, birçok sa­nat alanındaki sanatçılar tarafından kullanıldığında bir akımı oluşturur.
Klâsisizm bunların başlangıç noktası gibi kabul edilse de bu akımdan önce de akımlar vardır. Ge­rek antik düşüncenin yeniden değerlendirilmesi, gerek yazın türlerinin gelişme süreci ve diğer sanatlar la ilişkileri, gerekse Rönesans'la birlikte değişen değerlerin anlam kazanmaya başladıkları dönem olduğundan klâsisizmden başlanması uygun görülmüştür.

Klâsisizm, 17. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmıştır. Antik Yunan ve Roma sanatının etkileri görü­lür. Bu akımda amaç, ideal bir güzellik duygusu yaratmak, herkes için geçerli olan değer ölçüleri oluş­turmaktır. 20. yüzyılda neoklâsizm olarak tekrar kendini göstermiştir.

Coşumculuk, 19. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmıştır. Yalnızca klâsik anlayışa tepki değil, aynı zamanda insan yaşamının bütün olanaklarını kapsayan bir bilinç değişimidir. Coşumculuk akla karşı duyguyu, seçkin sınıfa karşı halkı, süslülüğe karşı doğallığı, kurallara karşı kuralsızlığı işler.

Parnasizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransız şiirinde ortaya çıkmıştır. "Sanat sanat içindir" gö­rüşünü benimseyen parnasizmde, anlatımın nesnelliği önemlidir. İçerik kadar biçimde önemlidir.

Gerçekçilik, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da coşumculuğa tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu akımda sanatçıya bazı sorumluluklar yüklenilmiştir. Doğaya ve insana özgü olup bitenleri tüm gerçek­liği ile olduğu gibi anlatmak sanatçının en önemli sorumluluğudur. Bu dönemde eleştirel doğalcı ve toplumcu gerçekçilik oluşmuştur. Eleştirel, gerçekçilikte, kentsoylu yaşam eleştirilmiş ve bu yaşamın insanı nasıl körelttiği vurgulanmıştır. Doğalcı gerçekçilikle, doğa olaylarındaki "aynı nedenler, aynı sonuçlar doğurur" ilkesi yaşama aktarılmıştır.

Toplumcu gerçekçilik ise insan ve doğayı Marksist dünya görüşü ile açıklar. Buna göre, top­lumsal çatışmayı ve bu çatışmanın insan üzerindeki etkilerini yansıtır. 19. yüzyılın sonlarında özellikle gerçekçilik akımının etkisinde ya da ona tepki olarak ortaya çıkan akımları görürüz. Bunlar çok kısa süreli olmuş ve çok belirgin olmayan zaman dilimlerinde etkin olmaya çalışmışlardır.

Simgecilik, 19. yüzyılın sonlarında Fransa'da ortaya çıkmıştır. Özellikle şiir türünden örnekler sunan bir akımdır. Simgecilikte görünen değil, görünenin gerisindeki önemlidir. Şiir dilinin müzikle bü­tünleşmesi gereği savunulmuştur.

Kübizm, bir resim akımı olarak ortaya çıkmıştır. Sonradan yazın alanında da görülmüştür. Kübistlere göre dünyadaki küçük olayları ve anlamları yakalamak gerekir. Söylenmemiş olanı, görülme­miş olanı gün ışığına çıkarmak aklın değil, düş gücünün işidir. I. Dünya Savaşı başlamadan ortaya çıkan gelecekçilik akımında yazarlar, var olan biçimleri ve işlenen temaları terk edip çağdaş anlayışta bir tekniğin sağlayacağı bolluğu, huzuru ve varlığı savunmuşlardır.
Dadaizm hareketi, geleneksel değerlere ve inançlara us ve usa dayalı değerlere karşı çıkıştır. Onları yıkmayı amaçlar.
Gerçeküstücülük, kendisinden öncekilerce umursanmayan çağrışım biçimlerine, rüyanın gücü­ne, çıkarsız düşünceye dayanır. Usun dışında kendiliğinden ortaya çıkan ruhsal durum ve olaylar bi­linçaltının ürünüdür.

Varoluşçuluk, önceleri bir felsefe akımı olarak ortaya çıkmıştır. Sonradan yazın alanında da gö­rülmeye başlanmıştır. Bu akıma göre, insan kendi özünü kendisi seçer. Bu dünyaya anlam vermek insana aittir ve kendi özünü yaratmada da özgürdür.
Postmodernizm 1960 sonrası Amerika'da ortaya çıkmış bir akımdır. Düşünce olarak mimaride, plastik sanatlarda ve yazın alanında etkili olmuştur. Postmodernizm yaşam biçimi olarak da benim­senmiştir. Modernizme karşı çıkış değil, modernizmin bir sonraki sürecidir.
Bu romanı 11 .sınıf Türk Edebiyatı dersi için okumuştunuz. Hatırlatmak amacıyla romanın özetini burada veriyoruz.

Yard. Doç. Dr. Ali OZTURK (AOF Yayınlarından alınmıştır.)

3.ETKİNLİK
ATEŞTEN GÖMLEK

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yenik sayılan Osmanlı Devleti müttefik güçler tarafından işgal edilmektedir. Türklerin vatan yaptığı son toprak parçası da elinden alınmaya çalışılmaktadır. 15 Mayıs 1919 yılında İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilir. Bu işgal sırasında, Ayşe adlı genç bir kadının kocası ve çocuğu öldürülür. Ayşe de bir İtalyan ailenin yanına sığınarak İstanbul’daki akrabası Peyami'nin yanına gider. O günlerde İstanbul, ülkenin kurtuluşu uğruna m/lif bir coşkuyla yapılan protesto mitingleriyle çalkalanmaktadır.
Peyami, dışişleri mesleğini seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıra­larda, kafası da açılacak, içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.
Peyami'nin uzak akrabası olan Ayşe, İzmir’den, onunla evlendirmek üzere İstanbul'a davet edil­miş, ama Peyami istememiştir. Bunu üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami'yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Dolayısıyla bir başkasıyla evlenir. Ayşe'nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan ile Mütareke'nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada hepsi İstanbul'da bulunmaktadırlar. Peyami'nin annesi, Şişli'deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki pro­pagandayı o idare eder. İstanbul'da, çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraf­tarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak isteyenler çok çalışmaktadırlar. Bir gün, İzmir'e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe'nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, İstanbul'a Peyamilere gelir.
Günün birinde, Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk ço­cuk katılmıştır. Asıl gelenler İstanbul’un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasında çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki and içmeye gelmiş­tir.
İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan ile Cemal, Anadolu'ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami ile Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan'a kavuşurlar. Bir çete kurmuş­lardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylüleri yola getirirler. Peyami'yi, dilbilgisinden yararlan­mak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaa'ya verirler. Ankara'ya gelir.
Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir'e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bil­meden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe'nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermişlerdir. Bu sıtmayla, sanki sırtlarına ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini ihsan'ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami'ye, Ayşe'yi ne kadar çok sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı'nda, alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepe'de göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğini düşünmüştür. Çok kan kay­betmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan'ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bununla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir'e inecekleri günü konuşurlar. İzmir'e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe'den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya çalışır. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır.
Rastlantılar İhsan'a fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara'ya gönderilir. Orada, İhsan'ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada olur; Ayşe, bu olayı görmüştür. İzmir'in kızı, o günden sonra İzmir'den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan'da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makineli ateşiyle vurulur, Peyami'nin kolları arasında hayatını kaybeder.
Hemşire Ayşe de bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde, bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşın üstünden iri bir yara almıştır. Ayşe'nin şehit oluşu üzücüdür: Sıhhiye Bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, en ileri hatta kadar koşar, yakalayamazlar. Bir top mermisi parçasının isabetiyle, işte bu sırada vurulur.
Peyami, Ayşe'yi de, İhsan'ı da Gökçepınar'da yan yana gömdürür. Niyeti İzmir’e en önce girip, bunu Gökçepınar'da yatan Ayşe'ye anlatmaktır. Çünkü, Peyami'ye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir'e ilk gelecek olan insandır.
Peyami'nin hatıra defteri böyle biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konu­da konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi'nin kağıtları incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami'nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun
üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller oldu­ğuna karar verirler.

