ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Nov 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Şair ve Yazar Biyografileri Edgar Allan Poe


Edgar Allan Poe

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Edgar Allan PoeEDGAR ALLAN POE: Tiyatrocu bir çiftin oğlu olarak 1809'da Boston'da dünyaya geldi, ama iki yaşına geldiğinde annesi öldüğü için, Allan soyadını aldığı aile tarafından evlat edinildi. 1827'de şiirleri yayınlanmaya başladı, bu arada bir çok dergi ve gazetenin editörlüğünü üstlendi. Poe denince akla ilk gelenlerden biri "Annabel Lee" adlı şiiridir. 1838'de 'The Narrative of Arthur Gordon Pym' adındaki tek romanı basılmıştır. Hayatı boyunca çoklukla öykü yazmış olan yazarın "Raven/Kuzgun"u olay yaratır. Edgar Allan Poe'nun şiirleri ve öykü yazarlığının yanı sıra edebiyat eleştirmenliği de çok önemlidir. Antik çağların üç birlik kuralı temelinde modern edebiyat kuramı oluşturması, onun daha sonra Fransız simgeci şairleri tarafından öncü sayılmasına neden oldu. 'Philosophy of Composition' (Tümleme Felsefesi) başlıklı denemesi 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında yaşayan şairlerin büyük esin kaynağı olmuştur. Poe ise esin kaynağını romantizmin gizemciliğinde bulmuştur. Poe'nun dünya edebiyatının kapılarını "pulp" kavramına açan kişi olduğu söylenir. Bir dönem üçüncü sınıf edebiyat olarak kabul edilmiş fantastik, gotik ve hatta polisiyenin fikir babasıdır Poe. Dehşeti, korkuyu, insanın içindeki sırları, kötülüğü, çaresizliği anlatmayı denemeyen tek bir yazar yoktur ki Poe'dan etkilenmemiş olsun. Hayatı boyunca ne maddi sıkıntıdan ne de eleştirmenlerin hırpalamalarından kurtulamamış, ölümüne dayanamadığı eşinden iki yıl sonra 40 yaşında iken veda etmiştir hayata. Son sözlerinin 'Rabbim, ruhuma yardım et' olduğu söylenir. Mezar taşında ise 'Dedi kuzgun: Hiçbir zaman' yazar.

Düş içinde bir düş: Edgar Allan Poe’nun kalemi

19 Ocak 1809’da dünyaya gelen Edgar Allan Poe, günümüzde de ilgi odağı olmayı sürdürüyor. Bu ilginin pek çok sebebi vardır kuşkusuz. Ama bunlar arasında, onun düşle gerçek arasında kurduğu dünyaların ürkütücü cazibesinin rolü büyük olmalı. Okuyucu, kaybolmanın tüm ürpertisini içinde taşısa da onun müthiş dehası ve kurgusuyla belirlediği sona doğru adım adım ilerlemekten kendisini alamaz. Üstelik öyküler her okunuşlarında daha önce fark edilmeyen yollara ve dolayısıyla yeni keşiflere açılır. Öykülerinde doğrudan görünenin ötesindeki anlam katmanları, kimi öykülerinde gömdüğü kurbanları gibi örtülüdür. Okuyucu onları, ancak emek verdiği ölçüde görebilir. Poe’nun öykülerinin özgünlüğü ve eskimezliği biraz da buradan geliyor.

Edgar Allan PoeYazdıklarıyla edebiyata pek çok yenilik getirmiş, daha sonra yazılanlara hatta edebiyat dışındaki diğer sanat dallarına da ilham kaynağı olmuş, polisiye, bilimkurgu, fantastik, gotik edebiyatın gelişmesinde ve yeniden biçimlenmesinde çok önemli bir basamak oluşturmuş olan Edgar Allan Poe, öykülerinde, “Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz, yalnızca bir düş içinde bir düş” dizelerini bütün çarpıcılığıyla yüzümüze vurmaya devam ediyor. 
 
                                        
 

EDGAR ALLAN POE YAŞIYOR...

Edgar Allan Poe’nun eserinden, parça parça ya da toplu halde Türkçeye çeviriler, 1930 lardan bugüne değin yapıla gelmişti. E.A.Poe, 2009 Mayıs ayında Dost Kitabevi Yayınlarından, H.Fehmi Nemli’nin haklı övgüler alan özenli çevirisiyle Türkiye’de de tekrar gündeme geldi. Çeviri öncelikle düzgün Türkçesi ile rahat okunan bir çalışma. Ama çevirmen bununla kalmamış, Poe’nun öykülerinde sıklıkla kullanmayı sevdiği Latince, Fransızca, Yunanca gibi birçok okuyucunun anlamakta güçlük çekebileceği yabancı dillerden alıntıları ve gönderme yapılan metinleri dipnotlarla açıklamış, kitabın sonuna öykülerle ilgili aydınlatıcı bilgi ve açıklamalar koymuş. Üç cilt halinde yayınlanan çeviriler, iğne oyası gibi binbir emekle işlenmiş, meraklısına Poe’yu gerçekten anlama, öğrenme kapısını açan bir çalışma.

19. ve 20 yy dan nice önemli klasik yazar unutulup giderken, E.A.Poe bugün hâlâ ilgi çekmeye devam ediyor. Özellikle de kısa öyküleri ve şiiri. Aralarında hiç unutulmamış ve galiba da unutulmayacak ölçüde sevilen ve ilgi çekenleri var. Dünyada Annabell Lee kadar okunmuş kaç şiir vardır? Öykü ve şiirleri bugün de önemli bir yeni okur kitlesini büyülüyor, çarpıyor, sarsıyor.

Şaşırtıcı mı? Pek de öyle olmamalı. O her zaman hakkında konuşulan ve yazılan, yarattığı dehşet ve gerilim imgeleri, polisiye roman ilkeleri, bugün hâlâ pek çok öykü, roman ve filmde etkileyici biçimde kullanılan bir öncü edebiyatçı oldu. Tablodaki atın canlanıp sahibinin intikamını alması (Metzengerstein), akıl dışı güçlerin hâkim olduğu lanetli şatonun –kahramanımız oradan kaçarken ardından çöküp yok olması (Usher’ların Çöküşü), bedenini kaybetmiş ruhları anlatmak için “hava benzeri görünmez biçimler, (uçuşan) ruhani ve anlamlı gözler, melodik ama hüzünlü sesler” (Berenike) onun yarattığı, anlatım gücü bugün de aşılamamış imgelerden. Morgue Sokağı Cinayeti ise modern polisiye türünün öncüsü oldu.
edgar allan poe
Şair olarak Poe, okuru üzerinde saf bir güzellik duygusu yaratma amacıyla şiiri katıksız bir müzik biçimine ulaştırmaya çalışır; “meleklerin gezegenindeki müziği” yakalamaya çalıştığını söyler. Bunu başarmış olmalı ki, bugün hala birçok müzisyenin, müzik grubunun ilgisini çekmeye devam ediyor. The Alan Parsons Project’in E.A.Poe öykülerinden esinlendiği “Tales of  Mistery and Imagination” albümü bunlardan biri. Albümdeki şarkıların her biri, Poe’nun bilinen öykü ve şiirlerinin adını taşır. 2000 yılında Robert Wilson’ın POE-Try adını verdiği tiyatro oyunu Hamburg’da ünlü Thalia tiyatrosunda gösterime girdi. Oyunun müziğini yapan Lou Reed bundan iki yıl sonra da, şairin ünlü şiirinin adını taşıyan, The Raven  adlı albümünü yayınladı. Ünlü karton film dizisi The Simpsons’da  halloween- cadılar bayramı bölümünde bu şiirin parodisi yapılır, Lisa Bart’a şiirden bölümler okur.