4.ETKİNLİK
Roman düzyazı biçiminde yazılan ve öyküye göre daha uzun olan bir edebiyat türüdür. Roma­nın en yaygın ve kısa tanımlarından biri budur. Roman, kişi ve olaylar aracılığıyla geçmişin ve bugü­nün gerçek yaşamını, az ya da çok karmaşık bir örgü içinde anlatan bir edebiyat türü olarak da tanım­lanır. Bazı tanımlamalara göre ise, roman düş ürünüdür. Gerçek yaşama uygun olabileceği gibi uygun olmayabilir de: romancı kafasında kurduğu bir dünyayı yansıtabilir. Romanda serüven; gelenek, göre­nek ve kişilik incelemesi; duyguların ve tutkuların çözümlemeleri vardır. Bütün bu tanımlar ve niteleme­ler çağdaş roman için de geçerli olmakla birlikte, daha çok 19. yüzyıl romanının özelliklerine dayanır.
Roman sürekli değişen bir edebiyat türü olarak 20 yüzyılın ilk yarısında yeni bir nitelik kazandı 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra ise daha kökten değişimler geçirdi yeni roman diye adlandırılan bir roman anlayışı ortaya çıktı. Başta sinema olmak üze re 20. yüzyılın yenilikleri romanı da etkiledi; anla­tım ve kurguda yeni yollar denendi.
Roman öteki edebiyat türlerine göre oldukça genç sayılır. İngilizce ve roman sözcüğüne karşılık olarak kullanılan sözcüklerin kaynağı, "yeni" anlamına gelen "novus" sözcüğüdür. "Roman" sözcüğü ise, ilk kez ortaçağda uzun öyküleri adlandırmak için kullanıldı. Bu uzun öyküler halkın kullandığı ve "Roman dili" diye adlandırılan Latince'yle yazılıyordu. Böylece bu yeni türün adı "roman" olarak kaldı.
Roman niteliği taşıyan yapıtların varlığı çok eski zamanlardan beri bilinmekle birlikte romanın bir edebiyat türü olarak yaygınlaşması 12. yüzyılda Fransa'da başlar. Öte yandan IÖ 2000'lerde Mı­sır'da romana benzeyen öyküler yazıldığı bilinmektedir. Hint, iran, Çin. Japon edebiyatlarında 8. yüz­yıldan sonra roman sayılabilecek edebiyat ürünleri görülür. Eski Yunan edebiyatının son dönemlerinde roman niteliğinde ilk yapıt ortaya çıktı. Bu, Longos'un yazdığı Daphnis'te Chloe (Daphnıs kai Khloe) adlı bir aşk öyküsüydü.
Çıkan ilk örnekler düzyazı değil. Koşuk biçimindeydi. Sekiz heceli dizelerden oluşan bu ilk ör­neklerin efsane ve fabl ile ortak yönleri vardır. Gerçekleşmesi, yaşanması olanaksız olayları ve serü­venleri anlatırlar, bu olaylar ve serüvenler anlatılırken, kişilerin yaşadığı dünya ile ilgili fazla ayrıntıya girilmez, kişilerin düşünceleri üzerinde durulmazdı. Bunlar tarihsel olayları, özellikle savaşları konu alan romanlardı. Aşk öykülerini anlatan romanlar da vardı. Kişileri hayvanlardan oluşan, eğlendirici nitelikteki romanlar da yaygındı.
Şövalyelerin başından geçenleri anlatan bir başka tür roman da ortaçağda, yaygınlık kazandı. Bir ünlü örnek Sir Thomas Malory'nin 15. yüzyılda İngiltere'de yazdığı Arthur'un Ölümü'dür (Morte d'Arthur; 1485).Bu öykü dizisi şövalyelerin ejderhalar büyücüler, esrarlı şatolarla dolu serüvenlerini anlatır kişilerin düşünceleri konusunda bir bilgi vermez.
15. yüzyılda halk arasında tanınıp yaygınlık kazanan bir başka düzyazı biçimi de "pikaresk" ro­mandır. Bu sözcük İspanyolca "külhanbeyi'', "serüvenci serseri" anlamındaki" gelir. Pikaresk romanda serüvenleri anlatılan kişi, şövalye romanlarının kahramanlarıyla taban tabana zıttır. Çapkın, hileci, ama çoğu kez sevimli olan roman kişisi aracılığıyla, okur yaşamın saçma ve çirkin yönünü görür.
Büyük romancılar bazen şövalye romanı ve pikaresk roman biçimlerini değişik amaçlarla kullan­mışlardır. Buna bir örnek. 17. yüzyılın başında İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra'nın yazdığı Don Kişot'tur (Don Ouijote 1605-15). Don Kişot'ta yazar, şövalye romanıyla alay eder ve iki ana kişisini pikaresk kahramanların karşılaştıkları gibi bir dizi serüvenin içinde sunar. Don Kişot günü­müze kadar yazılmış en büyük romanlardan biridir. 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'daki toplumsal de­ğişmeler edebiyatı da etkileyince roman önem kazanmaya başladı. İngiltere'de Daniel Defoe've Samuel Richardson, Fransa'da Marie de La Fayette ve Alain-Rene Lesage gibi romancılar yeni bir anlayışla ürünler verdiler:
Ama 19. yüzyıla gelene kadar roman başlı başına bir tür olamadı. Pierre Marivaux, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau. Deniş Dideröt, Bernardin de Saint-Pierre gibi Fransız yazarlar ve Alman yazar Goethe roman örnekleri verdiler. Romanın yaygınlaştığı ve başlı başına bir tür özelliği kazandığı çağ ise 19. yüzyıl oldu. Fransa'da Stendhal, Balzac, Hugo, Flaubert, Zola; Almanya'da Novalis ve Ludvvig Tieck; İtalya'da Alessandro Manzoni; İngiltere'de Jane Austen, William M. Thackeray, Dickens; Rus­ya'da Gogol, Dostoyevski ve Tolstoy; ABD'de Edgar Allan Poe, Herman Melville, Nathaniel Havvthorne, Mark. Tvvain ve Henry James bu dönemin en tanınmış romancılarıdır. Çağdaş romanda ise Fransız romancı Marcel Proust, Alman romancı Franz Kafka, ingiliz romancı James Joyce roman anlayışına yenilik getirenler arasındadır. Romanların anlatım biçimleri değişiktir. Birinci tekil kişinin ya da romancının ağzın dan anlatılan romanlar olduğu gibi roman kahramanlarını üçüncü kişi olarak anla­tanlar da vardır. Roman, anı ya da mektup biçimin de yazılabilir. "Bilinç akışı" adı verilen akım da ise anlatımda noktalama işaretleri kullanılmaz; insanın kafasından geçenleri, düşünceleri vermeyi amaç­layan yazar sözcükleri art arda sıralar.
Romanlar konularına göre serüven, polisi ye, aşk, psikolojik çözümlemelere ağırlık veren, bir dö­nemin ya da bir çevrenin gelenek ve göreneklerini yansıtan töre romanları olarak sınıflandırılabilir. Çağdaş roman anlayışında romanı belli bir anlatım ya da kalıp içine sokmak söz konusu değildir. Bü­tün bu türler den yararlanarak roman yazan romancılar vardır.
(TEMEL BRİTTANİCA ansiklopedisi "Roman" maddesi)