Deha sayılan insanların galiba ortak kaderidir; alanında otorite sayılanlardan birbiriyle en uzlaşmaz eleştirileri alırlar. Poe için de çağdaşı olan ve olmayan pek çok önemli şair, yazar, eleştirmen onunla ilgili çelişen eleştiriler yapa geldi. Örneğin büyük Fransız sembolist şairleri Mallarme, Baudelaire, Valery onu yere göğe koyamazken, W.B.Yeats, T.S.Eliot, A. Huxley onun şiirini beğenmediler. D.H Lawrence, Ligeia’yı değerlendirirken Poe’yu insani değil, mekanik bir bakışa sahip olmakla eleştirirken, Dostoyevski onun hiç olmamış ve olamayacak durum ve olayları anlatmadaki ulaşılmaz hayal gücüne, okuyucuyu bunlara inanmaya ikna etme gücüne, kullandığı ayrıntılara hayranlığını ifade etti. Pozitif bilimler alanında değil de edebiyat alanında konuşulduğunu düşündüğümüzde, düz bir mantıkla, birlikte ele alındığında bu görüşlerin sorunlu olduğunu düşünmek de doğru değil sanırım. Sanatın, edebiyatın tek bir tanımı olamayacağına göre, Poe’nun yazdıklarının belli bir edebiyat kuramıyla bakıldığında iyi, başka bir tanımla yaklaşıldığında kötü olduğunu söylemek anlaşılabilir. Tolstoy’un, kendi sanat kuramı ile değerlendirdiğinde, resim alnında Renoir, Monet, Pissaro’yu, edebiyat alanında, Shakespeare, Goethe, Ibsen’i, müzik alanında Beethoven (9. senfonisiyle), Wagner, Listz, Brahms’ı kötü sanatçı sayması çarpıcı bir örnektir.

Poe’nun önümüze serdiği gerçeklik, olağan gerçeklik değildir. Polisiye öykülerinde de dehşet öykülerinde de bizi günlük hayatta karşılaşmayacağımız başka bir gerçekliğin içine çekmeyi başarır. Bu,  her yapıtaşı dâhice düşünülmüş ve tasarlanmış, kurgulanmış, belli bir tarihten ve coğrafyadan uzak bir dünyanın gerçekliğidir. Tüm ayrıntılar önümüze öyle bir serilir ve dizilir ki, anlatılanların tüm gerçekdışılığına, inanılmazlığına karşın, yukarıda Dostoyevski’nin de söylediği gibi, okuyucu okuduğuna inanır. Burada E.A Poe’nun büyük başarısı, insanların bilinç dışında ya da zihinlerinin bir köşesinde var olduğunu sezdiği ruh hallerini, korkuları ya da endişeleri başarıyla anlatıp, bunları okuyucuya aktararak –muhtemelen onlarda zaten örtük bir şekilde var olan- aynı duygu, korku ya da endişeleri canlandırması, okuyucuda öyle bir estetik yaşantıyı yaratabilmesidir. Öte yandan, Poe’nun öykülerinde şaşırtıcı bir entelektüel birikim, yaşadığı zamanın –sanat, edebiyat, tarih, felsefe, fizik, matematik vb. alanlarda- bilgi birikimi ve birçok durumda o zamanı aşan bir sezgisel bilgi, gerek olağan olanı gerekse olağandışını anlatmakta çok güçlü bir araç olarak kullanılır. Öykülerinde, okuyanı yarattığı olağandışı yaşantının içine çeken, zamanının doğa ve ruhbilimlerinin imkânlarını kullanarak olayların ve ruh hallerinin ayrıntılı bir açıklamasına, çözümlemesine girişir. Bunu yaparken genellikle anlatıcı ya da öykü kahramanı ağır yaralı, afyon çekmiş olabilir ya da kalıtsal olarak taşıdığı marazi bir hastalık, en sağlıklı insanı bile bunaltacak kasvetli bir mekân ve dekor içinde tetiklenir. Böylece okuyucuya öyküdeki gerçekliğin, anlatıldığı gibi yaşanmış olabileceği hissettirilir. 

edgar allan poePoe ürününü verirken, Bernard Shaw’un da altını çizdiği gibi, “ucuz çekiciliklere, sekse, yurtseverliğe, duygusallığa, açgözlülüğe ve yazarlık mesleğinin geçerli diğer kaba sabalıklarına” prim vermez. Bu durum aslında onun edebiyat kuramını da yansıtır: Sanatsal üretim, onu araçsallaştıran her türlü kişisel önyargı, ahlak ve ideolojiden bağımsız olmalı ve bizi tümüyle zihnin ürünü olan başka bir âleme taşımalıdır. Nitekim “Kuzgun” (The Raven) şiirini nasıl yazdığını anlatırken belirttiği gibi, okuyucuda belli bir etkiyi, duyguyu yaratmak için inceden inceye soğukkanlı hesaplar yapar, eserini kendi duygularından bağımsız olarak tasarlar. Öykülerini de öyle yazar: İnceden inceye düşünülmüş mekân, durum ve duygu anlatımları, ayrıntılar, seçilmiş tek bir amacı ve etkiyi sağlamak üzere organik bir bütünlük oluşturur.

Öykülerinde marazi öykü kahramanlarının okuyanı da tedirgin eden aşırı keskinleşmiş duyuları başa beladır.  Boşboğaz Yürek’te öykü kahramanının, ihtiyar adamı sevdiği halde, onun “perde inmiş soluk mavi gözü” ne takıntısı ve kalbinin sesini komşudan duyulacak kadar gürültülü algılaması bizi de gerer. Usher’ların Çöküşü’nde Roderick Usher’in demir kapıların ardındaki mahzende diri diri gömülmüş kardeşinin tıkırtılarını üst katlardan duyması, Berenike’de anlatıcının “zihinsel yeteneklerinde aşırı hassasiyet” nedeniyle kadının beyaz dişlerine takılıp kalması (öyle bir saplantı ki, ölmeden gömülmesine göz yumduğu kadının mezarını açarak dişlerini sökmesi) bizi alır götürür, ayak sürüsek de ürpertici bir sona doğru gideriz. Morella’da, insana kimliğini veren bilinci olduğuna göre, beden ölse de bu kimliğin yaşayabileceği, Ligeia’da, yeteri kadar güçlü bir irade gösterilebilse, ölüme teslim olunmayacağı anlatılır.

Öykülerinin nasıl sonlandığına bakarak, akıl, mantık ve bilgiye bakışına ilişkin bir ipucundan da belki söz edilebilir: Öykü kahramanı akıl, mantık ve pozitif bilimin gereklerine uygun davrandığında (Maelströme Düşüş, Kuyu ve Sarkaç) olağandışı güçler karşısında başarılı olup düzlüğe çıkar. Buna karşılık, akıl dışı güçlerin, davranışların hâkim olduğu durumlarda ise (Usher’ların Çöküşü, Karakedi, Boşboğaz Yürek, Berenike, Ligeia...) öykü kahramanı sonsuz azaplar içinde delirir, ölür.

1840 yılında Poe, öykülerini “Arabesk ve Grotesk Öyküler – Tales of Arabesque and Grotesque” başlığı altında topladı. Arabesk ve grotesk sıfatları, öyküleri nitelemekte belirsizlikler taşımakla birlikte, arabesk olarak sınıflanan Berenike, Usher’ların Çöküşü, Ligeia... gibi öykülerin genel olarak -gündelik anlamıyla- şiirsel, grotesk olanlarınsa satirik(hiciv) olduğu söylenebilir. Arabesk öykülerde kahramanlar, Poe’nun hayal gücünün ürünü olan, saçının gözünün rengini pek bilmediğimiz, bu dünyaya ait olan fiziki bir varlıktan çok başka bir dünyaya yakın duran, zaman ve mekânla ilişkilendiremediğimiz, bedenlerini bırakıp gidip gelen varlıklardır. Oysa grotesk öykülerindeki kahramanlar, hicvettiği, karikatürize ettiği, bir kısmı onunla aynı zamanlarda yaşamış gerçek kişiler ya da gerçek kişilere göndermedir. Bu öykülerde, yazar arabesk olarak sınıfladığı öykülerden farklı olarak, bilinen yerlerdeki bilinen olayları, gelişmeleri hicveder. Bunlar arasında, altına hücum dalgasıyla alay ettiği “Von Kempelen ve Buluşu”, hiyeroglifin çözülmesiyle Mısır’a duyulan çılgınca ilgiyle dalga geçtiği “Bir Mumya ile Küçük Bir Tartışma” sayılabilir. Bu öykülerde Poe’nun gazeteci yanının bir yansıması da görülebilir.

Edgar Allan Poe, eserinde akıl, zekâ, bilgi ve yeteneği sıra dışı bir zihinsel faaliyet ve olağanüstü bir duyarlılıkla birleştirmeyi başarmış bir şair ve yazar olarak güncel kalmayı, hâlâ ilgi çekmeyi sürdürüyor.

Ahmet Murat Gümrükçüoğlu


EDGAR ALLAN POE  ÖYKÜLERİNİN DEHŞETİ


edgar allan poeİnsanlığın  Ay’a  ayak basmadığı, evrenin pek çok yönünün  sırlarla dolu olduğu 1800’lerin başında, sadece kırk yıl yaşamış olan  Edgar Allan Poe’yu, 21. yüzyılda, onun iki yüzüncü yaşında okumak, çok daha ilginç, şaşırtıcı ve ayrı bir keyif.
 
Korkutan, ürküten, geren, bunaltan, sorgulatan, alay eden bu öykülerin sevimli ve sahici yönü, temel ve tek malzemelerinin insan oluşu olabilir. Bununla birlikte,  Poe’nun matematikten astronomiye, tıptan psikolojiye, tarihten felsefeye, mitoloji ve edebiyata ilişkin çağını aşan, olağanüstü entelektüel birikimi ve güçlü önsezileri, tüm yazdıklarına nakış gibi işlenmiştir. Yine de tüm yazılanların tutunduğu ve tutturulduğu tek bağ, insandır. İnsanın ne denli zengin bir malzeme olduğunu keşfetmiş ve onu çok yönlü kullanmıştır.

Poe’nun insanı(karakterleri), toplumdan ve toplumsal değişimlerden uzaktır, her dönemde insana ilişkin zayıflıklarla yaşar. Bu da Poe’nun değişmez şekilde okuyucuya yakınlığını ve yazdıklarının  her dem taze kalarak,  zamana direnmesini sağlamlaştırır. Estetik kaygısı üst bir seviyededir. Bunun yanında sundukları, olağan gerçekliğin çok çok ötesindeki zorlu durumlardır. Bunların inandırıcılığını ise samimiyetiyle,  bir mesaj vermek telaşından uzak durmasıyla  sağlamıştır.

Savaşlar,  düşünsel ve ekonomik değişimler, öğretme kaygısı duyulmadan, içlerinden süzdürdüğü bilgi, fevkâlade bir sezginin çeşitliliğinde öylece sunulur. Bunun devamında yazılanlar, tüm medeniyeti içine alır ve onu olduğu şekilde sade bir dekor olarak kullanır, çatıştırmaz. Toplumsal yapı ve felsefi görüşleri kafa kafaya vurdurmadan, sadece dikkat edildiğinde sezilen, naif bir hiciv konusu yapmış olması da onun  dehasının bir başka yönüdür. Öykülerin oyuncularının yaşam standardı, belli bir seviyede tutulmuş, toplumdaki yerleri sadece ismen belirtilmiştir. Bu haliyle sunulan, hayat kavgası değil, bireyin benlik ve tekil varlığının durumlarıdır.

Karakterler toplumdan, toplumsal değişimlerden uzaktır. Karakterler başlarına gelen felaketlerde ve olağanüstü durumlarda insanoğlunun değişmez kaderi olan yalnızlığını, gösterişsiz şekilde sergiler. Tanrıya sığınmadıkları gibi bir mabede de kapanmazlar. Çalan kilise çanları çoğu kez tek amaçlı zamana ekilen hatıra taşlarıdır.

Şüphesiz, bir yazarı kendi dilinden okumak tam bir ayrıcalıktır. Başka dilde yazılmış bir eserin yazarı ancak iyi bir çeviri ile anlaşılır. Kanımca,  çevirinin, iki dil yanında, iki kültür arasında bağı kurarken, asıl hedefi okuru yazarına ulaştırmak olmalıdır.  Hasan Fehmi Nemli’nin Dost Yayınevi tarafından yayımlanan Edgar Allan Poe, “Bütün Öyküleri”,  okuyucuyu  Poe’ya yaklaştıran yetkin bir çeviridir.