TÜRK ROMANINA TOPLU BAKIŞ
Türk edebiyatında Tanzimat dönemine kadar batılı anlam ve ölçüde roman yoktur. Divan edebi­yatında "Leyla ile Mecnun", "Ferhat ile Şirin" ve benzeri aşk hikayeleri, konuya değil şiire dayalı örneklerdir."Kerem ile Aslı", Seyid Battal Gazi" çeşidinden manzum veya mensur halk hikayeleri ise bilinen karakterdeki romanlardan çok farklı türde, ortak ve anonim eserlerdir.
Edebiyatımızda ilk roman örneği Yusuf Kamil Paşa'nın Fransızcadan çevirdiği "Telemak'lır. Bunu kısa zamanda başka çevirmeler izlemiş, bunun hemen ardından da ilk yerli denemeleri başlamıştır.
Türk edebiyatında ilk yerli romanları meydana getirenler (Şemseddin Sami'nin yazdığı ve 1872'de yayınlanan Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat ilk Türk romanı kabul edilebilir.) Namık Kemal ile Ahmet Mithat Efendi'dir. Ahmet Mithat Efendi 1874'te meşhur Hasan Mellah'ı yayınlamış, ondan bir buçuk yıl kadar sonra Namık Kemal, 1876'da (Batılı anlamda ilk Türk romanı diyebileceğimiz) İntibah'ı çıkarmıştır. Bu iki romanda Fransız romantizminin etkilerini taşımaktadır. Bundan üç dört yıl kadar sonra Namık Ke­mal ikinci romanı Cezmi'yi bastırmıştır. Ahmet Mithat Efendi'ye gelince; o, daha uzun yıllar roman dalında eserler vermiştir. Ahmet Mithat Efendi'nin romanlarının sayısı 30'u geçmektedir.
Bu iki öncüden sonra roman denemesi yapan öteki yazarlarımız Sami Paşazade Sezai'nin Ser­güzeşt ve Recaizade Mahmut Ekrem Araba Sevdası adlı romanları ile yavaş yavaş romantizmden realizme doğru bir yönelme gösterirler. Bunların ardından gelen Nabi Nazım ise bazen realizmi bile aşan, natüralizme kadar uzanan aydın ve uyanık bir zekadır.
Tanzimat dönemi ve Tanzimat sonrası yıllarının bu belli başlı adlarının yanında Emin Nihad, Şemsettin Sami, Mehmet Celal, Mehmet Münci, Mehmet Murad... gibi başka adlar da sayılabilir. An­cak bu yazarların roman alanındaki çalışmaları, genellikle bir heves seviyesinde kalmış belirli bir so­nuca varamamıştır.
Türk edebiyatında romanda 'asıl büyük hamle Servet-i Fünun edebiyatında görülür. Bu edebiyat topluğunun nesir dalındaki büyük temsilcisi Halit Ziya,aynı zamanda romanında en büyük temsilcisidir. Halit Ziya'ya kadar yazılmış olan romanlar her şeye rağmen şu ya da bu yanlarından aksayan, türlü kusurlarla dolu örneklerdi. Bunlarda dil ve anlatım, konuların kurulup yürütülmesi, kahramanların yapı­ları ve yönetilişleri çok zaman tutuk, kararsız ve acemice idi. Özellikle yazarlar hemen daima eserle okuyucu arasına giriyor, eserin tabii atmosferini zedeliyordu. Halit Ziya romanı önce bu kusurlardan ayıklamış, ayrıca roman tekniğini de birinci plana almıştı. Gözlemleri, tasvirleri, olayları kurup kişileri yönetişi hemen tamamıyla batılı örneklere uygundu. Bu yüzden bazı edebiyat tarihçilerimiz -haklı ola­rak- onu Türk romancılığının babası diye anmışlardır. Ne var ki, bu üstünlüklerine rağmen Halit Ziya'ya dörtbaşı mamur diyebilmek mümkün değildir. Bir kere dili, bir roman için daima fazla süslü,, fazla kül­fetli hatta fazla şiirlidir. Ayrıca bu büyük ve usta yazar, realizme yönelme hususundaki bütün çabaları­na rağmen, kendisini hiç bir zaman romantizmden kurtaramamıştır. Onu Servet-i Fünun'da izleyen Mehmet Rauf'a gelince o, Halit Ziya'nın biraz daha güçsüz devamından başka bir şey değildir. Ancak yine Halit Ziya'yı taklit ettiği psikolojik tahlillerde -zaman zaman- ustasını aşan başarılar gösterdiği de olmuştur.