Bu çevirinin birinci cildinin, ilk bölümü “Dehşet Öyküleri” başlığıyla, Poe’nun en çok tanınan, “Kuyu ve Sarkaç”, “Kızıl Ölümün Maskesi”, “Maelström’e Düşüş”, “Oval Portre”, “Ligeia” gibi on sekiz öyküsünden oluşmuştur.  Başlıkta haklı olarak işaret edildiği şekilde bunların her biri gerçekten ayrı bir dehşeti anlatır.  edgar allan poe

Öyküler ve onların korku ve gerilim yükü, her ayrıntısı düşünülmüş ve bir film görselliğiyle sunulan atmosferde geçer. Bu yolla, okuyucuyla karakterin soluduğu hava aynıdır. Çoğu görkemli şatoların içerisinde, halılarla kaplı odalardaki olayları, kat kat, gösterişli perdelerle örtülü camlardan ancak sızabilen bir kızıl ışık aydınlatır. Öykülerde geçen cinayetlerin, korkunç itirafların, ölüp dirilen insanların durumları, karakterin dünyasında bir sanrının, alkolün, esrarın buğusunda verilir. Bunların perdelenmeden  aktarılmasının etkileri  sarsıcıdır.

Talihsizlikler, intikam arzusu ısrarcı ve sabırsızdır. Okuyucu sunulanın gerçekliğini henüz sınarken bu olağandışı durumun  tekrarları önüne dizilir. Serüven dolu bir akış içerisinde saklanan gaye, sade ama bir çırpıda sunulur.

Poe’nun üzerinde en çok tartışılan ve beğenilen başyapıtı olan “Ligeıa” da ölüp dirilen kadınlar, bir aşkın yumuşak atmosferinde sunulurken, insanın derinlerde olan iradesinin ölümsüzlüğü gösterilir. Oysa hemen tüm öykülerde zayıf bedenli, entelektüel donanımlı kadınlar genceciktirler ve çok yaşamazlar.

Kuyuda, üzerinize inecek ve sizi dağıtacak sarkacın bu ânını beklerken, bitmişsinizdir. Bunalır, ne olacaksa artık olup bitsin dersiniz, feci bir ölümü kabullenmişsinizdir. Sizi kuyudan kurtarıp, sarkacın önüne atan, tesadüflerle beslenen talihinizden kimsenin(!) ümidi yokken açılan kapıdan yaşam içeri girer.  
       
İnsanın doyurulmaz bencilliği ve buna hizmet eden uyanıklığı, sonsuz değildir. Etrafı kasıp kavuran  veba salgını karşısındaki onca kurnazlık ve bencillik,  kızıl ölüme ancak ve sadece maske taktırır. Bir anlamda mutluluk ve şans; ölüm ve yalnızlıkla hep dizginlenmiştir.

Kişi kendi vicdanında, bilinçle yıkanana dek, kendini yadsıyabilir. Bu yaygın ruh hali ve kaçış elbet bir gün kendine varır. William Wilson’un şık, kürklü pelerininin, benzersiz ve tek olarak sadece ona ait olduğu gibi... Oysa vicdan, bir hayalet gibi onu soluksuz bırakana dek ardı sıra takip eder.

Ve insan, boşboğazdır. Kendi kendinin kurdu olup, itiraf eder. Nihayetinde saklı olan, ayan beyan ortaya serilir. Tabii ki, tüm bunlar bir öfke ânında oluverir. Tüm bunları yaşayanın deli olmadığının kanıtları bir yerlere çeşitlilik içerisinde sunulurken, seçim tamamen okuyucuya bırakılmıştır.

Ölümün, yıkımın, cinayetin, korkunun kol gezdiği bu öyküler sarsıcıdır.
Ancak tüm sarsıntılara rağmen okuyucu gerçekle, sunulan arasında sıkışmaz, her şey öylece oluvermiştir. Geride tek bir etki vardır; bunlar, birbirine karıştırılmayacak kadar çeşitli ve birbirinden ayrık insanlık halleridir.

06.12.2009

Berna ÖZPINAR




edgar allan poeEDGAR ALLAN POE’NUN ÖYKÜCÜLÜĞÜNE BİR YOLCULUK

Edgar Allan POE’nun öyküleri, Dost Yayınevi tarafından bir araya getirilerek üç cilt halinde basılmış. Yıllar sonra, özellikle Hasan Fehmi NEMLİ’nin titiz ve ayrıntılı çevirisinden Poe’nun öykülerini okumak çok keyifliydi. Poe her zaman tartışılmış ve hakkında pek çok şey söylenmiş bir yazar. Bu nedenle  Poe’nun yazarlığı hakkında benim  söyleyeceklerimin çok gereksiz  bulunabileceğinin farkındayım. Yine de onun öykülerinin bende bıraktığı etkiyi bir şekilde anlatmak ihtiyacıyla bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum.

Şimdi, bir gölün kenarında oturduğunuzu, etrafınızı çeviren dünyanın ve yüzünüzün durgun suya yansıyan aksini seyrettiğinizi düşünün. Bir süre sonra içinizde, sudaki kıpırtısız dünyayı dağıtmak, sarsmak, değiştirmek için karşı koyamadığınız bir istek belirmez mi? Doğal olarak suya dokunur ya da göle atmak için bir taş aramaya başlarsınız.
İşte Poe’nun öyküleriyle yaptığı budur. Onun öyküleri göle atılan bir taş gibidir ya da suyu karıştıran becerikli bir el... Önce hayretle, yüzünüzün alışkın olduğunuz çizgilerinin bozulmasına, dağılmasına şahit olursunuz. İyice bakmaya cesaretiniz varsa, size benzeyen ama çoğu zaman görmezden geldiğiniz, hatta ürktüğünüz yine de içinizde bir yerlerde olduğunu hep bildiğiniz kendinizle yüzleşirsiniz bulanık suda. Ardınızdaki dünya da belirsizleşmiş, yıkılmıştır. Tekinsiz, karanlık, kuralsız ve vahşi, başka bir dünyanın kapıları aralanır. Oraya hükmeden Tanrı, olsa olsa Dionysos’tur. Takıntılara, tutkulara, kayıp ruhlara, delice isteklere, öc almalara, kana ve sonsuz aşklara kaldırır kadehini.

İlginçtir ama içinizdeki ürperti sizi o kapılardan girmeye zorlar. Kasvetli bir şatoda bulursunuz kendinizi. Geniş merdivenlerin basamaklarında durmuş, duvardaki tablolardan birini seyre dalmışsınızdır. Tablodaki bakışları sisli  kadın, sanki resimden çıkacak ve yanınızdan bir tüy hafifliğiyle geçerek gözden kaybolacaktır. Bir ânlığına başınızı başka yöne çevirmeniz bunun için yeterlidir. Kapalı kapıların ardındaki odalardan birinde, evin sahibi hastalıklı bir özlemle o kadının gelmesini ve acılarından kurtulmayı beklemektedir. Bilirsiniz; insanın önce en yakınındakini öldürdüğünü, sonra da onu yeniden, yokluğundan var etmeye çalıştığını. Kendini ancak  böyle aynalara çizebildiğini... Anlarsınız, çünkü sizin de başınıza gelmiştir böyle şeyler.

Siz, odaları salonlara, salonları merdivenlere, merdivenleri gizli bölmelere, kilerlere, şarap mahzenlerine bağlayan koridorlarda yürürken, bahçedeki ağaçların pencerelerden yansıyan tuhaf gölgeleri peşinizdedir. Yoksa bir kara kedi midir takip eden sizi?  Sürekli sırtınızda hissettiğiniz, onun parlak, rahatsız edici gözleri midir? Bilmenin imkânı yoktur! Çünkü burada her şey sadece sezdirir kendini. Yanından geçtiğiniz duvarların tatlı çağrısına da aldanmayın. Dokunduğunuz anda sizi kendine katacak; etten, kemikten, kandan beslenen harcını sizinle ısıtacaktır.

Şansınız varsa, adımlarınız mahzenlere değil geniş odalara ulaştırır sizi. Kalın kadife perdeleri çekilmiş, büyük mobilyaların ağır ağır nefes aldığı odalara... Yürüyemeyecek kadar yorgunsunuzdur artık; tozlu, büyük yatağa bırakırsınız bedeninizi. Karşısınızdaki tabloda, fırtınaya tutulmuş bir geminin çaresizliği vardır. Patlayan dalgaların sesini duyar gibi olursunuz uyumadan önce. Uyku, yoğunlaşıp ağırlaşan karanlığın üstünüze kapanmasıdır sanki. Bir kadının, tanıdığınız ama kim olduğunu çıkaramadığınız bir kadının, soğuk, incecik, mermer beyazlığında elleri karanlığı yırtıp size doğru uzanır. Siz dudaklarınız kupkuru, nefes alamadan beklersiniz. Dışarıda onun ayak sesleri, gittikçe yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır...

Az önce izlediğiniz tablodaki gemide gözlerinizi açtığınızda, dalgaların dehşeti, karanlığınkini unutturur. Gemiyle beraber dünyanın dibine doğru çekildiğinizi yavaş yavaş kavrarsınız. Durumunuzu kabullendiğinizde şaşırarak fark edersiniz ki orada göreceklerinizin merakı korkunuzun önüne geçmiştir. Sanki okyanusu böyle köpürten, rüzgârı çıldırtan, gemileri  savuran da sizin bu merakınızdır. Eğer vazgeçerseniz merak etmekten, her şey birdenbire duracak, ölüm birdenbire gelecektir. O yüzden gözlerinizi kapatamaz, her şeyi görmeye çalışırsınız. Asıl korktuğunuz, dehşet verici şeyler görmek değil, görülecek hiçbir şeyin olmamasıdır artık.* O gemide, her şeyin başlangıcına varıncaya kadar döner durursunuz. Zaman, ölümün size yetişemeyeceğini düşündürecek kadar uzar.
Ama dünyanın dibi siyah bir odadır. Kan rengi camlardan al bir ışık sızmaktadır. Ayak bastığınız kuzguni halı üzerinde, kan renkli camlardan süzülen yalazlar dans etmektedir.** Odadaki abanoz  saatin vuruşları etrafı çınlatmakta, bütün sesler onun karşısında susmakta, erimektedir. Kaçmak, odadan çıkmak istersiniz ama saatin vuruşları sizi olduğunuz yere mıhlamış, tüm gücünüzü almıştır. Hiç olmadığınız kadar bitkinsinizdir; göz kapaklarınız gittikçe ağırlaşır. Sonunda saatin vuruşları kalbinizin ritmi gibi uzaklaşır,  duyulmaz olur. 
Göle attığınız taş çoktan dibe çöktü, sular duruldu. Her şey yerli yerinde... Ama neden titriyorsunuz? Haklısınız, hava serinledi sanki. Zavallı kedinin sizi izlediğini de nereden çıkardınız? Anlıyorum, son zamanlarda içkiyi fazla kaçırıyorsunuz. Evet evet, gitmeli ve iyi bir uyku çekmelisiniz. Düşünmemelisiniz böyle şeyleri...

Senem DERE
  

 

Berenice

Istırap çeşit çeşittir. Yeryüzünün lanetleri biçim biçim. Gökkuşağı gibi engin ufka uzanmak, renkleri o kemerinki kadar çeşitli -uzaktır da, onun kadar iç içe değil. Engin ufka gökkuşağı misali uzanmak! Bu güzellikten nasıl oldu da böylesi bir sevimsizlik çıkarabildim? Barış akdinden kederin bir benzerini? Etik der ki, kötü iyinin bir sonucudur, bu yüzden de neşeden üzüntü doğar. Hem geçmişteki mutluluk şimdinin kederidir, hem de ıstıraplar olmuş olabilecek coşkulara dayanır.

Vaftiz adım Egaeus; aileminkinden ise söz etmeyeceğim. Yine de çevrede miras aldığım kasvetli, karanlık malikanelerimden daha saygın bir yapı yoktur. Soyumuza hayalperestler ırkı denmiştir; ki birçok dikkati çeken ayrıntıda -aile köşkünün karakterinde -baş salonun fresklerinde -yatak odalarının duvarlarındaki örtülerde -silah deposundaki bazı payandaların oymalarında -kütüphanenin tarzında -ve son olarak da, kütüphane içeriğinin o kendine özgü havasında, bu inancı pekiştirecek yeterinden fazla delil vardır.

Çocukluk yıllarımdaki anılarım hep kütüphane ve içindeki kitaplarla ilgili -ki onlardan daha fazla bahsetmeyeceğim. Burada annem öldü. Burada ben doğdum. Ama daha önce yaşamadığımı söylemek gereksiz olur -çünkü ruh ezelidir. İnkar mı ediyorsunuz? -bunu tartışmayalım. Ben çoktan ikna olduğumdan, ikna etmeyi umursamıyorum. Yine de, -ruhani ve anlamlı gözlerin -seslerin, ahenkli ve hüzünlü -ki göz ardı edilemez semavi biçimlerini hatırlıyorum; bulanık, değişken, muğlak, titrek; aklımın ışığı varoldukça kurtulamayacağım cinsten gölge gibi bir anı.