Servet-i Fünun romancıları romana yeni bir hava ve ilerleyiş katarlarken, onlarla çağdaş olan fa­kat onların sanat anlayışına katılmayan başka bir yazar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, birbiri ardınca bir­çok roman yazıyor ve yayınlıyordu. Hüseyin Rahmi romancılığında Ahmet Mithat Efendi'den etkilen­miş, ancak her bakımdan onunkilerden üstün eserler vermişti. Dilinin duruluğu, rahatlığı geniş yığınla­ra seslenişi ile Şervet-i Fünunculardan ayrılmaktaydı. Ayrıca konuları da Servet-i Fünuncular gibi, ay­dınlar ve alafranga tabakalar ortamında geçmiyor, her sınıfı ile İstanbul'un daha. yerli daha mütevazi insanlarını ve onların yaşayışlarını dile getiriyordu. Bununla birlikte Hüseyin Rahmi de Servet-i Fünuncular gibi İstanbul'dan dışarı çıkmamıştı; Türk romanı Anadolu'ya ve Anadolu insanlarına hâlâ yüzü dönük durmaktaydı...
Bu kötü geleneği ilk defa, hem de oldukça başarılı bir şekilde Ebubekir Hazım bozdu. Halit Ziyala­rın, Hüseyin Rahmilerin çağdaşı bulunan Ebubekir Hazım, onlar gibi profesyonel romancı da değildi. Ama ortaya koyduğu "Küçük Paşa" ile Türk romanını ilk defa yurt gerçekleri ve yurt insanları ile yüz yüze getirdi.
Türk romanı artık gittikçe evrimleşmekteydi. İkinci Meşrutiyet sonrası ile Cumhuriyetin ilk yılların­da üç büyük romancı yetişti. Bunlar Yakup Kadri, Halide Edip ve Reşat Nuri'ydi. Yakup Kadri, ilk birkaç denemesinden sonra, romanda kendine özgü çok sağlam bir yapıya ve sisteme ulaştı. Düzenli, belirli ve seçkin bir üslup içinde, roman sanatının gerektirdiği bütün kurallara h olarak eserlerini vermeye başladı. Bu eserler -bütün olarak- Türk toplumunun Tanzimat'tan zamanımıza kadar süregelen her çeşit çalkantılarını, rahat ve kendinden emin bir gerçekçilik içinde inceliyor, ortaya koyuyordu. Bu ince­lemelerde Türk halkının her sınıfı, her tabakası ele alınmıştı. İstanbul'u kadar Anadolusu da inceleme­lerin sınırları içindeydi.
Halide Edib, ilk romanlarında hemen sadece kadın ruhunun bunalımları ile uğraşmakta iken, ikin­ci döneminde ülkücü bir memleket yazarı, üçüncü döneminde ise yoğun bir gerçekçi ve insancı olarak, sanat hayatını çok dolgun bir şekilde tamamlamıştı.
Reşat Nuri, oldum olasıya, bir duygu ve sevgi adamıydı. Bundan dolayı kendine özgü bir roman­tizmle, hiç bir zaman büyük davalara ve derinlere inemeyen orta yapılı bir realizmi, ömrü boyunca ve gittikçe geliştirerek sürdürdü. Onun çok sevilip çok okunuşunda, sanatının gücünden fazla, eşsiz deni­lecek derecede tatlı ve sancı olan dil ve anlatımının payı -muhakkak ki- çok büyüktür.
Cumhuriyet dönemi romanının belli adlarından biri de Abdülhak Şinasi oldu. Abdülhak Şinasi, memleket sorunları, Anadolu gerçekleri ile pek ilgili değildi. O, belli bir zamanın ve mekanın belli tip ve karakterlerini, kendi yapısı olan bir üslupla anlatan, hüznü, mutluluğu, şiiri ile bambaşka bir çeşnide yaşayan ve yaşatan bir sanatçı olarak edebiyatımızdaki yerini almıştır.
İkinci Dünya Savaşı, bütün dünyada olduğu gibi, yurdumuzda da daha ilk yıllarından başlayarak hayatın her alanında pek çok değer yargılarım, duygu ve düşünceleri değiştirmeye başlamıştı. Bu değişmeler, savaştan sonraki yıllarda daha, da hızlandı. Sonuç olarak, hayatın en iyi aynalarından biri bulunan edebiyatı şiddetle etkiledi. Şiirde, tiyatroda olduğu gibi hikaye ve romanda da görüşler, seziş­ler, zevkler değişti. Ebubekir Hazım'ı Yakup Kadri'yi, Sabahattin Ali'yi yoklaya yoklaya yoğunlaşan (Memleket Gerçekleri ve Sorunları) konusu, şimdi artık romanı adeta zorlayan itici bir güç haline gel­mişti. Yeni yetişen hikaye ve romancılar, olanca ağırlıklarını bu alana yönelttiler. Romanlar artık -hemen bütün ile- memleket gerçeklerini ve memleket sorunlarını işleyen temalar niteliğine büründü. Ancak bu son dönem romancılarının Ebubekir Hazım, Yakup Kadri, Sabahattin Ali gibi sanatçılardan daha farklı, daha ileri bir yönleri vardır. Öncekiler, olayları ve sorunları pişirip kopartıp okuyucularının önüne sürmekle yetindikleri halde, günümüz romancıları bununla yetinmiyorlardı. Onlara göre romanın tezi, davası yanında yığınları etkileyecek görevleri de bulunmalıydı. Bu görevlerin başında ise sosyal gerçekler ve sosyal gerçekçiliğin ilk plana çıkarılması gelmekteydi.
Günümüz romancılarından hemen hepsi sosyal gerçekçiliği eserleri için gerekli saymaktadırlar. Ancak bunlardan bir kısmı bu gerçekçiliği evrensel açıdan ele almakta, bir kısmı ise milli ve milliyetçi bir görüşe bağlı kalmaktadırlar. Her iki zümre içinde de ılımlısı ve ılımsızı bulunan günümüz Türk ro­mancılarından başlıcaları Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Tarık Buğra, Orhan Kemal, Halikarnas Balıkçısı, Oktay Akbal, Samim Kocagöz, Necati Sepetçioğlu, Kemal Bilbaşar, Talip Apaydın, Orhan Hançerlioğlu, Cengiz Dağcı, Necati Cumalı, Mehmet Şeyda, Tahir Kutsi Makal, İlhan Engin, Erdal Öz, Sevgi Soysal, Sevinç Çokum, Veysel Özakın ve başkalarıdır.
(Şemsettin Kutlu, Başlangıçtan Günümüze Kadar Türk Romanları, İnkılap Kitabevi, İst.,
1987, s.13-17)

İNCELEME
5.ETKİNLİK
KİRALIK KONAK
ÖZET

Naim Efendi çok zengin, hesabını kitabını bilen bir kişiydi. Babasından kalma servetini dikkatli bir şekilde idare etmeye ve korumaya çalışıyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulunmuştu. Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul'daki büyük ve kalabalık bir konakta geçen Naim Efendi konak yaşantısının bir gereği de olan eğlenceli toplantıları, dost sohbetlerini, ziyafetleri çok severdi. Ancak son zamanlarda yeni sazdan, yeni şarkılardan hoşlanmıyor, hatta yazılan ve konuşulan Türkçeyi bile anlamakta zorlanıyordu.
Naim Efendi bu değişimi kabullenemez ve değişmemekte direnir. Beş sene kadar önce karısı Ne­fise Hanım ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine kızı Sekine Hanım geçti; fakat Sekine Hanımı hiçbir yönüyle annesine benzemiyordu
Naim Efendinin damadı Düyun-u Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Müslümanlıktan ve Türk­lükten nefret eden bir kazaskerin oğludur. Konakta hiç kimseye Türkçe konuşturmayacak kadar Alaf­rangalığa düşkün bir tiptir..
Servet Bey'in oğlu Cemil ise yirmi yaşında zevk ve eğlenceye düşkün, kötü alışkanlıkları olan bir gençtir. Servet Bey ise bu duruma kayıtsız kalmakta hatta hoş karşılamaktadır. Servet Bey'in kızı Se­niha, dedesi Naim Efendi'nin dünyada en sevdiği varlıktır. Moda gazetelerinin resimlerine benzer. Gözlerinin rengi gibi ruhu da sürekli değişiklik halindedir. Bazen kederli ve bulanık, bazen de coşkulu ve şen şakraktır. Alaycılığı ve şuhluğu ise hiç değişmez, Bütün yeni çıkan kitapları okur ve hayal dün­yasında gezinir. En büyük ideallerinden biri Avrupa'da lüks içinde yaşamaktır. Evde sürekli kadınlı erkekli çay partileri düzenler, güzelliğini ve bilgisini sergilemeye bayılır.
Bu çay partilerinin müdavimlerinden biri Faik Bey'dir. Kasım Paşa'nın oğlu olan bu genç bütün Avrupa'yı gezmiş işsiz güçsüz bir züppedir. Bütün kadınlar ona hayransa da onun en büyük tutkusu kumardır. Seniha ise bu adama şıktır. Faik Bey'in ise, hayatta en büyük emeli geçkin ve zengin bir dulla evlenmektir. Seniha'ya olan ilgisi geçici bir hevestir.
Seniha'nın çay partilerinin müdavimlerinden biri de ona deli gibi aşık olan halasının oğlu Hakkı Ceüs'tir. içli şiirler yazan ve hiç kimse tarafından ciddiye alınmayan bir gençtir. Sinir krizleri geçiren Seniha'ya hekimler hava değişimi önerisinde bulunur. Bunun üzerine onu mürebbiyesiyle birlikte hala­sı Necibe Hanimin Büyükada'daki köşküne yollarlar. Halası onu mutlu edebilmek için arkadaşlarını da çağırmasını söyler. Bu arkadaşlar arasında Faik de vardır. İki gencin aşkı burada alevlenir. Sabahlara kadar sahilde dolaşırlar, denize girerler, bu oldukça serbest yaşam biçimi, dedikoduların İstanbul'a kadar yayılmasına neden olur. Hatta Naim Efendi'yle, damadına imza mektuplar gelirse de bu duruma pek inanmak istemezler. İstanbul'a döndüklerinde de iki gencin sevişmeleri devam eder. Beyoğlu'nda bir evde buluştukları söylentisiyle bütün İstanbul çalkalanmaktadır. Kumarda büyük miktarda para kaybeden Faik Bey'in Seniha'dan para istemesi ve zengin bir kadınla evlilik hayalleri kurması, bu aş­kın bitmesine yol açar.
Seniha kimseye haber vermeden Avrupa'ya kaçar. Birçok Avrupa kentinde yıllarca zevk ve eğ­lence içinde yaşar.
Naim Efendi'ye babasından kalan evler, hanlar satılmaktadır. Çünkü damadı Servet Bey çalışma makta ama konaktaki debdebeli yaşam sürmektedir. Hizmetkârların aylıklarını bile ödeyemez duruma düşerler. Bütün bunlar ve Seniha'nın sessizce kaçışı Naim Efendiyi perişan eder. Yaşlı adam üzüntü­sünden hasta olur. Bütün sevgisini hemşiresinin oğlu Hakkı Celis'e verir. Seniha tarafından aşağılanan Hakkı Celis de aynı durumdadır. Sürekli yaşlı adamın ziyaretine gelir. Ona haberler getirir. Balkan harbi bitmiştir. Hummalı bir dönem başlamıştır. Çatalca'daki asker İstanbul üzerine yürümeye hazırdır. Dedesine Seniha'dan gelen haberleri de duyurur. Mektuplarından birinde Seniha İstanbul’a dönmek için dedesinden para ister. Dedesi hemen en son kalan malları da satıp parayı yollar.
Servet Bey'in kaynatasına duyduğu kin artar.
Şişli'deki modem apartmanlar onu çekmektedir. Nihayet bir gün kendi deyimiyle canına tak eden içgüveyliğinden kurtularak Şişli'de bir apartmana taşınır.
Seniha, yanında Necip Bey adında yaşiı bir milletvekiliyle İstanbul’a döner. Paris'te yaşadığı eğ­lence hayatını İstanbul'da da sürdürür. Necip Bey de onların evinde yaşar, söylentiye göre masrafları Necip Bey karşılar. Seniha, Neciple evlenmeyi düşünür. Ne var ki adam bu ilişkiden sıkılır ve sessizce ortadan kaybolur.
Seniha'ya duyduğu aşkı tiksintiye dönüşen Hakkı Celis ise, Seferberlik ilan edilir edilmez askere alınır ve Çanakkale'de şehit olur.

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
Romanın Başlıca Karakterleri
Hasta genç: isimsiz genç. 15 yaşında.
Nüzhet: 19 yaşında, Paşa'nın kızı.
Paşa: Nüzhet'in babası, hasta gencin akrabası.
Dr. Ragıp: Sağlıklı ve yakışıklı, ama iç dünyası sağlıksız biri.

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
ÖZET

Romanın isimsiz başkahramanı hasta genç, on beşine basmıştır. Yedi yaşından beri dizindeki ya­radan acı çekmektedir. Muayene için hastaneye gider, kemik veremine tutulduğunu, öğrenir. Doktoru sakin yaşarsa, iyi beslenirse ağır ağır iyileşeceğini anlatır. Ama hasta genç bu kadar rahat değildir. Eve dönünce annesine söyleyemez. Çünkü hayatta tek varlığı olan insanın üzülmesini istemez. Zaten büyük sıkıntılar içinde geçen günlerine bir de bu hastalığın sorunlarını aktarmak istemez. Bir şeyler anlatır. Ama o da pek yeterli ve doğru olmaz. Ertesi gün Erenköy'de uzaktan akrabaları olan Paşa'ya gider, iyi karşılanır. Köşktekilerin ısrarı üzerine gece orada kalır. Paşa'ya götürdüğü romanı okur.
Paşa'nın on dokuz yaşındaki güzel kızı Nüzhet, onun çocukluk arkadaşıdır. Uzun bir süredir bir birlerini görmemişlerdir. Yeniden bir araya gelince, ikisi de çok mutlu olurlar. Karşılıklı olarak etkilenir­ler. Genç, Nüzhet'e şıktır, ama bir türlü söyleyememektedir. İçine kapanık, utangaçtır. Nüzhet İse, daha girişken, dışa dönük, biraz da çocuksudur.
Bir gece bahçede gençle konuşurken kendisiyle evlenmek isteyen birinin olduğunu söyler. Bunu biraz kıskandırmak, biraz da övünçle aktardığı bellidir. Mesleğinin doktor olduğunu belirtince de genç, bu kişinin Dr.Ragıp olduğunu bilir. Aslında Nüzhet'in de gence karşı bir duygusal eğilimi vardır. İki genç arasındaki duygusal ilişkiye tanık olan Nüzhet'in annesi, onu gençten uzaklaştırmak için, hastalı­ğının bulaşıcı olduğunu söyler, 'köşkte her yerde mikrop var, uzak durmalısın' diye bağırıp çağırarak onu uyarır. Bu konuşmaya kulak kabartan genç, ister istemez bunları duyar ve hemen o gece eve dönmeye karar verir. Hemen Paşa'dan izin isteyip eve dönmek istediğini iletir.
Ancak akşam olduğu için, paşa izin vermez, ertesi gün gitmesini ister. Ertesi gün de annesi gelir. Dr. Ragıp'ın da katıldığı akşam yemeğinde siyasi konuşmalar yerini tartışmaya bırakır. Dr. Ragıp'a hitaben Paşa, 'İstanbul'da, gece yarıları, üçer beşer kişi, ellerinde birer kova siyah boya ile sokakları dolaşıyorlarmış ve nerede Fransızca bir ibare görürlerse derhal siyahla kapatıyorlarmış. Sen ne der­sin? Almanlara yaranacağız diye kırk yıldır öğrendiğimiz lisanı bize unutturamazlar ya!" Bu tavrı be­ğendiğini söyleyen gence, Paşa ve Doktor Galip sinirlenirler. Dahası Paşa, gencin böyle fikirlere sahip olmasına yüzünün kıpkızıl olmasıyla karşılık verir.
Bu tartışmada Nüzhet'ten de bir destek bulamaz. Yengesinin ısrarı üzerine köşkte birkaç gün da­ha kalırlar. Ama Nüzhet'le de dargın gibidirler. Bir iki isteksiz konuşmadan sonra annesiyle evlerine dönerler.
Genç kötüleşmektedir. Ayağının ağrıları artar. Bir yandan ayağının ağrılarıyla kıvranmakta, öte yandan sevdiği kızın bir başkasıyla evlenmesini asla istememekte, buna üzülmektedir. Durumunun çok kötülemesi üzerine annesi, arkadaşı ye onun fakülteden arkadaşı Doktor Mithat, onu hastaneye. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'na yatırırlar. Özellikle Doktor Mithat'ın önerisi ve yönlendirmesiyle opera­törler büyük çaba göstererek hasta genci, sakatlıktan kurtarırlar. Ama sevdiği kızın Doktor Ragıp'la evlendiğini duyunca, hastalıktan kurtulduğuna bile sevinemez.