O odada ben doğdum.

Yokluk gibi görünse de öyle olmayan uzun bir geceden -bir keresinde periler ülkesinin tam göbeğine -düş sarayına -bilgelik ve erdemin vahşi egemenliğinde -uyandığımda şaşkın ve ateşli gözlerle çevreye bakınmam tuhaf değildi; ama çocukluğumu kitapların arasında aylak aylak harcayıp gençliğimi üzüntü içinde çarçur ettikten sonra, seneler geçip de erkekliğin gün dönümü beni hala babamın malikanesinde buluverdiğinde -hayatımın baharına çöken durgunluk -en temel düşüncemin bile tamamen tersine dönmesi ise -tuhaftır. Yeryüzünün gerçekleri beni sadece ama sadece görüntüler olarak etkilerken, düşler ülkesinin ipe sapa gelmez fikirleri sırasıyla belirdiklerinde -gündelik varlığımın malzemesine değil ama o varlığın tastamam kendisine dönüşüyordu.

Berenice ve ben kuzendik ve birlikte ailemin malikanesinde büyümüştük. Farklı yetiştirildiğimizden -ben hastalıktan ölmek üzere ve kedere boğulmuş -o çevik, zarif ve enerji dolu; onunki tepelerdeki gezintiler -benimki revaklı avluda çalışmalar -ben en yoğun ve acılı düşüncelere bağımlı bedenim ve ruhumla kendi kendime yaşardım -o, yoluna çıkacak herhangi bir gölgeyi ya da kapkara saatlerin sessiz ilerleyişlerini aklına getirmeksizin hayata karışırdı. Berenice! -Adını çağırıyorum -Berenice! -ve belleğimin karanlık yıkıntılarından binlerce fırtınalı anı sesime uyanıyor! Ah! Önümdeki görüntüsü ne kadar da canlı, gamsızlığının ve neşesinin ilk zamanlarındaki gibi! Görkemli, akıl almaz güzellik! Oh! Arnheim çalılarının ortasındaki hava perisi! - Pınarlarındaki su perisi! -ve sonrası - sonrası ki sır ve dehşet ve anlatılmaması gereken bir hikaye. Hastalık -ölümcül bir hastalık - çehresinin üzerine samyeli gibi indi, gözümün önünde değişimin ruhu üzerine dolandı, aklına, alışkanlıklarına ve karakterine işleyerek, en sinsi ve korkunç olanı da, kimliğini altüst ederek! Çok yazık! Muhrip geldi ve gitti, Berenice’in yerinde duran kurbanıysa –artık onun kim olduğunu bilmiyordum -yada onu Berenice olarak bilmiyordum.

Kuzenimin fiziksel ve ahlaki oluşunda korkunç etkiler yapan o ölümcül ve temel hastalığın getirdiği hastalıklar arasındaki en inatçı ve tehlikeli huylu olanı belki de kendisini sık sık bir transla -mutlak çözülmeye çok benzeyen ve bitimi çoğu zaman ürkütücü anilikte olan bir trans- noktalayan o epilepsi türüydü. Bu arada benim hastalığım –ki onu başka bir şekilde anmamam söylenmişti -benim hastalığım her an şiddetlenerek hızla ilerledi ve -üzerimde en anlaşılmadık hükümranlığını kurarak -bir roman kahramanının monomanik(2) kişiliğine ve alışılmadık bir yapıya dönüştürdü. Bu monomani, ille de ona isim vermem gerekiyorsa, aklın metafizik bilimde dikkatle izleyen diye adlandırılan özelliklerinin hastalıklı bir şekilde rahatsızlanmasından meydana geliyordu. Büyük ihtimalle anlaşılmıyorum; ama korkarım benim durumumda düşünce güçlerinin (teknik konuşmuyorum) kendilerini meşgul ettiği ve gömdükleri, yeryüzünün en basit nesnesine bile duyduğum ilginin beyinsel yoğunluğunu sıradan okurun anlayacağı bir biçime yeterince taşıyabilmem çok da mümkün değil.

Dikkatim sayfa kenarındaki yada bir kitabın kapağındaki saçma bir desene odaklanmışken bitmek bilmeyen saatler boyunca düşünmek; güzel bir yaz gününde duvardaki kilimin yada kapının üzerine eğri düşmüş yabanıl bir gölgenin içine hapis olmak; kıpırtısız bir lambanın alevini yada bir ateşin korunu izlerken bütün bir gece kendimi kaybetmek; günlerimi bir çiçeğin kokusu üzerine hayaller kurarak geçirmek; bilindik bir kelimeyi, ta ki ses hiçbir şey ifade etmeyene kadar aynı vurguyla tekrar etmek; uzun ve kalıcı şekilde korunan mutlak hareketsizliğim sayesinde, hareket yada fiziksel varlıkla ilgili tüm duyularımı kaybetmek; -bunlar, zihinsel duyularımın sebep olduğu temel ve en zararsız davranışlardan bazıları, benzersiz olmasalar da açıkça anlatabilme yada analiz benzeri herhangi bir şeye meydan okuyorlardı.

Yine de yanlış anlaşılmayayım. Nesnelerin saçma özelliklerinden doğan bu ciddi, aşırı ve hastalıklı dikkat, insanlarda, özellikle keskin halay gücüne sahip olanlarda, genellikle görünen o derin düşüncelere dalma eğilimi ile karıştırılmamalıdır. İlk bakışta öyle sanılsa bile, bu gibi bir durumun çok uç noktası yada abartılmış bir biçimi değildi, esasen bundan farklı ve ayrıydı. Birinde önemsiz olmayan bir nesneyle ilgilenen hayalperest, çıkardığı sonuçların ve fikirlerin etkisiyle ayırtına varmaksızın nesnenin algısını da yitirmeye başlar, ta ki zevk dolu bir gündüz düşünün sonunda, tahrik nesnesinin yada ilk sebebinin tamamen unutulup ortadan kaybolduğunu fark edene kadar. Benim durumunda ise, her ne kadar bana izafi ve gerçek dışı değeri varmış gibi görünse de, ilk nesne her zaman önemsizdi. Eğer yapabildiysem, çıkarabildiğim az bir sonuç da en nihayetinde zuhur buldukları objeye geri dönüyordu. Bu dalıp gitmelerin hiçbirisi keyif vermiyordu; ve düşten uyandığımda, ilk sebep silinip gitmek şöyle dursun, hastalığın en önemli özelliği olarak olağanüstü abartılı bir şekilde dikkat çekiyordu. Tek kelimeyle zihnin beni etkisi altına alan güçleri, dedim ya, dikkatli, hayalperestlerinki ise, spekülatif idi.

Bu dönemdeki kitaplarım, eğer hastalığımı daha da kötüleştirmişlerse, görülecektir ki, düşsel ve akıl dışı yapıları ile, onun belirtileri arasına girmişlerdir. Aralarında, soylu İtalyan Coelius Secundus Curio’nun incelemesi “de Amplitudine Beati Regni Dei(3)”yi; St. Austin’in harika “Tanrının şehri”ni; Tertullian’ın, haftalarca zahmetli ve verimsiz çalışmamı gerektirmiş “Mortuus est Dei filius; credible est quia ineptum est: et sepultus resurrexit; certum est quia impossibile est(4)” paradoksunu barındıran “de Carne Christi”sini hatırlarım.

Öyle görünüyor ki, sadece önemi olmayan şeylerle dengesini kaybeden aklım, Ptolemy Hephestion’un bahsettiği, insan vahşetinin saldırılarına, denizin ve rüzgarın engin öfkesine istikrarlı bir şekilde karşı koyan ve sadece Asphodel adında bir çiçeğin dokunuşu ile ürperen okyanus kayalıklarına benziyordu. Dikkatsiz olan herhangi bir okuyucu sanabilir ki, ümitsiz hastalığının, Berenice’in karakterinde meydana getirdiği değişiklik, benim şu anlatmakta zorlandığım anormal düşüncelere dalma hastalığım için sürüyle nesne sağlayacaktır, ki durum kesinlikle bu değildi. Hastalığımın şuurlu olduğum zamanlarında onun felaketi bana aslında acı verdi, nazik ve ferah hayatının büyük afetini içimde hissettiğimden, böylesi alışılmadık bir değişimin bu kadar kısa sürede yarattığı olağanüstü şeyler üzerinde sık ve derin düşüncelere girişmedim. Bu düşünceler, hastalığımın mizacı sebebiyle ortaya çıkmıyordu, o şartlarda, insanların büyük çoğunluğunda belirebilecek cinstendi. Hastalığım kendi karakterine sadık kalarak, Berenice’in dış görünüşünde olan önemsizce ama daha ürpertici değişikliklerden zevk alıyordu –kişisel kimliğinin tuhaf ve en tüyler ürperten şekilde bozulmasından.

Şüphe yok ki benzersiz güzelliğinin en parlak günlerinde onu sevmedim. Varoluşumun tuhaf sapması içinde, ona karşı hislerim içten olmadı, tutkularım ise hep mantığıma aitti. Sabahın alacakaranlığında -öğlen güneşinin altında ormandaki gölgelerin hapsinde -ve geceleyin kütüphanemin sessizliğinde, gözümün önünden hızla geçerken onu görürdüm -yaşayan ve nefes alan Berenice gibi değil, daha çok bir düşün Berenice’i gibi -bu dünyaya ait, dünyevi bir varlık olarak değil de, böyle bir varlığın soyut hali olarak -hayranlık duyulacak değil, incelenecek bir şey gibi, aşık olunacak bir nesne değil, gelişigüzel bir söylentinin kavranılması en zor fikri gibi.

Ve şimdi, şimdi varlığından irkiliyorken, o yaklaştıkça solgunlaşırken; düşkün ve perişan hali için hala ağlamaklıyken, beni uzun zaman sevmiş olduğunu hatırladım ve kahrolası bir anda ona evlilikten bahsettim.

En nihayetinde düğünümüz yaklaşırken, kışın bir öğleden sonra, -güzel Halycon’un dadısı(5) olan o mevsimsiz ılık ve sisli günlerden birinde -kütüphanemin iç odasında yalnız olduğumu sanarak oturuyordum. Gözlerimi kaldırdığımda ama, Berenice’in karşımda durduğunu gördüm.

Bu benim hayalim -yada sisli havanın etkisi yüzünden -odanın belli belirsiz alaca karanlığı - yada onun görüntüsü üzerine düşen loş perde yüzünden miydi ki sureti bu kadar kararsız ve bulanıktı? Bunu bilmiyorum. Tek kelime etmedi, bense dünyayı verseler konuşamazdım. Üstümden buz gibi bir ürperti geçti; katlanılmaz bir kaygı çöktü; yakıcı bir merak ruhuma işledi; ve sandalyede arkama yaslanmış dururken, gözlerim ona dikili, bir zaman nefessiz ve hareketsiz kaldım. Yazık! İnanılmaz derecede zayıflamıştı ve vücudunun hiçbir çizgisinde, eski varlığına ait en ufak bir işaret yoktu. Bakışlarım sonunda yüzüne vardı.

Garip bir uysallığı olan, çok solgun ve geniş alnını eskiden simsiyah olan saçı örtmüştü; şimdi ise parlak sarıydı ve çukur şakaklarını gölgeleyen tuhaf yapılı sayısız lüleler yüzünde hüküm süren kasvetle uyumsuzluk yaratıyordu. Gözleri cansız ve mat, gözbebeği ise yok gibiydi ve ben onların donuk bakışlarından istemeyerek gözümü kaçırıp ince ve kurumuş dudaklarını seyretmeye başladım. Aralandılar ve değişmiş Berenice’in dişleri, özel bir anlamı olan bir gülüşle yavaşça kendini gösterdi. Allah için, onları keşke hiç görmemiş olsaydım, yada görür görmez ölseydim!


***

Kapının çarpması beni kendime getirdi ve bakındığımda, kuzenimin odadan çıkmış olduğunu gördüm. Ama yazık ki beynimin karman çorman odasından çıkmamıştı, beyaz, beti benzi atmış dişin hayaletini defedemiyordum. Sadece gülüşü, üstlerindeki en ufak noktayı -minelerindeki tek bir gölgeyi -kenarlarında en ufak tırtığı belleğime dağlamaya yetmişti. Şimdi onları o zamankinden çok daha kesin bir biçimde görebiliyordum. İlk büyümeye başladıkları andan beri ağrıdan kıvranan dudaklarla beraber, önümde, burada, orada, ve her yerde açık ve aşikar duran, uzun, dar, ve inanılmaz beyaz – dişler! Dişler! Sonra, monomanimin büyük gazabı geldi, onun garip ve karşı konulmaz etkisiyle boşuna mücadele ettim. Dış dünya nesnelerinin bolluğuna rağmen, dişlerden başka düşüncem yoktu. Onları delice arzuluyordum. Tek bir düşleri bile tüm diğer nesneleri ve olayları kaplıyordu. Zihnimde onlar -sadece onlar vardı, ve yegâne kimlikleri ile düşüncelerimin özü oldular. Onları her ışığa tuttum. Her şekilde baktım. Huylarını inceledim. Tuhaflıkları üzerinde durdum. Uyumlarını düşündüm. Doğalarındaki değişime tefekkür ettim. Hayalimde onlara duyarlı ve sezgili bir güç ve hatta dudakların yardımı olmadan ifade yetisi verirken titriyordum. Mad’selle Salle hakkında ne hoş söylemişler, "que tous ses pas étaient des sentiments"(6), ve Berenice hakkında buna daha çok inandım - que toutes ses dents etaient des idées (7). Des idées!(8) -işte beni mahveden ahmak düşünce! Des idées! –bu yüzden onlara bu denli imrendim! Yalnızca onlara sahip olmak bana huzuru ve aklımı geri verir sanıyordum.