KÜÇÜK AĞA
Romanın Başlıca Karakterleri:
İstanbullu Hoca: Sonradan adı "Küçük Ağa', asil adı Mehmet Reşit olan Kurtuluş Savaşı'na ka­tılmış genç bir din adamı.
Ağır Ceza Reisi: Kuvayı Milliyeci, Akşehir'dekilerin lideri.
Salih: Sağ kolunu, Arap çöllerindeki savaşta kaybeden Akşehirli genç.
Ali Emmi: Kuvayı Milliye'yi ilk destekleyen, güçlenmesi için geçmiş yaşına rağmen çalışan, bilge bir insan.
Hurşit Ağa: Başlangıçta karşı olmasına rağmen daha sonraKuvayı Milliye'ye katılan bir lider.

KÜÇÜK AĞA
ÖZET

Salih, Arap çöllerinden yorgun, bitkin Akşehir'e döner. Sağ kolunu savaşta yitirmiştir. Yüzünün sağ yanı tanınmayacak haldedir. Trende gelirken içini kaplayan hüzünle birlikte, yarım yamalak dön­mekten mutlu değildir.
Trenden indiğinde istasyonda çocukluk arkadaşı Niko'yla karşılaşır. Niko, terzidir, babası da meyhaneci. Salih'le ilgilenir, sigara tutar, konuşur, fayton çağırıp onu evine gönderir. Bu sırada Niko'nun İtalyan askerleriyle dostluğu, ilişkileri göze çarpar.
Niko, Salih'le konuşurken artık eskisi gibi dilini düzeltmeye uğraşmaz, tam tersine Niko gibi olma­sına dikkat eder. Bu Salih'in gözünden kaçmaz.
Salih, Niko'nun ısrarları karşısında istasyonda kalıp bir süre sohbete katılır. Bu arada Salih'in karnını doyurur. Sonra yağmur yağıyor olması nedeniyle onu bir faytonla evine gönderir.
Salih, heyecanlıdır. Yıllardır görmediği annesini görecektir. Birbirlerine sarılırlar, savaştan söz ederler. Salih bir kolunu, yarım kulağını kaybetmesinin, bir şey olmadığını söylemeye çalışır. Çünkü pek çok asker geri dönmemiştir. Salih'in bir üzüntüsü de yoksulluklar içinde annesinin hayatım örme-sidir. Hiçbir şey yoktur. Niko bunu bildiği için olacak, gelirken bir torba içinde yine yiyecekler vermiştir.
Ertesi sabah Niko yeniden gelir. Onu dışarıya çıkaracak, dükkanına götürecek, terzi de olduğu için bir elbise yapacaktır.
Çıkarlar. Ondan sonraki günler de geceler de çıkarlar. Meyhanelere giderler, geceler boyu konu­şurlar, içki içerler.
Niko, evlerinin bahçesini satın almak ister, bunu o askerdeyken de annesine önermiş, ama o bu­rası Salih'indir diyerek satmamıştır. Şimdi aynı şeyi Salih'ten istemektedir.
Salih, Akşehir'in akşamları ölü bir şehre dönüştüğünü görür. Ama şehrin Gavur Mahallesi denilen Rumların, Ermenilerin yaşadığı yerlerde müzik seslerinin hiç eksik olmadığına, herkesin eğlenmekle meşgul olduğuna tanık olur. Bir gece sessizce gittiği Rumların meyhanesinde bir toplantıya ve bu top­lantıda konuşulanlara tanık olur; duyduklarına inanamaz. Rumlar Pontus Devletini kurmak için büyük bir atılım içindedirler. Liderleri bir papazdır, en ateşli ve gönül kişi de Niko'dur. Salih, neye uğradığını şaşırır, ama aynı zamanda onu kendine getiren bir uyarı olur. Çünkü yalnızca düşmanla değil, aynı
zamanda yıllardır her şeylerini paylaştığımız bu insanlarla da savaşın sürmekte olduğunu kavrar, içini bir hırs kaplar. Bunun için de çolak bir kişi olarak kalmak istemez.
Kahve açar. Bu arada Akşehir'e gelen Doktor Haydar ile tanışır. Onunla tanışması da hayatında yeni bir dönemeç olur.
Salih onunla silah atışları yapar, sol kolunu kullanmayı öğrenir. Ayrıca da Ağır Ceza Reisi'nin çift­liğinde yerleşen Kuvayı Milliyecilere haber götürüp getirir. Böylece savaştan yenik olarak geride kal­manın psikolojik çöküntüsünü atmaya başlar.
Bu arada İstanbullu Hoca, İstanbul Hükümeti (Dahilive Nezareti) tarafından Padişaha bağlılığın güçlendirilmesi, Kuvvacıların dağıtılması amacıyla çalışmalar yapmak üzere gönderilir. Asıl adı Meh­met Raşit Efendi'dir. Konya Valisi Cemal'in yardımı ve büyük karşılama töreni ile Akşehir'e gelir. Müftü onu büyük övgü dolu sözlerle tanıtır. Vali üç gün süresince Akşehir'de kalır. Hoca'nın tam bir Padişah-çı olduğunu görür, Kuvayı Milliye'ye düşman olduğunu görür, Konya'ya döner.
İstanbullu Hoca, Cuma günü dolup taşan cemaate karşı camide inandırıcı bir konuşma yapar, dinleyenleri sanki büyüler, Kuvayı Milliye'ye çatar. Doktor Haydar, söz alıp konuşmaya katılır ve Hoca ile tartışmaya girişir, ama tartışmasıyla umut yaratır
Ali Emmi, çok yaşlı olmasına karşın örgütlenme içinde yer alır. Bilge bir kişiliği vardır, 'mebusluğu istemez' ama Yunanlıların gidişini göremeden ölür.
Örgütlenmede çok katkısı olan toplantılar sürerken Kör Hüseyin' önemli bir toplantı içeriğini İs­tanbullu Hoca'ya sızdırır.
Daha sonraki günlerde Doktor Haydar, bir akşamüstü Hoca'yı evinde ziyaret eder, camideki tar­tışmayı sürdürmek ister, ortam gerilir, Hoca'yı silahla tehdit eder.
Durumu değerlendiren Ali Fuat Paşa, Hoca'nın öldürülmesi emrini verir. Doktor Haydar da Akşe­hir'de büyük Kuvva'yı oluşturmak için çaba içindedir. Ali Emmi, Salih ve Ağır Ceza Reisi ile toplantılara başlar. Doktor Haydar'a da istanbullu Hoca'yı öldürme görevi verilir.
Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey aydınların temsilci sidir, onun çeteler üzerinde de etkisi vardır. Çakırsaraylı'yla konuşarak, onu ikna eder. Onu Kuvva'ya kazandınr. Kuvva'ya 180 kişilik yeni bir güç eklenir. Çakırsaraylı'nın adamlarından Hurşit de Kuvva'ya katılır. Daha sonradan İstanbullu Hoca da Çakırsaraylı'ya katılacak, Çakırsaraylı ise, bir baskında öldürülecektir.
Çerkez Etem ve kardeşi Tevfik de romana Kütahya çevresinde geçen bir zaman parçasında gi­rer. Çerkez Etem, başarılarının şımarıklığı içindedir. Sürekli İsmet Paşa'ya ve düzenli ordu düşüncesi­ne karşıdır. Küçük Ağa'yı gördüğünde pek beğenmez. Ankara'ya yürüme kararı alır, isteyenlerin buna uymayabileceğini bildirir. Ayrılanlar olur. Etem'in kardeşi Tevfik de ağabeyi gibidir.
Bu arada İstanbullu Hoca da kendisiyle hesaplaşmaktadır. Kente gelen İngiliz birliğinin başındaki subaylardan binlerce altın aldığı haberi duyulur. Bunu Ağır Ceza Reisi, Hoca'ya diplomatik bir dille söyler. Durumu haber alan Sazlı köyü muhtarı Hoca'yı Çakırsaraylı'nın yanına kaçırır. Oradan bir baş­ka köye geçer. Bu köyde Çolak Salih vardır. Hoca'yla konuşarak onu etkiler. Sonunda Tevfik Bey'in kuvvetlerine katılmaya ikna edilir. Sonra Etem'le tanıştırılır. Kısa sürede Hoca'nın düşüncelerinde bü­yük değişiklik yaşanır, artık kurtuluşun Ankara Hükümeti'yle işbirliği yapmaktan geçtiğine inanır, Küçük Ağa olur, Etem'in Kütahya'ya saldırısında da İzzettin Bey kuvvetlerine katılır.
(Bu üç roman için Hikmet Altın Kaynak'ın, 100 Temel Eser adlı eserinden kısmen faydalanılmıştır.)

• Roman türünün özellikleri ile ilgili bilgi girişte verilmişti buradan hareketle bu üç roma­nın veya sizin seçtiğiniz başka romanların ortak özellikleri söylenebilir. Plan, olay ve olay örgü­sü, zaman, mekan, kişiler her üç romanda da var olan öğelerdir. Üç roman konuları ve konuları işleyiş bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Kiralık Konak bir sosyal romandır. Küçük Ağa tarihi romandır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ise hem psikolojik hem de otobiyografik roman türü içine dahil edilebilir.


6.ETKİNLİK
· Romanın isimsiz başkahramanı hasta genç. Muayene için hastaneye giderek kemik veremi­ne tutulduğunu, öğrenmesi
· Annesine durumu tam olarak söyleyememesi
· Erenköy'de uzaktan akrabaları olan Paşa'ya gitmesi
· Paşa'nın on dokuz yaşındaki güzel kızı Nüzhet'le, karşılıklı olarak etkilenmeleri
· Nüzhet'le, bir gece bahçede konuşurken kendisiyle evlenmek isteyen birinin olduğunu söy­lemesi
· İki genç arasındaki duygusal ilişkiye tanık olan Nüzhet'in annesi, onu gençten uzaklaştırmak için, hastalığının bulaşıcı olduğunu söylemesi üzerine gencin eve dönmeye karar vermesi
· Ancak paşa izin vermemesi o sırada da gencin annesinin köşke gelmesi
· Paşa ve Dr. Ragıp'ın da katıldığı akşarn yemeğinde tartışma çıkması ve gence tavır alınma­sı
· Gencin annesiyle birlikte evlerine dönmesi
· Gencin ayağının ağrıları artması
· Gencin ameliyat için Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'na yatması
· Hasta gencin ameliyat edilmesi ve sakatlıktan kurtarılması.
· Gencin sevdiği kızın Doktor Ragıp'la evlendiğini duyunca, hastalıktan kurtulduğuna bile sevinememesi
Yukarıda verdiğimiz Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun olay örgüsünü ders kitabınızdaki papatya örneğinde olduğu gibi yer yaprağa yukarıdaki bir olay gelecek şekilde şemalaştırabilirsiniz.
1. Toprak Ana romanının olay örgüsüne baktığımızda olayların neden-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlandığını görüyoruz. Olay örgüsü için "bir nedensellikler ağıdır" diyebiliriz.
2. Yukarıda Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanındaki olaylar kronolojik sırayla verilmiştir.

7.ETKİNLİK
• Olayların birbirini gerçekteki izleme sırasına kronolojik olay zinciri diyoruz. Olayların gerçek­teki kronolojik sırası ile romanın olay örgüsündeki olay sırası bir ve aynı şey değildir. "Burada önemli olan şu: Nedensellik, kronolojiden önce gelir. Yani olayların gerçekte birbirlerini izleme sırasından çok. aralarındaki nedensellik ilişkisi önemlidir. İşte olayların nedensellik ilişkisi bize olay örgüsünü verir. Örneğin "Ali'nin karısı öldü. Sonra Ali öldü." Dersek bir kronolojik olay zincirini vermiş oluruz. Oysa Ali'nin karısı öldü. Ali karısını çok sevdiği için üzüntüsüne dayanamayıp öldü dersek bir olay örgüsü kurmuş oluruz.

8.ETKİNLİK
KİRALIK KONAK

• Romanın Başlıca Karakterleri:
Naim Efendi: Konak hayatının ve eskinin temsilcisi. Babasından kalan serveti gençliğinden beri dikkatle yönetir ve korur.

Seniha: Naim Efendi'nin torunu, Servet Bey'in kızı. Okuduğu kitaplar sonucu, eski ahlak değerle­rinin dışına çıkar, sürekli değişen züppe bir genç kızdır.
Cemil: Servet Bey'in oğlu. Şımarık ve sorumsuz. Faik Kasım Paşa'nın oğlu. Seniha'nın
sevgilisi, züppe bir adam.
Hakkı Celis: Seniha'nın halasının oğlu. Tuhaf ve beceriksiz bir çocuk. Şair. Seniha'ya aşık. sefer­berlik ilan edilince, askere alınır. Romanın sonunda olumlu bir tip olarak karşımıza çıkar.
Servet Bey: Naim Efendi'nin damadı. Seniha'nın babası. Alafranga bir tip.
Sekine Hanım: Naim Efendinin kızı. Servet Bey'in karısı. Etkisiz, edilgen bir kadın.
• Tanzimat'tan sonra değişen yaşama biçiminin toplumsal yaşama yansımaları
• Temanın romandaki olaylardan bağımsız olarak ele alınması mümkün değildir. Çünkü ro­mandaki olayları birbirine bağlayan en önemli unsur temadır. Romanda ele alınan tema olay örgüsüyle birlikte vardır ve bütündür. Yapıyı meydana getiren birimlerin kesiştiği, birleştiği, anlam değerinin en kısa ve yalın ifadesidir tema. Tema olay örgüsünün içine yedirilmiş olarak bulunur. Olayın geçtiği me­kân bu olay örgüsünü destekleyecek şekilde kurulur. Kişiler temanın ön gördüğü çatışmayı veya karşı­laşmayı okuyucuya yaşatmak için, temaya hizmet etmek adına seçilir. Zaman da bu olay örgüsünü ve mekanı destekler. Kısacası tema ile romanın yapısal öğeleri arasında sıkı ve birbirini destekleyen kopmaz bir ilişki söz konusudur. Aynı temayı içeren bu öğelerin farklılaştığı sayısız eser yazmak mümkün olabilir
3. Yukarıda Kiralık Konak romanın temasını söylemiştik. Bu tema Tanzimat'tan sonra Türk roma­nında en çok işlenen Batılılaşmanın yanlış algılanması, alafrangalık temasıdır.
4. Yukarıda Kiralık Konak romanın temasını söylemiştik. Bu tema Tanzimat'tan sonra Türk roma­nında en çok işlenen Batılılaşmanın yanlış algılanması, alafrangalık temasıdır.
5. Yukarıda kahramanlar verilirken aynı zamanda romanın temasıyla ilişkisi de verilmeye çalışıl­mıştır.

9.ETKİNLİK
DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

Çocuklar Hastanesi
Beklemesini onlar kadar bilen yoktur.

Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. Sıralarda oturacak yer kalmadığı için yeni gelenler ayakta durdular ve anneler, hasta çocuklarını dizlerine oturtabilmek için duvar diplerine çömeldiler.
Karanlık dehliz. Kapalı kapıların mustatil buzlu camlarından gelen soğuk ışıkların buğusu, yüksek ve çıplak duvarlara vurarak donuyor.
Saatlerce bekleyenler var. Fakat buna alışmışlar. Az kımıldanıyorlar, hiç konuşmuyorlar.
Dehlizin sonlarında, görünmeden açılıp kapanan bir kapının gıcırtısı. Muşambalara sürtünen bir ayak sesi. Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek ve iyot. eter. yağ, ifrazat vesai­re kokularından mürekkep, terkibi tamamıyla anlaşılmayan bir hastane kokusu.
Hasta çocuklar, yanlarında ailelerinden birer büyük insan ki hastalarından daha endişeli görünü­yorlar ve bir anne pelerinini iliklemek bahanesiyle omuzu sarılı çocuğunun sırtını okşuyor. Onu biraz sonra çekeceği acıya hazırlamak için.


Sofanın Bana Söyledikleri
İki yastık, bir şişe, bir mendil. Fakat eve gittim. Şehrin bir ucundan öbür ucuna.
Kenar mahalleler. Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, ço­ğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahni­şini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi has­tadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olma­dıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum ve hepsi, rüzgârdan sancı/andıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok... çok seviyorum.
Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpden yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin ara­sında kendi evimi ararım ve âdeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.
Evde kimse yoktu; kapıyı anahtarımla açtım, girdim ve her zamanki âdetimle alt kat sofada epey­ce durarak, hareketsiz etrafıma bakındım.
Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neşesi orada görünür, her günün hadiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimiz gibi bir işaret ilave eder. Bu sofa canlıdır: Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur, uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur.
Bu sofa dört köşedir: Ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. Pencerenin yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandalye. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir.
Benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.
Ve baktım: Minderde üst üste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış.) Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (Demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış). Ha... İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş.) Min­derin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış.)
Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanaca­ğım ve ağlayacağım.


Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Gidiniz, bir şey istemiyorum, gidiniz.
Koğuştaki odam; bir demir karyola, başında bir küçük demir masa. Yerde kırmızı muşambalar. Çırılçıplak mavi duvarlar. Üstümde bir entari ve bir robdöşambır; kolları uzun geldiği için kendimi bu robdöşambır içerisinde de yadırgıyorum.
Hep gittiler. Yapayalnız. Çıt yok. Odaya şimdiye kadar hiç tanımadığım yabancı bir akşam giriyor. Gittikçe artan karanlık, iki parça eşyayı da benden uzaklaştırıyor ve beni daha yalnız bırakıyor.
Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sev­diklerimin sesleri, birçok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hasta bakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk...


Duvarlar
Galip duvarlar uzaklaşıyorlar.
Yüksek, çıplak, mavi, dümdüz, dimdik duvarlar.
Gözümün hiçbir görüş köşesi yok ki içine bir duvar parçası girmesin. Hep ve yalnız onları görüyo­rum. Onlardan kaçan gözlerim onlarla karşılaşıyor.


Bakıldıkça uzuyorlar, yükseliyorlar; sertleşiyor ve korkak, yumuşak bakışlarıma kaskatı çarpıyor­lar, gözlerimi ezecekler. Başım döndü.
Deniz gibi yayılıyor ve beni çeviriyorlar. Serinliklerini hissediyorum. Denizde, çıplak vücudumu sa­ran dalgaların birdenbire taş kesilmeleri gibi, duvarları giyiyorum.
Hiç kımıldamıyorlar.
Bütün bu hastanenin sessiz, hareketsiz, soğuk, bomboş anlarını onlar doğuruyorlar.
Gözlerimi, onlardan kaçırmak için yastığa da kapatamıyorum. Arkama uzanacaklarını, üstüme abanacaklarını sanıyorum.
Ve onlara mütemadiyen bakıyorum...

Burada mekanlar, çocuğun içinde bulunduğu ruh durumuna göre anlam kazanır. Dış çevreyi be­timleyerek buradan hareketle çocuğun ruh hali verilmek istenir.
Çocuğun içinde bulunduğu ruh halini aksettirmek, dolayısıyla okuyucunun dikkatini onun üzerine çekmek için mekan unsurundan yararlanılır.
Erenköy'deki köşkü ve çevresi, hastane ve çocuğun çevresindeki ev-mahalle mekanlarıyla kıyas­landığında burası, çocuk için güzellik, sağlık ve huzur veren bir mekandır. Burada çocuğun Nüzhet'e aşık olması dolayısıyla değişen psikolojisi ile mekana bakış açısı farklılaşır. Mekan artık bu ruh hali içinde karamsar değildir. Oysa Nüzhet'ten istediği karşılığı alamaması üzerine aynı mekan sıkıcı ve karamsar bir şekilde verilir.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda ise bu hastane odasında hem mekanın hastane olması hem ço­cuğun tek başına bu odada kalmasının getirdiği psikoloji hem de çocuğun hasta olması çevresine bu gözle bakmasına sebep olmakta ve mekan adeta kişilik kazanmaktadır.
Bu roman için mekan unsurunun çocuğun psikolojisiyle yakından alakalı olduğudan önemi çok büyüktür.

10.ETKİNLİK
Kronolojik Zaman:
1. Dünya savaşı sonrası yurdumuzun düşman tarafından işgal edilmesi
Kurtuluş savaşı öncesi ve Mücadelenin başladığı zaman
(Milli mücadelenin Anadolu'da KÜÇÜK BİRLİKLERCE KUVVAYİ Milliyece başlatıldığı zaman, ilk meclisin kurulması, Düzenli orduya geçilmesi, Çerkeş Etem olayı)

Zamanda Geriye Dönüş
Çolak Salih'in cephe günlerini hatırlaması
Çolak Salih'in çocukluk ve gençlik günlerini hatırlaması
Çolak Salih'in Akşehir'in eski günlerini hatırlaması
Cevapla


Roman
» Roman resimleri

  Puanı : 4.8 / 10 | Oy : 23 kişi | Toplam : 111

» Bu yazıya puan ver..
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
Sorun Yanıtlayalım
İletişim