Böylece akşam oldu -karanlık çöktü, oyalandı ve gitti -ve gün yine doğdu -şimdi ise ikinci gecenin buğusu çevreyi dolduruyordu –kimsesiz odada hala kıpırtısız oturuyordum; hala düşüncelerime gömülüydüm ve hala dişlerin hayali en canlı ve iğrenç haliyle odanın değişen gölgeleri ve ışığı arasında gezinerek hüküm sürüyordu. Sonunda düşümde korku ve dehşet dolu bir çığlık koptu; ve bunun üstüne, sessizliği izleyen ıstırap dolu sesler, keder yada acının kısık iniltilerine karıştı.Yerimden kalkıp kütüphanenin kapılarından birini açtığımda, gözyaşları içinde antrede duran bir hizmetçi kadın, Berenice’in artık yaşamadığını söyledi. Sabahın erken bir vakti sara krizine yakalanmış, şimdi gecenin sonuna doğru ise, bütün defin hazırlıkları tamamlanmış ve mezar, sahibi için hazırlanmıştı.

***

Kendimi kütüphanede yine yalnız oturuyorken buldum. Karışık ve heyecanlı bir düşten yeni uyanmıştım sanki. Şimdi gece yarısı olduğunu biliyordum ve Berenice’in güneş battığından beri toprakta olduğunu. Ama aradaki kasvetli süre hakkında kesin –yada en azından belirli- bir fikrim yoktu. Yine de hatırası korkuyla doluydu –bulanıklığıyla daha da güçlenen korku, belirsizliğiyle daha da berbatlaşan dehşetle. Varlığıma belirsiz, iğrenç ve anlaşılmaz bir şekilde işlenmiş terör yüklü bir sayfaydı. Ara sıra ölmüş bir sesin ruhu gibi, tırmalayıcı ve insanın içine işleyen bir kadın çığlığı kulaklarımda yankılandığında, bunları çözmek için boşuna çabalıyordum. Bir şey yapmıştım -ama ne? Yüksek sele bu soruyu sordum, ve odanın yankısı geri fısıldadı, “Ama ne?”

Önümdeki masada bir lamba yanıyordu ve yanında da bir kutu vardı. Öyle dikkat çeken bir özelliği yoktu, aile hekimine ait olduğundan daha önce de sık sık görmüştüm; ama masama nasıl gelmişti ve ona bakarken neden titriyordum? Tüm bunların izahı yoktu ve sonunda gözlerim önümde açık duran kitabın altı çizili bir cümlesine düştü. Şair İbni Zeyyat’ın basit ama fevkalade kelimeleriydi, "Dicebant mihi sodales si sepulchrum amicae visitarem, curas meas aliquantulum fore levatas.(1)". Onları okurken neden tüylerim diken diken oldu da kanım damarlarımda buz kesti?

Kütüphanenin kapısı hafifçe vuruldu, ve ceset kadar solgun hizmetkar ayakucunda yürüyerek içeri girdi. Bakışları korku içindeydi ve titrek, boğuk bir sesle konuştu. Ne dedi? -bölük pörçük birkaç cümle duydum. Gecenin sessizliğini yırtan yabanıl bir çığlıktan -ev ahalisinin toplanmasından -sesin nereden geldiğini aramalarından bahsetti; sonra sesi, açılmış bir mezardan -kefende, biçimi bozulmuş bir cesetten bahsederken nefes kesici bir şekilde farklılaştı, hala nefes alan, kalbi atan, hala yaşayan bir bedenden!

Giysilerimi işaret etti;- kana ve çamura bulanmışlardı. Konuşmadım, nazikçe elimi tuttu; -elim tırnak izleriyle doluydu. Duvardaki bir şeyi gösterdi; -birkaç dakika baktım; -bir kürekti. Bağırarak masaya atıldım, üzerindeki kutuyu kavradım. Açamıyordum; sarsıntılarım arasında elimden kaydı, külçe gibi yere düşüp parçalandı; içinden, bir takım diş aletleri ve birbirine karışmış otuz iki küçük, beyaz ve kemik rengi şey, tıkırdayarak odanın dört bir yanına saçıldı.




(1) Arkadaşlarım bana sevdiğimin kabrini ziyaret edersem acımın biraz olsun dineceğini söyledi.
(2) Monomani - tek şeye kafa takma şeklinde beliren akli dengesizlik
(3) Tanrının talihli krallığının büyüklüğü üstüne
(4) “Tanrının oğlu öldü; buna tamamen inanılır çünkü pek uygunsuz: ve gömüldükten sonra dirildi; bu pek aşikar, çünkü olanaksız.”
-- Cümle genellikle – Hıristiyanlığın, İncil'de olduğu gibi mantık ya da rasyonellikle engellenmeyen bir doktrini olan fideism ile ilişkilendirilir. Bazı varoluşçuların da farklı yorumlarında kullanılmıştır.
(5) Jüpiter, kış süresince, iki kere birer haftalık sıcak hava getirir, insanlar bu mevsim ve hava değişikliğine, güzel Halcycon’un dadısı demişlerdir. -Simonides.
(6) “Onun her bir adımı duyguydu.”
(7) “Dişlerinin her biri düşünceydi.”
(8) Fikirler

* Öykünün Poe tarafından verilmiş ilk adı “The Teeth” – “Dişler” olup, sonradan yine kendisi tarafından değiştirilmiştir.


Çeviren : Aslı Akarsakarya

 

 

Edgar Allan Poe'den Sözler

Şiir benim içimde bir amaç değil, tutkudur.

En büyük çınar bir tohumda, en büyük kuş bir yumurtada gizliydi.

Bir düşün içinde bir düş mü bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?

 

Edgar Allan Poe'nun Bazı Eserleri:

En ünlü şiirleri: Karga, Annabel Lee, Ulalume.

Çağdaş polisiye hikayelerinden bazıları: Morg Sokağı Cinayetleri, Marie Roget'in Esrarı, Usher Evinin Düşüşü, Çalınmış Mektup.


Cevaplar (1)Add Comment
0

...


yazar AMİNE, Ağustos 08, 2011
Çok kaliteli yazı ve yorumlar. Teşekkürler.

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy